Ana Sayfa 215. Sayı 50 yıl sonra… İngiliz gizli belgelerinde Kızıldere

50 yıl sonra… İngiliz gizli belgelerinde Kızıldere

3098

Britanya arşivlerinde Kızıldere olayıyla ilgili belgeler incelendi. 50. yılında Kızıldere’ye ilişkin özgün bir katkı sunmanın, elimizde böyle de bir imkân varken, önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu yazı daha önce gündeme gelmemiş, üzerinden atlanmış ya da yeterince tartışılmamış kimi meselelerin izini Britanya arşivlerinde sürmek amacıyla kaleme alındı. Mahir’lerin anısına saygıyla…

1972 yılının 30 Mart ve 6 Mayıs tarihleri Türkiye sosyalizminin ikinci dalgası için çok önemli iki kırılma noktasıdır.(1) 30 Mart’ta dönemin devrimci gençlik önderlerinden Mahir Çayan ve dokuz arkadaşı(2) güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada hayatlarını kaybederlerken, 6 Mayıs’ta diğer bir devrimci grubun lideri olan Deniz Gezmiş, arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte idam edilmiş, böylece 68’liler olarak bilinen bir kuşağın devrimci atılımının sonuna gelinmiştir. Aşağıdaki yazıda, yukarıda bahsi geçen kırılmalardan ilki, yani 30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir’lerin öldürülmesiyle sonuçlanan hadise, öncesi ve sonrasıyla, İngiliz gizli belgeleri esas alınmak suretiyle ele alınmıştır. Yeri gelmişken yazının sınırlarına dair kısa bir bilgi notu düşmek yararlı olacaktır: Bu çalışma Türkiye sosyalizminin ikinci dalgasına dair siyasal bir analiz içermemektedir. Bunun yanında, aşağıdaki yazının bütünlüklü bir Kızıldere değerlendirmesi yapmak ve kamuoyunu aydınlatmak gibi bir saikle kaleme alınmadığını da baştan belirtmeliyiz. Çok daha geniş kapsamlı bir ön-araştırma gerektirecek, birinci ve ikinci dereceden tanıklara ve kanıtlara dayanan, hepsinden daha önemlisi de devlet sırrı olarak nitelenebilecek bilgi ve belgelere ulaşılarak yapılabilecek böylesi bir çalışmanın -ne ölçüde yapılabilir olduğu bir yana- yazının amacını ve sınırlarını kat be kat aşacağı açıktır.
O halde bu yazı neden yazıldı ve ne içeriyor? Öncelikle 50. yılında Kızıldere’ye ilişkin özgün bir katkı sunmanın, elimizde böyle de bir imkân varken, önemli olduğunu düşünüyoruz. İkinci olarak, yaptığımız kısa literatür taramasında -rehin alınan teknisyenlerin uyrukları veya bağlı bulundukları kurum düşünüldüğünde- konunun doğrudan muhatabı olan Britanya devletinin arşiv belgelerine dayanan Kızıldere konulu bir çalışmaya rastlamadığımızı da eklemeliyiz. Daha önce gündeme gelmemiş, üzerinden atlanmış ya da yeterince tartışılmamış kimi meselelerin izini Britanya arşivlerinde sürmek amacıyla kaleme alınan bu yazının böyle bir amacın gereğini yerine getirip getiremediği -ya da ne kadar getirebildiği- ise okuyucunun takdirine bırakılmıştır.
Bu yazıda kullanılan belgelere ilişkin bazı ön-bilgilerle başlayalım. Britanya arşivlerindeki belgeler konu/birim, bölge/ülke ve tarih esasına göre üç ayrı sınıflama düzeyine göre dosyalanmış olup bir belgenin kullanıcıların erişimine açılabilmesi için o belgenin düzenlediği tarihin üzerinden en az otuz yıl geçmiş olması gerekmektedir. Kullandığımız belgeler, dışişlerini ilgilendiren konular hakkında olduğundan, “Britanya Dışişleri Bakanlığı” (Foreign Commonwealth Office) kategorisinin altında yer alan “Güney Avrupa/Türkiye” bölgesi dahilinde kategorize edilmiştir. Bu belgelerin büyük çoğunluğunun, o ülkeye ilişkin “yıllık rapor” (annual review), “siyasal meseleler” (political affairs) ya da “içerideki durum” (internal situation) gibi birtakım genel başlıklarla dosyalandığı, çok daha az sayıdaki bazı dosyalar için ise özel başlıklar tercih edildiği görülmektedir. Erişebildiklerimiz içinde başlığı en spesifik olanının FCO-9/1616 kodlu “insan kaçırma” (kidnapping) adlı dosya olması, bir diğer deyişle, sadece Kızıldere için ayrı bir dosya tutulması gerçekten dikkat çekicidir. Kızıldere ile ilgili bilgilerin neredeyse tamamının o dosyada yer alan, ilki 27 Mart sonuncusu ise 31 Ekim 1972 tarihli, iki yüz sayfa civarındaki resmi yazışma belgesinden oluştuğunu da belirttikten sonra belgelerin içeriğine geçebiliriz.(3)
İngiliz yetkililer NATO’nun Ünye’deki radar üssünden üç teknisyenin kaçırıldığını olaydan bir gün sonra, yani 27 Mart tarihinde öğrenirler.(4) Eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşları hakkında verilen idam kararlarının durdurulması amacıyla yapıldığından neredeyse emindirler, ancak ellerinde bu kanılarını destekleyecek -İsmet İnönü’nün açıklamalarının(5) dışında- bir belge ya da başka bir kanıt bulunmamaktadır. Böyle bir eylemin Türkiye’de yükselen anti-emperyalist tepkilerle yakından ilgili olduğunu düşündüklerinden, olaydan ABD’yi de haberdar ederler. Bununla birlikte eylemcilerin neden başkalarını değil de Britanya uyrukluları hedef aldığına dair çıkarım yapmaktan da geri durmazlar. Britanya Hükümeti, Avusturya, Belçika, Danimarka ve Norveç hükümetlerinin aksine, idamların uygulanmaması yönünde Türk Dışişlerine herhangi bir resmi talepte bulunmamıştır. Bu, kendilerinin hedef seçilmesinin özel bir nedeni olabilir diye düşünürler. Olaydan sonra Ünye’deki radar üssündeki diğer Britanya uyrukluların -toplam 23 kişi- önlem olarak Ankara’ya getirilmesi yönünde karar alınır. Benzer olayların olabileceği ihtimal dışı görülmemekle birlikte, Türkiye’deki Britanya vatandaşlarını geri çağırmayı gerektirecek kadar büyük bir tehdidin olduğu düşüncesinde de değillerdir.

