Yolculuk hikâyelerini sevmemizin sebebi yolculukları sevmemiz midir? Yolculukların zaman zaman bir iç hesaplaşmaya dönüşmesi pek çok kişi için tanıdık bir durumdur. Özellikle yalnız yapılan yolculuklarda, bu hesaplaşmalar sıklıkla bir geçmiş dönem muhasebesine dönüşür. Peki ya bu yolculuğu zaten yıllardır hesaplaşmayı beklediğimiz bir insanla yapıyorsak? Üstüne üstlük bu kişi yıllarca doğru düzgün görmediğimiz, normal kabul edebileceğimiz bir ilişkimizin olmadığı babamızsa?
Aile içi ilişkilerin dinamiği akıl sır ermez bir bulmacadır dışarıdan bakana. İçinde bulunanın bile çoğu zaman çözemediği ama bir şekilde kabul ettiği, hatta kimi zaman nedenini bilemeden savunduğu bir muamma. Fakat bazı ilişkiler vardır ki yaşananların doğası gereği iyice anlaşılmaz ve çetrefillidir. Kemal Varol’un anlattığı baba – oğlun hikâyesi de bu çetrefilli olanlardan işte… Aralarında olmayan o ilişkinin boşluğu sürekli havada asılı gibi dururken biz okurlar bu yokluğun, yoksunluğun sebebini anlamaya çalışıyoruz başlangıçta. Başkahramanımız Yusuf,kendi yeknesaklığı içinde süregelen hayatında bir gece vakti kapıda beliren babasıyla karşılaşınca alt üst olur. Kırk yaşına gelene kadar hayatının hiçbir yerinde olmayan bu adamın kapısında ne işi vardır? “Kendime bile anlatamadığım, kim olduğunu bir türlü kavrayamadığım, ruhunda hangi fırtınaların koptuğunu bilemediğim, hiçbir paye biçemediğim, en ufak bir mertebe yakıştıramadığım, ömrünü bir bağlamanın peşinden oradan oraya sürüp duran bir babayı başkalarına serinkanlılıkla nasıl anlatacaktım ki!” diyerek tarif ettiği babasıyla son yirmi beş yılın hesabını kapatmayı isterken bir yandan da bu yabancı adamın ölüm döşeğinde kendi kapısına gelmesine anlam vermeye çalışmaktadır. Babası Heves Ali’nin Kars’ta düzenlenecek âşıklar bayramına yapacağı yolculuk bir anda ikisinin ortaklaştığı birkaç güne ve Yusuf’un babasını tanımaya çalışmasına yol açar. Diyarbakır’da başlayıp Kars’ta bitecek olan yolculuk bir yandan baba oğul ilişkisinin karanlıklarına ışık huzmeleri düşürür,bir yandan da o coğrafyanın panoramasını anlatır.
Yolculuk sırasında babası Heves Ali’nin yıllar yılı geride bıraktığı kadınlarla bir nevi helalleşmelerine de tanık olan Yusuf, yıllar önce terk ettiği ama unutmadığı eski sevgilisi Aylın’a dair bir umut yaratır ve onun peşine düşer. “Göz elli kişide, kalp birinde kalır.”diyen babasına hak verircesine e-postalar yollayarak af diler terk ettiği sevdiğinden. Hayatından yavaş yavaş koparmakta olduğu Yıldız’ı bu yolculukla iyice uzaklaştırırken kendinden, düşünceleriyle Aylın’a yaklaşmaktadır. Bir yol hikâyesinin içinde ortaya çıkan kadınlar Yusuf’a annesiyle babasının ilişkisini düşündürürken çocuk aklıyla kavrayamadığı bazı şeyleri hissettirecektir. Öte yandan babasının o sevgi dolu yüreği kendisinin sevgiye, aşka, ilişkilere ve babasına dair düşünmesine de yol açacaktır. “Sonra ne olduysa, babam dizlerinden kuvvet alıp, yaşlılık ve hastalıktan değil de, içindeki çok eski bir pişmanlıktan sıyrılır gibi ağır ağır ayağa kalktı. Bakıştılar. Sonra birbirlerine sarıldılar. Kuru iki nehrin, dağlar, ovalar, kimsesiz bozkırlar, serin yaylalar kat edip birbirine kavuşması gibi…” Bir sarılmanın böylesi doğal bir şekilde anlatımı romanın güçlü yönlerinden. Ancak başkahramanın kendi aşkı üzerinden yazdığı mektuplar yine güçlü hisler içerse de konunun bütünlüğünü bir kerte dağıtıyor.
Kitabın içinde bölgeye, yörelere, âşıklara ait anlatılar yazarın konuya hâkimiyetini gösteren ve romanı sürükleyen detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Bir yolculuk hikâyesinin en kıymetli kısımlarından biri de anlatıcının yola hâkim olması sanırım. Hal böyle olunca yolda geçen zamanda arka koltukta oturup dağı – taşı, dereyi – tepeyi, çeşmeyi, köylüyü izlemek kalıyor okura. Âşıkların söyleşmesinden tutun da çocukluğumuzdan hatırladığımız sıcak, teklifsiz sofralara pek çok güzel ananeyi getiriyor Varol karşımıza. Sanki bir zamanlar var olan ama şimdi kaybolmuş masalsı bir dünya gibi okuyoruz bazı sayfaları, içimizde hafif bir yürek sızısı…Romanın sonu belki pek çoğumuz için başından belli ama Kul Yakup’un söyledikleri, sayfalar boyu Yusuf’un içinden çıkamadığı bir kördüğümün tarifi: “Kendini zorlama evlat,baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten.”
O kadınların hangisi kimdi, annesiyle babasını ayrı düşüren neydi, Aylın’dan cevap geldi mi Yusuf’a? Bu soruların cevapları romanda yok ne yazık ki… Belki bazı şeylerin açık uçlu kalmasını, gerisini hayal etmeyi sevenler için keyifli ama doyurucu cevaplar arayanların boynunu bükük bırakıyor yazar. Yine de ustalıklı anlatımı ve bazen karakterlerini ve mekânlarını başka kitaplarda kullandığını bilmenin yarattığı ümit bükülen boynumuzu doğrultmaya yeter.
Âşıklar Bayramı, Kemal Varol, İletişim Yayınları, 2019, 227 s.