Ana sayfa 70. Sayı Darbe mahsulü kişilikler, portreler, kimlikler, kartvizitler ve kaynakları

Darbe mahsulü kişilikler, portreler, kimlikler, kartvizitler ve kaynakları

116
PAYLAŞ

Cemal Dindar

Neoliberalizmin asıl taşıyıcısı orta-sınıf beyaz yakalılardır ve sağdan ve soldan birbirinin yerini alabilecek epey muadil yaratarak, özellikle popüler kültürü ana sahne alanı olarak kullanarak ve melezleştirerek bu işlevi yürütmektedir. 12 Eylül sonrasında her daim başarı öyküleri ile anılan kişilerin, semtlerin, kurumların öyküsüne bakmak, bu ideolojik işlevin deşifre edilmesinde yardımcı olabilir. Zira kişiler, birey olmaktan çok birer ideolojik aygıt gibi arz-ı endam etmektedirler. Niyetimiz, bundan gayrı, bu portrelere bakmak ve anlamaktır.

Cemal Dindar

 

‘Şef’in hayaletine ihtiyaç duymak

Üzerine konuşulamayan şeylerin çekirdeğine hemen hep travmatik bir deneyim yerleşmiştir. Çekirdekte yerini alan travmatik gerçeğin yeniden belirmesi ise ancak bir dil sürçmesi, sıklıkla da başa düşen bir tuğlanın yaptığı etkiyi yapan bir baht ya da bahtsızlık durumuyla mümkün olur. 12 Eylül mevzusunda bunun en son örneği, cuntanın lideri Kenan Evren’in yargılanamazlığına ve böyle bir olasılık ortaya çıkarsa intihar edeceğine dair çıkışıdır. Söz konusu travmatik çekirdeğin sorumlusu olan kişi duruma müdahil olmadıkça, yani dilin mecrasına teşrif etmedikçe, Şef tabusu her daim devrede olacaktır.

Bu tabunun varlığının hâlâ devam ettiğinin en önemli işareti günümüzde Ergenekon Davası ekseninde yaratılan mitostur. 24 Ocak iktisat kararları ve 12 Eylül darbesi ile başlayan Türkiye’nin neoliberalizm macerasının önemli bir aşamasına, devletin baskı aygıtlarının dönüştürülmesi işlemine tekabül eden dava sürecinde çok önemli bir şey daha dirildi: Şef tabusu!.. Hemen tamamı 12 Eylül sonrasında biçimlenen siyasi arenanın çocukları olan yeni hegemonlar, 12 Eylül Darbesi ile toplumun meydanlarda onlarca kurban keserek yeniden biat ettiği Şef’i, tuhaf bir şekilde ve bir soruyla yeniden dirilttiler: “1 Numara kim?” Gerçek Şef ortadayken bu soruyla -hâlâ bulunamadığına göre- Şef’in hayaletini diriltmek, Şef tabusunun devamına dair muhteşem bir semptomuydu. Toplumsal bellekte yenilendi ve kaydedildi.

12 Eylül kişiliklerini, kimliklerini, portrelerini anlama yolunda biz de öncelikle bu düzeneği kaydedelim: Varlığı 12 Eylül sonrasında inşa edilen yeni sağ siyasete göbekten bağlı her kişilikte öncelikli özelliklerden biri budur: Şef tabusuna, özellikle onu bir hayalet haline getirerek boyun eğme ve onaylama.

 

‘Sürekli devrimci’ yeni sağ kuşaklar ya da transvestik siyaset

Türkiye’de Özal’la, fakat 1980 yılında alınan 24 Ocak Kararları’nın Özal’ıyla da başlatabileceğimiz ve Erdoğan’a değin gelen yeni sağ siyasetin “sürekli devrim” yapmaktan kendini alamaması bir de böyle okunabilir. 1983 seçimlerinden beri tek başına iktidar olan her partinin lideri bir devrimci olarak karşılanmıştır. İlginç olan, Özal’ın dört eğilimi birleştirme söyleminden AKP’nin ancak “AB tescilli mağdurlar”a yönelik ‘açılım’ furyasına değin, bu ‘devrimci’ yeni sağ siyasetin epey transvestik bir kimlikle yürütülmesi, daha ilginci, bizzat söylemdeki transvestisizmin devrimcilik olarak alkışlanmasıdır.