John Law, Britanya-Kanada görüşmeleri ve istihbarat meseleleri
Alıkonan üç teknisyenden John Law’un aslında Kanada uyruklu olduğunun yazışmalara konu olduğu -erişime açık- ilk belge ise 29 Mart tarihlidir. Bu konu ihmal edilebilir bir detay gibi görünse de ilginç birkaç yazışmaya konu olması bağlamında dikkate değerdir. Öncelikle, en azından yazışmalara göre Kanadalılar, bir yurttaşlarının Türkiye’de kaçırıldığından bihaberdirler ve olayı Britanyalılardan öğrenirler. Bunun dışında Law, diğer iki teknisyenin aksine, kamu çalışanı bir devlet görevlisi de değildir. O dönemin meşhur telekomünikasyon devi Cable and Wireless’ta istihdam edilen Kanadalı teknisyen adı geçen şirketin Britanya Savunma Bakanlığı ile anlaşması gereği NATO üssünde çalışmaktadır. İkinci olarak, bu mesele ortaya çıktığında, Britanyalıların ilk tepkilerinden biri, Kanada Hükümetinin Türk Hükümetiyle doğrudan iletişim kurup kurmayacağını bir an önce öğrenmeye çalışmak olmuştur. Britanyalılar, dilerlerse onların adına da Türk Hükümetiyle görüşebileceklerini Kanada Hükümetine iletirler.(6) Britanyalılar Kanadalılara müzakereleri kendi inisiyatiflerine bırakırlarsa, onlarla Ankara, Londra ve Ottawa’da sürekli iletişim halinde olacaklarını bildirirler. Kanadalıların doğrudan müdahil olmayı tercih etmesi durumunda ise Türklere bu konuda baskı yapmamaları gerektiği hususunda -diplomatik bir dille- uyarıda bulunmaktan geri durmazlar. Britanya’nın Türkiye Büyükelçisi Sir Roderick Sarell ise daha nettir ve Türkiye ile kendilerinin müzakere etmelerinin en iyi yol olduğunu açıktan yazar. Buna gerekçe olarak da -bize göre- pek ikna edici olmayan iki argüman sıralar: Birincisi, İngiltere’nin -Kanada ile kıyasla- Türkiye ile daha geniş çaplı ve yakın ilişkileri vardır. İkinci olarak da Kanada kendi başına süreci yürütmeye çalışırsa, gereksiz yere Türklere karşı “aşırı temsil” sorunu yaratılmış olacaktır.(7) Olay Kanada kamuoyunda duyulduğunda ise, “olayı basit bir konsolosluk davası” olarak gören Kanada Dışişleri, kaçırılan Kanadalının “NATO radar sözleşmesine göre istihdam edilen bir Cable and Wireless çalışanı olduğunu -basına- söyleyecektir”. Bir kişinin nerede çalıştığı ya da ne işle meşgul olduğu gibi sıradan bir bilginin kamuoyuna duyurulmasında kullanılan ifadelerin Britanyalılar için bu denli önemli olması ilginçtir. Son olarak, dönemin Dışişleri Bakanı Alec Douglas-Home’un, kime ya da hangi kuruma yazdığına dair spesifik bilgi içermeyen “Tamamlayıcı Notlar: Kaçırma eyleminin detayları” başlıklı kısa yazısındaki bir detaya dikkat çekebiliriz. Kaçırılan teknisyenlerin kastedildiğinin anlaşıldığı son not şöyledir: “Bu kişiler istihbarat toplama faaliyetlerinde yer aldılar mı?” Ve şöyle yanıtlanır: “Onların işlevlerinin ne olduğunu daha önce Avam Kamarasına açıkladım”. Buradan hareketle spekülatif bir değerlendirme yapmak niyetinde değiliz. Ancak Douglas-Home’un Avam Kamarasında yaptığı 28 Mart tarihli konuşmada bahsi geçenlerin sivil teknisyenler olduklarından başka herhangi bir ifade yer almadığını, dolayısıyla da istihbarat faaliyetleriyle ilgili kısmın havada kaldığını ifade etmemiz gerekir. Dahası, dosyanın tam da bu kısmında -yani rehinelerin kimliklerine ilişkin bilgilerin aktarıldığı bir noktada- bazı belgelerin dosyadan çıkarıldığını da not etmeliyiz.

