Ana sayfa Bilim Gündemi Arkeolojideki yeni düşünsel akımlar

Arkeolojideki yeni düşünsel akımlar

883
PAYLAŞ

Yeni arkeoloji, geleneksel arkeolojinin üslup ve biçimsel sınıflandırmaya dayalı bakış açısına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Geçen yüzyılın ortalarından itibaren, geleneksel arkeolojinin kuramsal temeli olmayan kişisel bakış açısı içeren yorum ve anlatımlarından rahatsızlık duyanlar, o yıllarda diğer sosyal bilimlerin felsefi temelini oturtmaya başlayan “sistemler kuramı”ndan (systems theory) etkilenerek arkeolojide yeni arayışlar içine girmişlerdir. Bu akımın savunucuları, sistemler kuramının temelini oluşturan sınanabilir modellere dayalı nesnel kuramları bilimin temeli olarak gördüklerinden, kendilerinden önceki dönemde geliştirilmiş olan kuramları, nesnel olmayan yorumlara dayalı bakış açıları olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdir. Özellikle karşı çıkılan konu, geleneksel arkeolojinin bir anlamda temel amacı olarak görülen, bölgeler ya da kültürler arası ilişkileri anlamaya yönelik yaklaşım olmuştur. Örneğin kültürlerin yayılımı ve başka bölgelere aktarımıyla ilgili görüşleriyle ortaya çıkan “yayılımcı” (diffusionism) yaklaşımı tümüyle reddetmişler ve Marksist bakış açısının sosyoekonomik temelinden de yararlanarak yayılımcı kuramları tanımlayan Gordon Childe, yeni arkeolojinin hedefi haline gelmiştir.

Kuşkusuz önceki dönemlerin kuramsal temelleri yalnızca Childe ve Marksist yaklaşımla sınırlı değildi; o dönemde G. Kossina’nın ırk temelli yorumları kadar, Darwinist evrimci ya da doğal çevre bağlantılı çok sayıda farklı kuram zaten arkeolojinin içine girmiş durumdaydı. Bunların arasında özellikle 1950’li yıllarda R. J. Braidwood’un “doğal çevre kuramı” ile K. Flannery’nin “işlevsel süreç arkeolojisi” (functional processual archaeology) yaklaşımları, daha sonraki gelişmelere altlık hazırlamaları açısından büyük bir önem taşımaktadır. Her iki görüş de, kendi içindeki bazı farklılıklara karşın, toplum ya da toplumlar arası ilişkilerin kurgulanmasında doğal çevre ile olan ilişki, beslenme modelleri, teknoloji ve inanç gibi öğelerin ayrıştırılarak, birbirleriyle karşılaştırmalı olarak incelenmesinin önemini vurgulamışlardır. Bu görüşler her ne kadar daha sonra gelişen ve aşağıda ayrıntılı olarak tanımlayacağımız yeni akımların savunucuları tarafından reddedilmişler ise de, bunların yeni akımlar için bir altlık oluşturduğu da yadsınamaz.

İlk olarak 1968’de L. Binford’un başı çektiği ve daha o yıllarda “yeni arkeoloji” (new archaeology) olarak adlandırılmaya başlayan akım, önceleri Amerika Birleşik Devletleri’nde Michigan ve Chicago, hemen ardından da İngiltere’de D. Clarke’ın çalışmalarının etkisiyle Anglosakson arkeolojisi içinde bir ortam bularak hızla gelişmiştir. Bu aşamadan itibaren yeni arkeolojinin savunucuları arasında temel görüş, yorum ve yaklaşım farklılıkları belirginleşmiş ve farklı adlarla anılan akımlar ortaya çıkmıştır. Tüm bu arayışlar sonucunda felsefe ve sistemler kuramından derlenerek aktarılan yeni bir dil ve terimler, arkeoloji dünyasına girmiştir. Burada yalnızca bazılarını kısaca tanımlamakla yetineceğiz.

D. Clarke’ın “analitik arkeoloji” (analytic archaelogy) olarak tanımladığı bakış açısı, arkeolojide tanımın yerine istatistik olarak değerlendirilebilir sayısal verilere dayalı sınanabilir modeller oluşturmaya yönelik niceliksel bir yaklaşımın ve değerlendirme yönteminin arkeolojinin temelini oluşturması gerektiğini ileri sürmüştür.

Bu akımlar arasında en belirgin olanı, “kültürel süreçlilik” (cultural processual) olarak tanımlanan, kültürel değişim sürecini, ekonomik ve sosyal sistemler çıkışlı modellere dayanıp genellemeler yaparak ve bu doğrultuda çıkarsamalarla açıklayan akımdır. Aynı dönemde D. Clarke’ın “analitik arkeoloji” (analytic archaelogy) olarak tanımladığı bakış açısı, arkeolojide tanımın yerine istatistik olarak değerlendirilebilir sayısal verilere dayalı sınanabilir modeller oluşturmaya yönelik niceliksel bir yaklaşımın ve değerlendirme yönteminin arkeolojinin temelini oluşturması gerektiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık sayısal verilere dayalı modellerin insan kimliği ile uyuşmadığını ileri süren bazı bilim insanları, “bilişsel yaklaşım arkeolojisi” (cognitive archaeology) olarak tanımlanan, sembolleri ve insanların düşünsel dünyalarını öne çıkaran farklı bir yaklaşım kurgusuna yönelmişlerdir. 1968 ile 1980 yılları arası, farklı görüşleri savunan, tümü “yeni arkeoloji” kapsamında değerlendirilebilecek olan bilim insanları arasında, işlevsellik (functionalism), süreçsel (processual) ve kavramsal (cognitive) temele dayalı farklı görüşlerin tartışılmasıyla geçmiştir. Bu süreç içinde M. Gimbutas’ın başı çektiği ve kadının kültür tarihi içindeki yerinin göz ardı edildiğini vurgulayan feminist arkeoloji, K. Butzer’in çevre modellemeleri ağırlıklı görüşü, kıta Avrupasında ise geleneksel yaklaşımlardan gelişen “kültürelevrim arkeolojisi” (progressive archaeology) ve “kültür tarihi arkeolojisi” (cultural history archaeology) gibi farklı akımlar da gelişmekteydi.

