Kadın olmak zor bu ülkede. Çocuk olmak, yalnız olmak, hassas olmak, fazla düşünmek, fazla okumak… Hepsi kendi çerçevesinde zorluklar ve tehlikeler içeriyor. Her birinin bir bedeli oluyor. Kimi zaman yalnızlık oluyor bedel, kimi zaman ihanet, kimi zaman ölüm, kimi zaman da sessiz sedasız bir hüzün. Aslında zor olan genel kabullerin dışında olmak sanırım. Evli, çocuklu olmaktansa yalnız yaşamayı tercih eden kadın, toplum nezdinde “öteki”lerdendir. Fazla düşünen, çok okuyan arkadaşlar “inek”. Durduk yere kavgaya, dövüşe katılmayan erkekler “ödlek”. Hakkını savunmaya çalışan bir ihtimal “cazgır, şirret” ya da “anarşist”. Velhasılıkelam, dışarıda kalmak, dışarıda hissetmek bir anda her birimizin başına gelebilecek bir durum. Bunun yanında kendini bilmeden, olageldiği şekilde “dışarıda” olanlar var bir de. Ne zamandır öyledirler, neden öyledirler, bunu belki kendileri bile bilmez. Bu kitaptaki öyküler bu ikinci tip dışarıdakileri anlatıyor daha çok. Yılları tükettikten sonra yaşadığı hayatın bir başkasına ait olduğunu anlayıp evliliğini bitirmeye karar veren kadınları, yabancı olarak büyüdüğü ailelerin mirasıyla baş başa kalan çocukları, yaşlanınca bir başına kalıp katılaşarak sadece kendini seven insanları…
Kör Dövüşü’ndeki öyküleri hiç yadırgamadan okuyoruz. Çoğu karakteri hayatımızın bir döneminde tanımış, belli belirsiz o tuhaflığı sezmiş ama anlamlandıramamış olduğumuz hikâyeleriyle hemen hepsiyle karşılaşmış gibiyiz sanki. Belki biraz da bilerek, karakterlerin bir bölümünün belli birer ismi yok: Anne, yenge, abla, kardeş, sevgili, oğul, enişte, koca, usta. Hepimizin çevresinde bu isimlerle çağrılan, bu isimlerin altında haberimiz olmadan sıkılan, yorulan, vazgeçen, unutan ya da kaybolan insanlar var çünkü. Herkes en büyük telaşın, en ciddi gailenin kendisinde olduğunu düşünürken bir diğerinin yaşadıklarını göremeden geçip gidiyor çoğu zaman. Pek çoğu “dışarıdaki” insanı ancak onların kırılma noktalarında fark ediyoruz. Ancak kendilerinden bekleneni yapmadıkları, kendi olağan hallerini sürdürmedikleri zaman fark ediyoruz ortada bir tuhaflık olduğunu. Ayşen Işık, muhtemelen hepimizin etrafında tanık olduğu bu hallerin, bu “tuhaflık”ların dışa vurulduğu zamanları yansıtmış hikâyelerine.
15 öykünün her biri bir başka yalnızlık halini anlatıyor. Kimi köşeye sıkışmış, boğazına geçirilmiş ilmek sağa sola döndükçe daralıyor hissiyle yalnızlığı anlatıyor, kimi ölenin ardında kalan bir başına yaşlı bir adamın yemek tabağında karşımıza çıkıyor. Çaresizliğin kaçışını intihar etmekte bulan genç kızlar sadece üçüncü sayfa haberlerinde değil, Ayşen Işık’ın hikâyelerinde de göze çarpıyor. Ailesini kaybetmiş, yalnız, yapayalnız hisseden insanların akraba eliyle tüketilmeye çalışılan hayatını komşu evde yaşanıyor gibi duyuruyor bize. Yaşa-başa, toplum kaidesine boş verip kalbini dinleyen kadının halini -üstelik yargılamadan, kayırmadan- anlatıyor. Kitabın her bir öyküsünün birilerinin başından geçmiş gibi inandırıcı olmasının sebebi Ayşen Işık’ın anlatımındaki sadelik olsa gerek. Hikâyeyi dolandırmadan, hissini yansıtarak, yeteri kadar cümleyle anlatıp bitiriyor. Dört sayfaysa, hepsi o. Sonra ne olmuş? Ya da ne olacak? Kadın adamı öldürür mü? Evini terk edecek mi? O bebeğe ne olacak? Sevmiş miydi gerçekten? Hikâyelerin çoğunda ipin ucunu bağlamadan bırakmış avucumuza. Sonrasında ne olacağı, ya da öncesinde aslında ne olduğu biraz tecrübemize, biraz fark ettiklerimize, biraz da hayata dair umutlu olup olmadığımıza kalmış. Yalınlığının yanında bir o kadar da duru, temiz bir anlatımı var. Sanki hayatımıza sızan bütün başkalaşmış, bozunmuş kelimeler olmadan da konuşulup söylenebildiğini gösteriyor.
Her ne kadar sadece kadınlara dair hikâyeler anlatmıyor görünse de kitabın geneline kadınlık sinmiş. Kadının çeşitli hallerini görmek mümkün öykülerde. Kitaba adını veren öykü, Kör Dövüşü, en kısa ama bana sorarsanız en çarpıcı öykü. Toplumsal öğretinin dışına çıkaramadığı çocuklarının, belki de bilmeden uğurlarına kendi hayatını harcadığı çocuklarının, hayatına kast edeceğini düşünen bir anne bu kadar az cümleyle ancak bu kadar başarılı anlatılır bence. Yine bir başka öykü, Baraka, çaresizlik hissini, gençliğin o naif halinin zorla yok edilişini, bir daha asla yerine konamayacak bir masumiyeti insanın yüreğini sıkıştıracak kadar gerçekçi anlatıyor. Hiç Olmadığımız Kadar pamuk ipliğine bağlı bir kardeşliğin, yabancılaşmanın ve umulmadık sıkıntıları paylaşarak tekrar bir araya gelmenin hikâyesini sanki sinema perdesinde izliyor gibi önümüze seriyor. Ve Bağbozumu: Bir kadının kendi hayatından nasıl kopup gidebileceğini, sadece çantasını alıp çıkıp gitme halini hissettiriyor, bir duvarın renginde.
Ayşen Işık, dikkatli okurların dergilerden adını bildiği, yeni öykülerini okumayı beklediği, fakat pek çoğumuz için yeni bir yazar. Kör Dövüşü de bu açıdan bakınca okuru mutlu eden bir ilk kitap. Bu kitabı okuyanlar Işık’ın yeni kitaplarının yolunu gözleyecek, o zamana kadar, dergilerde öykülerinin peşine düşeceklerdir.
Kör Dövüşü, Ayşen Işık, Sel Yayıncılık, 2018, 94 s.