İnsanın nasıl insan olduğuyla ilgili farklı sorular farklı cevaplara gebedir. Nereden sorarsanız, cevaba giden yola oradan başlarsınız. Hikâyede bahsedilir ya, körlerden bir filin nasıl olduğunu anlatmalarını isterler. Biri kuyruğunu tutar, halata benzetir. Diğeri dişlerini tutar, mızrağa benzetir. Öbürü kulağını tutar, yelpazeye benzetir. Bu nükte misali; felsefe, nörobilim, sosyoloji, psikoloji, antropoloji… Nereden tutarsanız oradan başlarsınız anlatmaya. Bu yazı “dokunma”dan yola çıkıyor, rota size ait.
Freud’a göre insanın benliği, bedensel duyumlarından inşa edilir. Dokunma bunun çok önemli ve vazgeçilmez bir parçasını oluşturur. Bebek, ancak ona dokunulursa insan yavrusundan “insan”a doğru büyür. Sistine Şapeli’ndeki “Adem’in Yaratılışı”nda en can alıcı nokta, Tanrı’nın elinin insanınkine dokunmaya o en yaklaştığı kısımdadır. Can, ellerin birbirine dokunacağı yerden doğar.
Konu dokunma olunca, beden ve deri işin içine girer. Deri, iç dünya ve dış dünya arasında canlı bir sınırdır. İnsanın içindeki dünyayla dışındaki dünyanın ilişkisinin birbirine açıldığı geçiş yeridir (Le Breton, 2016). Deri aynı zamanda, bizi diğerlerinden ayırararak biz yapan sınırdır. Her bir insanın parmak izindeki farklılığı barındırdığı gibi, her bir insanın hikâyesini de barındırır üzerinde. Bu sebepledir ki derinin üzerindeki izler, insanın özgünlüğüdür. Yaşlılık izleri, yara izleri, benler gibi bilinçsiz izlerin yanı sıra dövme, piercing, kendini yaralama izleri gibi bilinçli izlerin tamamı o hikâyenin görüntüsüdür. Freud’un vurgusundan yola çıkarak denebilir ki beden -ve özelde deri- kişinin kendisi olduğu yerdir.
Derinin, bireyin iç dünya ve dış dünya arasında mekik dokuduğu yer olduğunu akılda tutarak ondan yararlanma biçimleriyle ilgili teorilere gelelim. Daha önceki “Mustarip” ve “Hakikatli Sırdaş: Beden” başlıklı yazılarımda da değindiğim gerçeği tekrarlamakta fayda var: Beden, daima bir şeyler anlatmaya çalışır, daima konuşur. Ağrılar, alerjiler, astım; dövmeler, piercingler, kendini yaralama izleri… Hepsi daima konuşur. Örneğin; Paris Somatik Okulu alerjinin bireyi ruhsal olarak dağılmaktan koruyan bir işlevi olduğunu ileri sürer. Öyle ki, öteki ve kendi arasındaki sınırlar fazla belirsizse kişinin ruhsallığı bir dağılma tehlikesindedir. Böylece deri, şişip genişler ve sınırları belirginleştirir. Ayrıca libidinal enerjinin ruhsallıktan deriye odaklanmasını sağlar; böyle zamanlarda odağı değiştirmek benliğin bütünlüğünü korumayı içerir. Le Breton (2016) “deriden yararlanma biçimleri” olduğuna işaret eder. Örneğin; kendi kendisini yaralayan bireylerin iç dünyalarındaki acıyı maddileştirdiklerini, deri sayesinde belirginleştirdiklerini söyler. Böylece birey, kontrol edemediği içsel ıstırabı kendisine denetimli bir acı vererek kontrol etmeye çalışabilir. O halde, deriyi bu kadar hayati yapan bir başka özelliği, dokunma duyusuna elvermesidir ve işte bu duyu, insan için hiç de azımsanmayacak nitelikte işlevlere sahiptir.
Pandemi ile birlikte “sosyal mesafe” kavramının günlük yaşama nüfuz etmesi, dokunma ile ilgili pratiklerin yaşamlarımızdaki yerine işaret etti. Tokalaşmak, sarılmak, sırtına vurmak, öpmek gibi eylemlerin kapladığıyer, ancak onları yapmak tehlikeli olunca bu kadar fark edilir oldu. Dokunmanın kültürle ilgili pek çok yanı görünür oldu: el öpmek, bayramlaşmak gibi veya sarılmaya, tensel temasa daha yatkın bir şekilde yetişmek gibi. Sosyal medya, dokunmanın engeline yaratıcılıkla karşı koymaya çalışan insanların videolarıyla doldu: Çarşafla birbirlerine sarılanlar, şeffaf bir muşamba ve eldivenin olduğu bir mekanizmayla büyükannesine sarılmayı mümkün kılanlar ve benzerleri. Tüm bu yaratıcı fikirler ve bunları bulma atikliği bizi, insanın dokunmaktan vazgeçemediği gerçeğine götürüyor.
