Ana sayfa 122. Sayı Kadim “dev virüs” Sibirya’nın donmuş topraklarından dirildi

Kadim “dev virüs” Sibirya’nın donmuş topraklarından dirildi

1712
PAYLAŞ
Görüntüsü elektron mikroskobundan alınan bu pitovirüs, bir amipe bulaştı. 30. 000 yıldır buzlar altında yattığı halde, hâlâ aktif durumda!. Görsel: Julia Bartoli ve Chantal Abergel

Çeviren: Görkem Giray

Araştırmacılar “dev virüsler” olarak bilinen, Sibirya’nın donmuş topraklarında gömülü olan ve 30. 000 yıldan fazla zamandır dokunulmamış virüslerin en yeni temsilcisini keşfettiler.

Fransa’nın Marseille Üniversitesi’nden Jean-Michel Claverie ve Chantal Abergel’in başında bulunduğu araştırma grubu, daha önceden bilinmeyen, Pithovirus sibericum olarak adlandırılan ve laboratuvar ortamında yeniden canlandırılan virüsün keşfine imza attılar.

Bulgularını Ulusal Bilim Akademi’sinin Raporları’nda (Proceedings of the National Academy of Sciences) ayrıntılı olarak anlattılar.

Son Sibirya kazıları uzun tüylü donmuş mamutlar bulunacağını düşünmemizi yol açıyordu, ama bulunan “dev”ler mikroskobik boyutta. Ancak, virüslerin küçük dünyasında bunlar, normal örneklerden çok daha büyükler; genişlikleri 1, 5 mikron ve çapları 0, 5 mikron boyutunda. Yine Claverie ve Abergel’in ekibi tarafından bulunan bir önceki en büyük virüs olan pandoravirüslerin genişliği 1, 0 mikron ve çapı 0, 5 mikrondu. Araştırmacılar, “Dev virüsler genel olarak sıradan bir mikroskop altında görülebilir” diyorlar.

Dev virüsler genetik karmaşıklık açısından diğer virüsleri gölgede bırakıyor. Yeni keşfedilen pitovirüs 500, pandoravirüs ise 2500’e kadar gen içermekte. Nebraska Üniversitesi’nden bitki patolojisi profesörü James Van Ethen, karşılaştırma açısından önemli olarak gördüğü bir bilgiyi belirtiyor; HIV virüsünün 12 geni olduğunu söylüyor.

Claverie ve Abergel laboratuvar ortamında amipleri bu virüse maruz bıraktığında, virüsün aktif olduğunu ve konak hücreye hemen bulaştığını gözlemlediler. Gömülmesinden bu yana 30. 000 yıl geçtiği halde. . . Araştırmacılar, dev virüslerin sadece daha büyük değil, aynı zamanda diğer virüslere oranla daha dirençli olduklarını da dile getiriyorlar. Büyük olasılıkla, dirençli olduklarından, uygun şartlarda binlerce yıldır korunabildiler. Virüsler sıklıkla ışık ve biyokimyasal bozulmanın da içinde bulunduğu birçok faktörün etkisiyle tahrip olur ya da pasif duruma geçerler. Claverie ve Abergel şunu ekliyorlar: “Diğer virüslere nazaran dev virüslerin tahrip edilmeleri neredeyse imkânsızdır. Derin okyanusların dibindeki çökeltiler ve donmuş topraklar, bu mikropların muhafaza edilmesi açısından oldukça elverişlidirler, çünkü soğukturlar, anoksik (oksijensiz) ve karanlıktırlar. ”

Geçtiğimiz on yılda yapılan araştırmalarla, daha önce düşünülenin aksine virüslerin çok daha karmaşık ve çeşitli olduğu anlaşıldı; dev virüslerin de sıra dışı olmayabileceğinin kanıtlarını sunan üç farklı grup (mimivirüs, pandoravirüs ve şimdi pitovirüs) bulundu. Bu genetik ve morfolojik çeşitlilik, Van Ethen’in farklı tip virüslerin birbirinden ayrı evrimleşmiş olabileceği tahmininde bulunmasına yol açıyor.

Değişen iklim: Büyüyen bir tehdit mi?

Uzun zamandır dünyanın yüzeyinde bulunmayan bu virüsler, yüzeye çıktıkları zaman ne durumda olacaklar ve nasıl etkilerde bulunacaklar? İklim değişikliği ve endüstriyel etkinlikler, bu eski buzul yüzeyleri, potansiyel patojenlerin yüzeye çıkmasını sağlayacak kadar değiştirebilir. Claverie ve Abergel şöyle diyorlar: “Madencilik ve sondaj, milyonlarca yıldır ilk defa bu kadim yüzeyleri delmek. Eğer bu virütik parçacıklar halen oradaysa, felaketin iyi bir tarifi olacaktır. ”

Ancak Emory Üniversitesi’nden mikrobiyoloji profesörü Edward Mocarski’nin ifadesine göre, buzdan ayrılan bu patojenik virüslerin insanlar için oluşturduğu risk oldukça düşük.

Mocarski şöyle söylüyor: “Artık dolaşımda olmayan bu virüs, donmuş, ölü bir insandan gelir ve onun yoluyla ortaya çıkarsa, işte bu çok iyi bir film senaryosu olur. Dünya üzerindeki virüslerin çok küçük bir kısmı memelilere bulaşan virüslerdendir ve yine çok küçük bir kısmı insanlar için bir risk oluşturur. ”

Nebraska Üniversitesi’nden Van Ethen, böyle bir durumun uzak bir ihtimal olduğunda hemfikir olsa da, zayıf da olsa bir ihtimalin uygun koşullar altında var olacağını yineliyor. “Gezegendeki genlerin en büyük kaynağı muhtemelen virüsler ve bu virüsler hemen her yerdeler, ama genel olarak da içinde bulundukları organizmaya özgüler” diye ekliyor.

Claverie ve Abergel de, bu senaryonun inandırıcı olmadığını, ama yine de olası olduğunu düşünüyor, tetikte olmayı ve testlere devam etmeyi öğütlüyorlar. Son araştırmaların gösterdiğine göre, büyük DNA virüsleri bulaşıcılık özelliklerini oldukça uzun bir süre koruyabiliyorlar. “Aslında nesli tükenmiş bir Neanderthal’den gelen bir virüsle enfeksiyona yakalanmamız, bir virüsün dünya üzerinden silinebileceğine yönelik yanlış düşünce ve yanlış güvenlik algısını görebilmek adına oldukça iyi bir örnek. En azından ne olur ne olmaz diye bir aşı stoku bulundurulması iyi olacaktır. ”

Claverie ve Abergel şimdilerde, bu kadim virüslerin nasıl bir tehdit oluşturduğunu belirleyebilecek bir çalışma içindiler. Patojen virüsleri dirilttiklerini değil, potansiyel bir tehlikeyi tanımlamaya çalıştıklarını vurguluyorlar: “Bu donmuş katmanlarda bulunan DNA içeriğini analiz etmek ve böylece insan patojenlerine benzeyen virüslere ait genetik imzalar bulabilmek için daha fazla çalışıyoruz” diyor ve devam ediyorlar: “Eğer bazı insan patojenleri bulabilirsek, bu daha ciddi bir risk var demektir. Bulmadığımız takdirde, güvendeyiz. ”