Oysa şunları unutmamak ve 12 Eylül ile birlikte inşa edilen “Yeni Türkiye”nin mayasına neyin ekildiğini anlamak, bu travmatik çekirdeği sindirmek için hep hatırlamak ve hatırlatmak gerekir:

1978 ve özellikle 1979 yılı çok önemlidir. Söz konusu yıllar ister “sosyalist cephe”de olsun isterse ülkücü camiada, fakat her iki siyasi arenada farklı saiklerle biçimlenmiş bir fantezi ile, dolayısıyla bir hayaletle baş başa kalma yıllarıdır: Baba’nın katli!.. Çünkü 12 Eylül tarihine değin 1980 yılı da dahil, söz konusu yıllarda Baba’nın neredeyse ortalıkta olmadığı, kaybolduğu yanılsaması belirgindir. Oğullar, Baba ile değil, Baba’nın boşalttığı yeri kimin alacağına dair bir dertle ve birbirleriyle uğraşıyor gibidirler. Herkes müstakbel iktidarın halefi gibi davranmaktadır. Oysa kayıp Baba’nın kısa zamanda despotik Şef olarak dönmesi hiç de gecikmemiştir.

Oğulun kısmi zaferiyle sonuçlanmış bu sahnenin 12 Eylül işkencehanelerinde penislere elektrik verme ile sonuçlanması, bunun kişilerle sınırlı kalmayıp “komplonun içinde olsun olmasın” hemen tüm kuşağı hedef alması, bu kuşak kastrasyonu daha sonra Özal’ın dört eğilimi birleştirme fantezilerinden AKP’ye uzanan çizgide Türk sağ siyasetini epey transvestik bir kimliğe kavuşturdu. Kendi ortodoks kimliğine güvensizlik ya da aşırı güvenle, yani her an mevcut gidişatı içerden sabote edecek bir sertlikle baş başa kalma endişesi ya da mevcut ortodoks kimliği öngörülen eylem pratiği için yeterli görmeyip özellikle karşıtını kendi bünyesine katma gayretiyle… Ülkücüler’in “biz içerdeyiz fikirlerimiz iktidarda” hayıflanmasını anımsayalım. Bu arada Milli Görüş geleneğinin neoliberalizmi ilk temrin ettiği mecranın ANAP olduğunu da unutmayalım.

Solun metamorfozu ya da kimlik çözülmesi

Fakat asıl sosyal demokratlardan sosyalistlere değin uzanan geniş yelpazede kimi aktörlerin Özal övgüsünü, Özal’ın “eski solcu” merakını hiç es geçmeyelim. Özal’lı yıllardan beri yeni sağ siyasetin kurucu ideolojisinde Aydınlar Ocağı’nca hazırlanmış Türk-İslam sentezi hemen hep çekirdek yerini korurken, buna paralel olarak başka bir şey daha gerçekleşmiştir: ideolojik aygıtları vaaz eden ve biçimlendiren hegemonik dil özellikle medya üzerinden sol söylemin temel kavramlarını sağa giydirerek çürütme işlemini yürütmüştür. Özal dahil olmak üzere, bugüne değin kendi döneminin başaktörü olmuş her siyasetçiye “devrimci” sıfatı uygun görülmüş ve seçimlerden güçlü çıkan sağ iktidarlar “bu bir devrim” manşetleriyle karşılanmıştır. Söz konusu dönemde göğsünü gere gere “Marksistim” diyen tolkşovculara, hacı komünistlere ve daha nice transvestik görüngülere rastlanmıştır, rastlanmaktadır.

Tüm bunlarla birlikte şunu söyleyebiliriz; 12 Eylül’ün yeni sağı biçimlendirdiği, bu transvestik haliyle inşasını tamamladığı 1980’lerde solun payına bastırma ve işkence düşmüştür. Sağın hemen topyekün bir şekilde bu baskıyı alkışladığını görüyoruz.  1990’larla başlayan süreç ise solun transformasyonunu içerir. Bu transformasyonun, 19 Aralık 2000, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ ile birlikte bir metamorfoz sürecine dönüştüğünü söyleyebiliriz; “yeni sol eylem” pratiğinin hemen tümünün amentüsü, daha önce bildiklerinin yanlış olduğu ve unutmak gerektiği üzerinedir. Hâlâ solcu kalmak, yaşamını ve eylediği işi buna göre yapmak, mecraya göre, aforoz edilmekten dinozor olarak damgalanmaya değin çeşitli işlemlere maruz kalırken, “solcu gibi” davranmak, neoliberalizmin memurluğunu bile solcu gibi yürütmek epey bir geçer akçe halini almıştır. Solun payına düşen kimlik problemi de bu “…gibi” halidir ve sağın transvestik yapısının aksine bir çözülmeye karşılık gelir.