Dokunmanın eksikliğinin ne derece büyük bir yoksunluk yaratacağına dair Harlow’un deneyleri çok ilginç sonuçlar ortaya koymaktadır. Harlow, annenin yalnızca “besleyen” olma rolünün değil, temasının ve şefkatinin bir insan yavrusunun gelişimine katkı sağladığını düşünmüştür. Bir dönem, davranışçı yaklaşımın fazla ileri giden bazı savları, dokunma konusunda insanların kafasını karıştırmıştır. Örneğin meşhur davranışçı psikolog Watson, ebeveynlere çocuklarına fazla dokunmamalarını, bunun çocuklarının iyiliğine olacağını söylemiştir. Ancak Harlow, annenin rolünün bir besleyiciden çok daha fazlası olduğunu ve çocuğun gelişimine esas katkının annenin “dokunmalarının” olduğunu kanıtlamak için bir dizi deney tasarlamıştır. Deneyin temel mantığı, telden ve bezle kaplı yumuşak dokulu iki ayrı maymun anne tasarlayarak, yavru maymunların bu vekil annelerle ilişkilerini izlemektir. Harlow, hem telden olan anneye hem de yumuşak bezle kaplı anneye besin dolu biberon yerleştirdiğinde maymun yavrularının yumuşak bezle kaplı anneyi tercih ettiklerini görmüştür. Bu sonuçtan hareketle deneyi bir adım ileriye götürerek, yalnızca telden annede biberon olduğunda bile maymunların yumuşak anneyi tercih ettiklerini saptamıştır. Yavru maymunların acıktıklarında telden annedeki biberondan karnını doyurup, vakit kaybetmeden yumuşak olan anneye sarılmaya gittiğini kaydetmiştir. Böylece tercih edilenin besin değil, yumuşak bir dokunuş olduğunu gözlemlemiştir.
Her dokunma, benlik için geliştiren bir nitelik taşımasının yanı sıra bir “dinlenme (Schmid, 2020)” dir de. Dokunmanın Gücü Üzerine adlı kitabında Wilhelm Schmid, bedenin dokunma duyusu sayesinde benliğe dinlenebileceği molalar temin edebildiğini vurgular. Pandemide evlerine kapanan insanların bu dönemde spor yapmaya dair eğilimleri olduğu medya ve sosyal medyadaki gözlemlere dayanarak söylenebilir. Bu, birden bire dışarıyla ilişkileri kısıtlanan ve kendi kendisiyle başbaşa bırakılan benliğin biraz dinlenmek için bulduğu bir yol denebilir mi? Hiç beklenmedik bir zamanda, beklenmedik kaygılarla ve belirsizlikle boğuşan benlik, bedensel egzersizlere yönelerek dokunmanın teskin edici gücüne sığınmış olabilir mi?
Adem’in Yaratılışı, telden anneler ve yavru maymunlar, kendini yaralamalar, bedensel idmanlar ve şuan bu yazıda bulunmasa da konuya dahil olan diğer örnekler tam da dokunmadan imtina etmek zorunda kalınan bu pandemi döneminde insan için bu duyunun ne kadar elzem olduğunu gözler önüne seriyor. Bu yazı düşünsel olarak size “dokunduysa”, konuyla ilgili birkaç kaynak önerisi ile noktalayabiliriz. Wilhelm Schmid Dokunmanın Gücü Üzerine isimli kitabında dokunma meselesini çok anlaşılır, akıcı ve merak uyandırarak konu hakkında okurla birlikte düşünme alanı yaratan bir anlatımla tartışır. Meselenin kendini yaralama kısmından tutmak isteyen okurlar için, Le Breton’un Ten ve İz kitabı oldukça çarpıcı. Ten ve İz, yalnızca konuyla ilgilenen okur için değil, kendini yaralama üzerine çalışmak veya düşünmek isteyen klinisyenlerin zihnine farklı bir yorumla dokunmayı vaadeden bir çalışma. Deri ve sınırlar üzerinden yoluna devam etmek isteyen ama aynı zamanda psikanalitik bir arka plan ile ilerlemek isteyen okurlar içinse, Didier Anzieu’nun Deri-Ben’i fazlasıyla doyurucu olacaktır.
Pandemi zülfüyare dokunmuşken, insan olmanın inceliklerine dokunan meselelere daha çok ihtiyacımız var.