1980’li yıllardan itibaren, özellikle 1990’lı yıllarda “yeni arkeoloji” akımları ile “geleneksel arkeoloji” arasındaki görüş ve yöntemlerdeki ayrılıkların giderek azaldığı görülmektedir. Yeni arkeolojiyi savunanlar, kuramı verinin önüne çıkartan bakış açılarını giderek yumuşatmış; buna karşılık geleneksel olarak tanımlama yapan arkeologlar ise, yeni arkeolojinin getirmiş olduğu kuram, model, sayısal veri ile bilişsel açılımları yorum ve değerlendirmelerinde kullanmaya başlamışlardır.

Genel olarak “yeni arkeoloji” adı altında topladığımız kuramsal yaklaşımlardaki alan çalışmaları, yeni verileri ortaya çıkarmak ve çıkardıktan sonra verilerin ne anlama geldiğini tanımlamak yerine, ortaya atılan kuramın sınanması olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak kuramsal arkeolojiyi temel yöntem olarak benimseyen araştırma projelerinde amaç, bilgi zenginliği yerine, sınırlı alanlarda kuramı irdeleyecek bilginin toplanmasına dönüşmüştür. Dolayısıyla bu akımların güçlü olduğu Anglosakson bilim insanlarının alan çalışmaları ve özellikle yaptıkları kazılar dar alanlarla sınırlanmış, arkeolojinin temelini oluşturan buluntu topluluklarının tanımı ve sınıflandırılması arka plana düşmüştür.

Bu dönemde yeni akımlar olarak “süreçsel sonrası arkeoloji” (post processual archaelogy), “yeni Marksist arkeoloji” (neo-Marksist archaeology) ve “post-feminist arkeoloji” gibi postmodern dünyanın farklı düşünsel akımlarını yansıtan açılımlar görülmeye başlamıştır. Süreçsel sonrası arkeolojinin kurucusu olan I. Hodder, yeni arkeolojinin temelini oluşturan somut bilimsel olgu kökenli (positivist) yaklaşıma, insanın ruhsal dünyası ile uyuşmayan kapitalizmin bir baskı aracı olduğu gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Bireylerin düşünsel ve ruhsal dünyalarının geçmişi oluşturmada en önemli etkenlerden biri olduğunu düşünen Hodder, bireyin kimliği ve duygusal dünyasını ön plana çıkaran yeni bir yaklaşımı benimsemiş ve aynı zamanda geçmişi anlamanın tek bir yolu ve yöntemi olmadığını vurgulamıştır. Bu görüşe göre geçmişi anlamak için nesnel bir bakış açısının geliştirilmesine olanak yoktur; dolayısıyla her türlü yorum geçmişi anlamamız için farklı seçenekler sunar. Kuşkusuz Hodder’ın yaklaşımı, postmodern dünyadaki özellikle felsefe, mimarlık ve sanat tarihi ile politikadaki akımların arkeolojideki bir yansımasıdır. Hodder’ın yaklaşımının yanı sıra, bireyin düşünsel dünyasını içinde bulunduğu doğal çevre ve kültürel çevre ile bütünleştirerek yorumlamaya çalışan “düşünsel-duygusal çevre arkeolojisi” (landscape archaeology) ve özellikle Fransa’da gelişen ve arkeolojinin geçmiş toplumların sosyoekonomik sistemlerini yorumlamakla yetinmeyip, ortaya çıkardığı bilgiden günümüzün biçimlendirilmesinde de yararlanılmasını öngören “yeni Marksist arkeoloji” (neo-Marksist archaeology), klasik Marksist bakış açısından farklı olarak geçmiş toplumların yaşam felsefesi ve ideolojilerinin sosyoekonomik düzenin belirlenmesinde birinci etken olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Önceleri “kavramsal yaklaşım arkeolojisi” (cognitive archaeology) olarak başlayan akım da, geçmişin yorumlanmasında sembolizmin daha da ağırlık kazandığı “simgesel arkeoloji”ye (symbolic archaeology) dönüşmüştür. Geçmiş dönemlerdeki kadını birey olarak ön plana çıkaran Gimbutas’ın feminist arkeolojisi de yerini, “postfeminist” olarak adlandırılan ve dişiliğin duygusal, düşünsel dünyasının kültürel sürecin yapılanmasındaki önemini vurgulayan yeni bakış açısına bırakmıştır. Son yıllarda “Post-Darwinist” gibi adlarla anılan ve henüz tam olarak tanım ve sonuçları yerleşmemiş yeni birçok akım daha bulunmaktadır.

Kaynak: Mehmet Özdoğan, 50 Soruda Arkeoloji, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Aralık 2012, 3. Baskı, s. 137-141