Ana sayfa Bilim Gündemi Freud’un son yılları ve son çalışması “Musa ve Tek Tanrılı Din”

Freud’un son yılları ve son çalışması “Musa ve Tek Tanrılı Din”

226

23 Eylül 1939 yılında hayatını kaybeden Sigmund Freud’un son yıllarını ve son eseri “Musa ve Tek Tanrılı Din” çalışmasını ele aldığımız bu makale Bilim ve Gelecek dergisinin 206. Sayısında Mehmet Can Güngen tarafından “Freud’un antropolojik ve kültürel çalışmaları” başlığıyla yayımlanmıştır. Freud’un ölüm yıldönümünde söz konusu makalenin bir bölümünü okurlarımızın erişimine açıyoruz.

1933 yılında Almanya’da hızla yükselen Nazi partisinin anti-semitik söylemi ve Hitler’in şansölye ilan edilmesi Freud’un kitaplarının Einstein, Zweig, Marx ve Kafka gibi diğer Yahudi düşünür ve yazarların kitapları ile birlikte Berlin ve diğer Alman şehirlerinde yakılmasıyla sonuçlandı. Hanns Sachs, Otto Fenichel, Erich Fromm, Ernst Simmel ve Yahudi olmayan Karen Horney gibi çok sayıda psikanalist Almanya’dan ABD’ye göç etti. O esnada 77 yaşında olan Freud, işlerin sarpa sardığının farkındaysa da Viyana’yı terk etmekte çok isteksizdi. Avusturya’nın Almanya tarafından işgaline Milletler Cemiyeti’nin izin vermeyeceği savını ileri sürerek kendini rahatlatıyordu. Alfred Adler ve Lou Andreas-Salomé 1937 yılında, öldüler. Freud, psikanalize başkaldırdığını düşündüğü Adler için hiçbir üzüntü hissetmediğini belirtti. Bu sene içerisinde Freud, Londra’ya taşındığında tamamlayacağı bir eser olan Musa ve Tektanrıcılık üzerinde çalışıyordu. Bu eserde Musa’nın bir Mısır prensi olabileceği üzerinde durmakla anti semitizmin bu denli yaygınlaştığı bir dönemde Yahudi camiasında infial yaratacak bir girişimde bulunmuş oluyordu. Freud, dinle arasına mesafe koymuş ancak Yahudi olduğunu inkâr etmeye kalkmamış ya da bundan utanmamış bir kişiydi.

Freud son günlerinde.

1938 yılında Naziler Viyana’ya girdiler. Yahudilerin apartmanları, dükkânları yağmalandı. Freud, evlerini bir çetenin basması, ardından Nazilerin Psikanaliz Yayınevi’ne girmesi, Anna Freud’un Gestapo tarafından sorguya çekilmesinden sonra şehri terk etmeye karar verdi. Ernest Jones İngiltere vizesini ayarladı, Paris’teki Amerikan Büyükelçisi William Bullitt ABD Dışişleri Bakanlığı’nın desteğini sağladı, Fransa’da psikanaliz destekçisi prenses Marie Bonaparte nüfuzunu ve maddi gücünü kullandı; sonunda Freud ve ailesi birkaç hafta içinde Viyana’dan ayrıldılar. Trenle önce Paris’e oradan Londra’ya geçtiler. Hampstead, Mansfield Gardens 20 numaradaki yeni evlerine Viyana’daki Bergasse 19 numaradaki evlerinden getirdikleri ünlü divan ve antika koleksiyonunu içeren ofis mobilyaları ile birlikte taşındılar. 1938 Eylül’ünde kendisini daha önce defalarca ameliyat eden Pichler, Londra’ya gelerek Freud’un ağzındaki büyük bir yumruyu aldı. 1939 yılında Freud’un kanseri ilerledi ve artık yazamaz hale geldi. Kendisini gece uyumaktan alıkoyan yoğun bir acı çekmeye başlamıştı. Kanser yüzünden yanağında açılan bir delik sonrasında doktoru Max Schur’a, Anna ile de konuşmasını ve uygun bulduğu takdirde daha önce kararlaştırdıkları gibi acı çekmeden ölümünü sağlamak üzere kendisine yüksek dozda morfin enjekte edilmesini istedi. 23 Eylül 1939’da bu istek gerçekleştirildi ve Freud komaya girerek seksen üç yaşında öldü. Ölmeden önce yayınlanan Musa ve Tek Tanrılı Din adlı son kitabına bakalım.