Bu hal, kişilerin başarı karnesindeki notu belirlerken elbette yaptıkları işe de belirgin bir çerçeve sunmuştur. Birçok alandan örnekler verilebilir, yine de biz başlangıç olarak “sol sinema”nın bu dönemdeki şiarını analım: “Sosyalistlere ölüm!” “Sol sinema”da 2000’li yıllarda çekilmiş filmlerde “sosyalist öldürme”nin vazgeçilmez kural haline gelmesi ile bu metamorfoz arasında derin bir bağ vardır.

Gözden uzak tutmamamız gereken ise; bu “…gibi” halinin eninde sonunda sol söylemi yeni sağ siyasete, artık neoliberalizme de diyebiliriz, yedirme yöntemi olduğudur.

Dolayısıyla tüm bu süreçlerde, devletin baskı aygıtlarıyla preslenme, yeni bir kalıba dökülme, o da olmazsa parçalanma işlemi solun payına düşmüşken, ideolojik kalıba dökülen ve biçimlenen ise sağ olmuştur. Öyle ki, bizzat solcuların 12 Eylül sonrasındaki örgütlenme serüvenlerine bakışları ile bir kaza sonrasında parçalanmış bedeniyle baş başa kalan kişinin şaşkınlığı ve çaresizliği hemen hemen benzerdir.

Bu sistem açısından iki kez başarılı bir hamledir: baskıya maruz kalma ve her kaçış hamlesi uzun dönemdir neoliberalizme kadro hazırlama stratejisi olmuştur. Yukarıda anlattıklarımızı kısaca formüle edersek; bu stratejinin temelinde solu öncelikle baskı aygıtlarıyla presleme ve sağdan neoliberalizme gelebilecek itirazı da yeni bir ideolojik kimliğe kavuşturma yer alır.

 

Paranoid neoliberal özgürlük

Bir fikrin veya siyasi sistemin yaşayabileceği en büyük bahtsızlık başına ‘neo’ ekinin gelmesidir. Mesela günümüz Türkiye’sinde neoliberalizmin, liberalizmi kustuğunu görmemek için ya kör olmak, ya da sıklıkla karşılaşılan bir konuma sahip olmak; mevcut sistemden nemalanmak, görüyor ama göstermemek için gayret sarf ediyor olmak gerekir. Günümüzün özgürlük lafazanlığının örttüğü şey, bireysel özgürlüğün, kişinin bedeniyle ilişkisine değin hemen her alanda ya pornografik bir kışkırtıcılığa kurban edilmesi ya da aşırı bir denetime tabi kılınması gerçeğidir. Bakınız: hemen her yıl yeni biri bulunan salgın hastalık-veba metaforu ya da gündelik hayatın vazgeçilmezi haline getirilmiş araçların, mesela cep telefonlarının paranoid bir kontrol edilme kaygısına eklemlenmesi.

Cuntanın başta sosyalistler olmak üzere solu ezdiği günlerde biçimlendirdiği yeni sağ siyasetin gölgesini 12 Eylül’den beri parlatılmış kişisel başarılarda yakalamak da mümkün. Aynı transvestik görüngülerle. Kendini sergilemeye izin veren bir sahne bulduğunda aynı pornografik bir ortada-olma-hali ile. “Biraz”ı aşan ya da hegemonya ile onaylanmayan her eylem pratiğine “cıss” deme hamleleri ile.

Bize anlatılan her başarı öyküsünün kahramanlarının ortak özelliği: biraz solcudur, biraz mukaddesatçıdır, biraz milliyetçidir, biraz batıcıdır, biraz türkü veya arabesk dinler, biraz sanat musikisi terennüm etmeyi sever, ama özellikle araya bir ekran girmişse, yani seyircinin-aynanın olduğu konumlarda mesela Ceza’nın rap müziğine de aynı ortalama dikkatle ilgi gösterir, New York’u da Urfa’yı da aynı heyecanla anlatır, vesaire. Hatta bu “biraz”ı belirginleştirmek, başarının kaynağının altını çizmek üzere bir numara daha çevrilir; özellikle cuntanın gadrine uğrama öyküsü olanlardan devşirilenlerin isminin önüne bir “eski…” sıfatı eklenir; eski solcu, eski milli görüşçü, eski…

 

Elde var kartvizitler ve yok-kişilikler

Eskiden, dijital teknoloji kullanılmazdan önce, fotoğrafçılar kişilere vesikalık fotoğraflarıyla birlikte, tekrar baskıda kullanılmak üzere “resmin arabı”nı da verirlerdi. Bu negatifler, anımsadığım kadarıyla genelde kaybolurlar ve pek de kullanılmazlardı. Sonra dijital teknoloji geliştirildi. Mataforu ilerletirsek yeni teknoloji çağında şu tuhaflık başımıza geldi: gerçekte ortada olmayan resmin negatifleri, toplumsal sistemde daha fazla kıymete bindi. Yukarıda sözünü ettiğimiz “1 Numara” arayışını burada bir kez daha analım.

