Ana sayfa 162. Sayı Nasılsın, ne okuyorsun?

Nasılsın, ne okuyorsun?

268
PAYLAŞ

Özer Or

“Dünyada en güzel mutluluk, aptallaşmış bir kafayla değil, yorgun da olsa kendi ışığını kendisi arayıp bulan, yavaş yavaş kendini aydınlatabilen, yavaş yavaş eşini, dostunu aydınlatabilen ve onların saçtığı ışıktan da yararlanan, cemaat haline gelmiş kaçkınlar sürüsünün, aydınlar sürüsünün yanına yaklaşmaktır.” Ünsal Oskay

Kitap kurtlarının birbiriyle sohbeti çoğu zaman farklı başlar. “Nasılsın?”dan hemen sonra “neler yapıyorsun,” değil de, “neler okuyorsun görüşmeyeli?” diye ayrıntıya girer ilk davranan. Görüşemedikleri süre boyunca diğerine dair başlıca merakı bu olmuştur. Öyle ya, kötü haber olsa duyulurdu; keyfi yerindeyse “acaba ne okuyor, neler düşünüyor?” Elindeki kitaptan bir paragrafı veya birkaç sayfayı konuşmak istediğinde, başını kaldırdıkça aklına bu soru gelmiştir. Okudukça özlemiştir kendine benzer bir başka “kitapçıl”ı.

Yanlış anlaşılmasın; iyi dostluğun şartı değil okurluk. İyilikten, kötülükten öte, okur dostluğunun rengi başkadır. Onlar belki daha az vakit kaybederek anlarlar birbirlerini. Belki referansları, çağrışım dünyaları benzerdir. Az çok aşinadırlar birbirlerinin dillerine. Bunlara rağmen sohbetlerinde tek tek dururlar bütün sözcüklerin, kavramların üzerinde. Şüpheden değil, keyiften. Ufak tefek belirsizlikleri bir nebze açıklığa kavuşturabilmek adına sohbetle oyalanmanın, birlikte öğrenmenin keyfi. Bundan dolayıdır ki, aç mısın, tok musun, iyi kazanıyor musun, ev kredini ödedin mi, arabanı ne zaman yenileyeceksin, gibi sorular ilk karşılaştıkları anda hemen düşmez akıllarına. “Ne okuyorsun?”dur ilk soru. Zaten diğer soruları sürekli gündemde tutan, başka da neredeyse hiçbir şeyi merak etmeyen yeterince insan vardır çevrelerinde. İyi veya kötü haber varsa o da ayrıca paylaşılır yeri geldiğinde çekinilmeden. Derdi, tasayı anlatmak için karşıdan soru beklenmez.

Yaşamdan yalıtılmış,tarihten, toplumdan, insandan kaçmak adına yüceltilen okurluk anlatılarına sempati duyamadım oldum olası. Bana soracak olursanız “yaşadıklarım okuduklarımdır” diyen bilge yazarın sözleri bile bu ikisinin birlikteliğine işaret ediyordu. Okumak yaşamdan ayrılamaz ve bir okurun yaşamından bahsedebilmek için okumanın biriktirdikleri de dahil edilmelidir ona. Okurlar dertleşmek üzere kitap taşırlar birbirlerine. “Almalısın,” “okusan iyi olur,” önerilerine yeltenmezler kolay kolay. “Komşusu açken,kendisi tok uyuyan bizden değildir,”denmemiş mi? Bildiğini dostundan esirgemek de öyle ayıptır. Öte yandan, sanırım bahaneleri olmadığı için, armağan da sayılmaz evden eve, elden ele taşınan o kitaplar. Yerine getirilme sınırları hayli esnek, dostluk hatırına yapılması temenni edilen birer ödevdir olsa olsa.

Ortalamanın biraz üzerinde okura sık sorulur bu kadar kitabı neye göre seçip aldığı. Ne zaman nerede karşılaşacağı belli olmadığı için herkesin bu soruya hazırladığı çeşitli yanıtları vardır. Benim de var. Güç olmuyor karşılık bulmam. Kitaplığıma baktığımdaysa kendi seçip aldıklarımdan çok, dostlarımın kitaplığıma kazandırdıklarının çokluğu çekiyor dikkatimi. Sahi, neye göre seçiyorlar bana getirdikleri kitapları? Ben neye göre seçiyorum onlara götürdüklerimi? Ne bekliyoruz birbirimizden. Niye bir başkası değil de illâ o kitap. Niye bir başka dosta değil de illâ ona? Nihayetinde okuduğumuz bütün kitapların aynılarından onlarca alıp çevremize dağıtmıyoruz. Niçin birine Barthes’ın denemelerini, diğerine İlhan Berk’in şiirlerini, bir başkasına Yamamoto’nun genç samuraylara öğütlerini veya Milli Mücadele yıllarında yapılmış mülakatların bir derlemesini götürüyorum?

Kitabı mı birine götürdüğüm, yoksa birini mi kitaba çağırdığım konusu biraz karmaşık. Çeşitli düzeylerde her ikisi de aynı anda geçerli sanırım. Cemil Meriç, ıssız adaya düşenlerin şişeye koyup okyanusa fırlattıkları mektuplara benzetir kitapları. Kitabın okurunu bulması tesadüflere bağlıdır. Bir şekilde buluştuğu okur tarafından bir başkasına da uzatıldığında mektupluğundan çok şey kaybetmiyor bana kalırsa. Hatta kitabın verildiği kişiye, yazar tarafından veren kişi adına yazılmış bir mektup sayılabileceğini de düşünüyorum? “Her sözüne katılmasam da bunun içinde görmeni, bilmeni, düşünmeni istediğim şeyler var; ne düşüneceğini, ne hissedeceğini merak ediyorum;  hakkında konuşmak, tartışmak istiyorum,” dercesine elden ele uzatılan kitap da uzunca bir mektuptan çok uzağa düşmüyor olmalı.

Armağan olarak verilmiş olmasa da kolayda kalem varsa adet olduğu üzere birkaç satır karalanır kitabın içine. Bu şekilde verilen, getirilen kitapların iç sayfalarında yazanlara bakıyorum; kuru cümleler yok. Bana sorumluluklar yükleyen iyi dilekler. Okuyacağım, yeni sorular, yeni cevaplarla karşılaşacağım ve üzerine bir şeyler söyleyeceğim umularak yazılmışlar. Bazılarını okuyamamışım. Dostuma karşılığında tek söz edememişim. Üstelik görüşmeye de devam ediyoruz. Konuşmaya sığamayan, ayrıca zarf içinde iletilen sözün yanıtsız bırakılması, dinlemeye dahi zahmet edilmemesi değil mi bu?

Okur okura dostluğun en zayıf yanı, soğumaya başladığı yer de burası galiba. Kitap kullanımlık bir eşya değil. Eskitene kadar yanımızda taşımamız, ölesiye onun içinde yaşamaya başlamamız beklenmiyor hiçbir zaman. Üç gün vakit ayırıp okumamız, düşünmemiz, dostumuzun bizimle tanıştırmak istediği yazarı, sözleri biraz da onun sözleriymiş gibi dikkatle dinlememiz umularak veriliyor. Zahmetin bu kadarına da katlanamıyorsak, mektupları bile okumayı bırakmışsak, daha pek çok şeyi okumayı da bırakmışızdır artık. Gün gelir, “nasılsın?”dan sonra okur dosttan duymaya alışık olmadığımız bir soru çınlar kulağımızda: “Ne var, ne yok?”