Musa ve Tek Tanrılı Din (1938)
Freud hayatının son yıllarını dine ait çalışmalara ayırdı. Dinlerin antropolojik kökenine yine psikanalizin bulgularının ışığı altında bakmak, dinsel takıntıların nedenlerini bulmak istiyordu. Musa ve Tek Tanrılı Din Nazilerin 11 Mart 1938 yılında Viyana’ya girişleri sonrasındaki karanlık atmosfer içinde yazılmış bir kitaptır. Kitabın amacı Museviliğin tarihini o güne değin ele alınmayan biçimde ele almak ve Musa’nın zannedildiği gibi İbrani kökenli olmadığını aslında bir Mısır prensi olup Mısır’da zulüm gören İbrani halkına Amenhoteb’in kurduğu Aton dinini öğreterek onları kurtardığını anlatmaktı. Kitabın anlatısı Museviliğin kutsal değerlerinin altını oyar gibi görünüyordu ve üstelik bunu kendi iç çelişkilerine ve Yahudi cemaatinin muhalefetine rağmen Nazilerin başlattığı Yahudi soykırımı esnasında yapmaya cesaret etmişti. Kitap Hollanda’da 1939 yılı başlarında yayınlanmıştı. Freud, bir ulusun en büyük evlatlarından birisi olarak kabul edilen Musa’nın o ulustan olmadığını iddia ediyordu, üstelik kendisi de o ulusun bir parçasıyken. Bu, Freud’un ne denli rasyonel ve gerçekleri ortaya dökme çabası içinde olan ödünsüz bir araştırmacı olduğunu gösteren belki de en son delildir.

IV. Amenhotep bu kabartmada Güneş tanrısı Aton’a tapınırken betimlenmiştir.

Freud, öncelikle Musa isminin İbranice olmadığını, eski Mısır dilinde “mose” sözcüğünün çocuk anlamına geldiğini belirtir. Tevrat’ın Grekçe çevirisinde sonradan eklene “s” ile “moses” haline gelmiştir.

Freud, Otto Rank tarafından yazılan kahraman mitosuna Musa’nın uygunluğunu sorgular. Rank’a göre mitolojik kahraman soylu veya hükümdarlık eden bir aileden gelmeli, kendisini öldürmek veya zarar vermek isteyen babaya karşı başkaldırmalı, büyüyüp çeşitli badireler atlattıktan sonra doğduğu yere geri dönmeli, babasıyla yüzleşip ona karşı görkemli bir zafer kazanmalı, üne kavuşmalıdır. Musa’nın durumunda, çocuğun suya bırakılması doğumunu sembolize etmekte, Firavunla (baba ile) mücadelesi ve zaferi mitosla uyumlu görünmektedir. Ancak kutsal anlatıda Musa’nın doğumunun fakir bir Levi’li ailede gerçekleştiği iddiası ve yanlarında yetiştiği Mısırlı soylu aileden koparak Yahudi kavmine geri dönüşü mitos kahramanına uymayan özelliklerdir. Freud, Musa’nın tarihsel kişiliğinin İsrailoğullarına mal edilmek üzere doğumunda bir kaydırma yapıldığını ancak sonradan Musa’nın saraya soylu bir ailenin yanına yerleştirilmesi ile mitolojiye uygun bir düzeltme gerçekleştirildiğini ileri sürer.

Freud, Musa’nın MÖ 13. veya 14. yüzyılda yaşamış Mısırlı soylu bir ailenin evladı olabileceğini düşünür. Peki, neden soylu bir Mısırlı (bir prens, rahip ya da yüksek mevkili bir memur) kalkıp Yahudilere liderlik etmiş ve onları yeni bir dine yönlendirmiştir? Bu liderin İsrailoğullarının içinden çıkması gerekmez miydi? Bir halk kendi dışından gelen bir kişiye nasıl peygamberlik atfeder? Kuşkusuz bu sorulara nesnel kanıtlara dayalı cevaplar vermek mümkün değildir. Ancak psikanalize, mitolojiye, antropolojiye dayanarak bazı varsayımlarda bulunmak mümkündür.