Her şeyin aslına bir es veriliyor ve sonuç: taşıdığı bilgiye hürmetsizlikle birlikte “yeni”ye tahvil etme. “Yeni”si, ideolojik bir ürün oluşuyla, imal edilmişliği ile aslından daha değerli. Kimliklerin üzerine “resmin arabı”, negatif olan daha fazla yapıştırılıyor. Sistem, eyleminde solculuğu askıya almışsan sana solcu kimliği veriyor. Bağdat’ta katledilen bir buçuk milyon din kardeşinin kaydını tutmayı askıya alabiliyorsan Müslümanlığının sistem açısından bir kıymeti var. Milliyetçilik, sistem içinde tarif edilmiş çatışmalara tahvil edildiğinde, deyim yerindeyse toplumsal bünyenin canlılığının hegemonyaya yönelmesine karşı supap görevi gördüğünce bir kartvizite dönüşebiliyor… Böylece elde var kartvizitler ve yok-kişilikler.

Bunun en büyük kanıtı, Türkiye’deki meşruiyeti sınırların dışında kurgulanmamış bir kişiliğin ister siyasetçi, ister gazeteci, ister akademisyen olsun ancak parlayıp sönebilmesidir. Bu klasik “birinin adamı olma” halinden çok, ülkenin kendi aktörlerini yaratma kriterlerinin zedelenmiş olmasıyla ve bu alandaki belirsizlikle ilgilidir. Hal böyle olunca ister istemez komplo teorileri söz konusu belirsizliği anlamlandırmak için devreye girmektedir. Televizyonlarda hangi konu tartışılırsa tartışılsın, tartışmanın bir süre sonra, seyircilerin bihaber olduğu bir “derin mesele”yi tartışmaya dönmesinin temelinde de bu vardır.

Neoliberalizmin insan anlayışında temel ilke, toplumsal sistemin kişinin yaşamındaki belirleyiciliğini hiçlemesidir. Karikatürize ederek söylersek; “başkaları başarıyor ve sen başaramıyorsan, bunu toplumsal dinamiklerle gerekçelendirmen boşunadır, demek ki arıza sende!”  Üstelik bu başarı öyküleri, bir de medya simülasyonlarıyla iyice pekiştirilerek, gerçekte yeni bir kölelik düzenine doğru giden toplumsal eşitsizliğin üzerine bir tül gibi örtülmektedir. Nasıl mı? Yukarıda 12 Eylül sonrasında üretilen ideolojik-siyasi çerçevenin oturduğu sınıfsal tabanı sermaye ile yoksullar arasında bir arayüz haline getirerek. Neoliberal yeni sağ eleştirisinde üzerinde durulan temel eleştirilerden biri her iktidarın kendi zenginlerini yarattığıdır. Hatta günümüzde bu, olağan kabullerden biri haline de gelmiştir. Oysa neoliberalizmin asıl taşıyıcısı orta-sınıf beyaz yakalılardır ve sağdan ve soldan birbirinin yerini alabilecek epey muadil yaratarak, kültürel alanını, özellikle popüler kültürü ana sahne alanı olarak kullanarak ve melezleştirerek bu işlevi yürütmektedir. Bu arayüzün fantezi yüklü psikolojik-ideolojik öznesi orta-sınıftır ve başarı öyküleri bu arayüzün yoksullara bakan tarafında daha fazla iş görmektedir.

Dolayısıyla, 12 Eylül sonrasında her daim başarı öyküleri ile anılan kişilerin, semtlerin, kurumların öyküsüne bakmak, bu ideolojik işlevin deşifre edilmesinde yardımcı olabilir. Zira kişiler, birey olmaktan çok birer ideolojik aygıt gibi arz-ı endam etmektedirler.

Niyetimiz, bundan gayrı, bu portrelere bakmak ve anlamaktır.

 

Okmeydanı, Kasım’09