Freud Musa ve Tek Tanrılı Din adlı kitabında, Musa’nın zannedildiği gibi İbrani kökenli olmadığını, bir Mısır prensi olup Mısır’da zulüm gören İbrani halkına Amenhoteb’in kurduğu Aton dinini öğreterek onları kurtardığını anlatır. (Rembrandt’ın “Hz. Musa ve On Emir” adlı eseri)

Yahudilerin, o dönemde kendilerine özgü bir dinleri olduğunu düşünebiliriz. Eğer Musa, Yahudilere yeni bir din empoze etmeye kalkmışsa dahi, eski Mısırlıların çoktanrılı dinleri ile Museviliğin tek tanrılı dini arasındaki uçurum göz önüne alındığında bu kolayca gerçekleşecek türden bir değişime işaret etmemektedir. Mısırlıların dinleri, totemizmdeki hayvan figürlerine benzeyen görünümlere sahip, insansılaştırılmış özelliklerle bezeli, farklı coğrafyalarda farklı isimlerle anılan tanrılara ev sahipliği ediyordu. Museviliğin esasında ise (farklı doğa güçlerini yöneten tanrılardan ayrıştıracak şekilde) her şeye birden gücü yeten, coğrafyanın farklılaşmasıyla farklı bir isimle anılmayan, görünümü belirtilmemiş, kişisel tarihi belirsiz tek bir tanrı söz konusuydu. Mısırlıların günümüzde müzelerde sergilenen taş, balçık ve tunçtan yapılma tanrı figürlerinin karşısına, hiçbir resmedilişinin mümkün olmadığı tek bir tanrıya dayalı din koymanın güçlüğünü hayal etmeye çalıştığınızda ortaya konan devrimin büyüklüğü anlaşılabilir hale gelmektedir.

Musa, eğer Mısırlı bir soylu idiyse neden farklı bir kavimi tek tanrılı bir dini kabul etmeye teşvik etmiş olsun? Bunun nedenlerini o zamanın tarihsel ve kültürel koşullarında aramak gerekir.

Mısır’ın yeni imparatorluk, 18. Sülale döneminde (MÖ 1580-1085), genç bir firavun IV. Amenhotep ortaya çıkmış (MÖ 1375) ve Mısır halkını tek tanrılı yeni bir dine yönlendirmeye çalışmıştır. Tanrının ahlaksal yönünün ön plana çıkartılması babında hakikat, düzen ve adalet tanrısı Maat seçilmiş, Heliopolis tapınağında ön plana çıkan Güneş tanrısı Ra ile adalet tanrısı Maat birleştirilmiştir. Amenhotep, yeni bir din seçmesinden sonra ismini de değiştirmiş İkhnaton adını almıştır. Ikhnaton babası III. Amenhotep’in adını ve çok tanrılı dine ait tapınaklardaki tüm yazıtları sildirmiş, hatta tapınakları kapatmış, ibadeti yasaklamış ve başkenti Amon’un baştanrı olarak kabul edildiği Teb’den Amarna’da kurulan yeni bir şehre (Akhetaton – Aton’un ufku) taşımıştır. Bu yeni dinde efsanelere, büyüye ve sihre dayanan her şey yasaklanmıştı. Ne var ki Aton dini firavunun yakın çevresi dışında pek kabul görmemiş ve ölümünden sonra (MÖ 1358) başkent yeniden Teb’e taşınarak eski din anlayışına geri dönülmüştür.

Bu arada yeni tanrı Aton’un özelliklerinden de söz etmek gerekir. Aton’un cinsiyeti yoktur. Işınları ile Dünya’yı ısıtan ve aydınlatan bir Güneş diski şeklinde resmedilmiştir. Bu diski IV. Amenhoteb başının üstünde tutar. IV. Amenhotep’in yanında karısı ve çocukları da durmaktadır. Aton tek tanrı olup ezelden beri vardı ve ebediyete kadar varlığı devam edecekti. Her şeyin yaratıcısı olan Aton her varlığı kucaklayan, öfke ve kızgınlık tanımayan son derece barışçıl bir tanrıydı. Museviliğin tanrısı Aton ile daha sonra tapılan tanrı Yehova arasında burada ciddi bir tezat görülmektedir. Aton’un barışçıllığına karşı sert ve acımasız görünümlü Yehova, yeni yerleşim yerlerini zorla ele geçirmek isteyen bir kavim için çok daha uygun bir tanrıydı.

Peki, Aton dini ile Museviliğin arasındaki benzerlikler nelerdir? Bu iki dini birbirine yakıştırırken hangi öncüllerden hareket ediliyor? Aton dini, Mısır’ın eski halk dininden farklılaşmış ve tek tanrılı bir dinin temelini atarken eski dinden farklı olarak öteki dünya hakkında hiçbir şey söylememeye dikkat etmiş, açıkça öte dünyayı yadsımıştır. Bu eğilimin en büyük nedeni eski Mısır’ın tanrılarının en başında gelen, öteki dünyanın tanrısı Osiris’i gözden düşürmektir.

Freud, Yahudilere sünnet âdetinin getirilmesini de Musa’nın Aton dinine bağlılığının bir işareti olarak görüyor. “Tarihin babası” Herodot’a göre sünnet Mısır’da tarihin o dönemlerinde uygulanmakta olan bir adetti. Mumyaların ve mezar duvarlarındaki resimlerin incelenmesi bu iddiayı teyit etmektedir. Oysa aynı dönemde Doğu Akdeniz’de sünnet geleneğini sürdüren -Samiler, Babilliler ve Sümerler dâhil olmak- üzere bir halk yoktu. O halde, Musa, eski Mısır âdetinden Aton dinine de sirayet eden bu geleneği devam ettirmek adına Yahudileri sünnet olmaya teşvik etmiş olmalıydı.

Freud, Musa’nın Firavun Hyksos zamanında (Firavun İkhnaton’un ölümünden sonra) bazı Sami boylarının yerleştiği bir sınır eyaleti valisi olabileceğini düşünür. Ikhnaton’un yeni getirdiği dinden geri adım atıldığı o günlerde Musa başında olduğu halk ile anlaşmaya varır, onları Aton dinine yönlendirir ve Mısır’dan çıkışlarını sağlar. Musa’nın yüksek dereceli bir memur veya rahip olması da (rahip olması Aton dinine yönlendirmesini kolaylaştırırdı) benzer sonuçlara ulaşılmasını sağlamaya yeterli görünmektedir. Freud, Musa’nın seçtiği kavmi MÖ 1358 ile 1350 yılları arasında Kenan ülkesine doğru yola çıkardığını tahmin eder. Mısır’dan geri dönen Yahudilerin daha sonra Filistin, Sina yarımadası ve Arabistan topraklarındaki boylarla karıştıkları ve aynı yörede sulak bir bölge olan Kadeş’te Arap kökenli Medyenlilerin etkisi altında yeni bir dini, volkan tanrısı Yehova’ya tapınmayı kabul ettikleridir. Musa’nın peygamberlik ettiği Yehova bir volkan tanrısıdır. Ancak Mısır’da hiç volkan yoktur. Yehova’nın yaşadığı volkanlar Arabistan’ın batı şeridinde Tur-u Sina denilen bölgededir. Yehova’nın portresi tarihçi Ed Meyer’e göre şu şekilde çizilebilir: geceleri ortaya çıkan, günışığından korkan, korkunç, gözünü kan bürümüş bir canavardır. Anlaşılan bu dinin kuruluşunda başı çeken Musa, Mısır’dan Yahudileri çıkartan Musa değildir. “Bu Musa Medyenli din adamı Şuayb’ın damadıdır, tanrının peygamberliği kendisine tebliğ edildiği sırada onun sürülerine çobanlık yapmaktadır.” Ed Meyer’e göre Musa tarihsel bir kişilik değildir. O daha çok Kadeşli rahiplerin atası olarak ismi zikredilen bir efsane kahramanıdır. Tarihçi Sellin’e göre ise Musa önderlik ettiği kavmi tarafından bir ayaklanma esnasında öldürülmüş ve altın bir buzağıya tapınmaya başlanılmıştı. Hatta bu olay, Musa’nın geri dönerek kavminin başına yeniden geçeceği beklentileriyle birlikte gelecekteki tek tanrılı dinlerdeki Mesih beklentilerinin de temelini oluşturmuştur.

Salvador Dali’nin “Freud’un Portresi” adlı eseri.

Tarihi belgelerde Musa’nın kişilik özellikleri ile ilgili birkaç konu Freud’un dikkatini çeker. Bunlardan birisi Musa’nın oldukça hırslı, sert ve acımasız görünümü ile ilgilidir. Freud, Musa’nın bu yapısı ile Yahudilerin tanrısının sert ve acımasız görünümü arasında bağlantı kurar. Ne de olsa Yahudileri Mısır’dan çıkaran tanrı değil Musa’dır. Musa’nın iyi konuşamadığı, iyi bir hatip olmadığına dair söylemleri ise Freud, Musa’nın anadilinin İbranice olmayışına bağlar.

Freud, Yehova’nın bir kavme özgü tanrı olarak kabul edilmesinin (evrensel bir tanrı olmayışını) o dönemdeki Yahudilerin siyasi olarak içinde bulundukları duruma, dolayısıyla sınırlı hayal güçlerine bağlar. Oysa Mısır Firavunları zamanında Tanrı (tanrılar) evrensel olarak tahayyül edilmekteydi.

Not: Yazının tamamı için:

Freud’un antropolojik ve kültürel çalışmaları