Kızıldere olayı ili ilgili İngiliz belgelerinden…

İstihbarat faaliyetleriyle ilgili -yukarıdakinden tamamen- farklı iki olaya daha yazışmalarda yer verilir. Şimdi kısaca o iki olayı aktaralım. Bunlardan birincisi kaçırılan teknisyenlerden birinin eşi olan Bayan Banner’in “şikâyetleri” ile ilgilidir. Yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla olayla ilgili yeterince bilgilendirilmediğinden yakınan ve eşinin hayatından endişe eden Bayan Banner hükümetin açıklamalarıyla yetinmez ve alternatif yollara yönelir. Anlaşılan o ki, başarılı da olur. Bu durum Britanyalı yetkilileri rahatsız eder ve Bayan Banner, belgedeki ifadeyle, “uzun ve arkadaşça” bir konuşma için evinde ziyaret edilir. Kanımızca bunu nazikçe yapılmış bir uyarı olarak düşünmek mümkündür. Bayan Banner olay hakkında birilerine bir şeyler söylediği veya şikâyetlerini aktardığı gibi iddiaları reddetmekle birlikte ilginç bir gelişmeden bahseder. Emlak firmasından olduğunu düşündüğü biri -aslında bu kişi Britanya istihbaratına bağlı bir ajandır- Bayan Banner’ı telefonla aramış ve olay hakkında bildiklerine nasıl ulaştığını sormuştur. Dolayısıyla Bayan Banner resmi olarak ziyaret edilmeden önce başka bir koldan zaten yoklanmıştır. Buradan, Britanya Hükümetinin rehinelerle ilgili olarak kendilerinin ilettikleriyle yetinilmesini istediği, alternatif kaynaklara ulaşılmasına ise pek tahammül göstermediği sonucu çıkarılabilir.
İkinci mesele ise doğrudan Türkiye ile ilgilidir. Büyükelçi Sarell tarafından yazılan -ve fakat arşiv yetkilileri tarafından kime gönderildiği özel olarak kapatılmış- 6 Nisan tarihli bir belgede Britanyalılara enformel yollardan bilgi sağlayan birisinden “güvenilir kaynak” olarak bahsedilir. Bu kişi Mahir Çayan’ın 24 Mart tarihinde Karadeniz Bölgesine doğru hareket ettiği ve diğer iki grupla birleştiği bilgisinin Türk güvenlik güçlerince daha önceden edinildiğinden bahseder. Ayrıca, arananlar listesinde olan 25-30 kişilik başka bir grubun da benzer bir eylemin hazırlığı içinde olduğunu ve o grup içerisinden de militan bir liderin ortaya çıkabileceğini ileri sürer. Bütün bunlardan dolayı bölgede güvenlik önlemlerinin arttırıldığı bilgisini de Britanyalı yetkililere iletir. Aynı belgede “üç yıldızlı bir generalin”(8) 24 Mart itibarıyla Ünye’de olduğu ve radar üssünün komutanı da dahil olmak üzere bölgedeki askeri yetkililere güvenlik önlemlerinin sıklaştırılması konusunda talimatlar verdiği de ifade edilir. Bu bilgiler Britanyalılara Denizler’in idam kararının Anayasa Mahkemesi’ndeki akıbeti belli olana dek yeni eylemlerin ihtimal dahilinde olduğunu düşündürtür. Bunun yanında, Britanyalılara göre, bu kadar açık istihbarat olmasına rağmen böyle bir eylem gerçekleştirilebiliyorsa, bu, alınan önlemlerin yetersiz olduğunun kanıtıdır. Dahası, önlemlerin yetersizliğiyle ilgili bazı imalı ifadelere rastlamak da mümkündür. İngilizler 24 Mart’tan beri Ünye’de oldukları tespit edilen ve 26 Mart’ta İngiliz plakalı bir Land Rover’la -yani küçük bir bölgede dikkat çekecek kadar lüks ve yabancı plakalı bir araçla- Ünye’den hareket eden eylemcilerin yöre halkının ve askeriyenin dikkatini çekmeden bunu yapabilmesini manidar bulurlar.(9)

Almanya merkezli bir arabuluculuk girişimi
Yazışmalara konu olan en dikkat çekici belgelerden biri de Batı Almanya’daki Gençlik Örgütleri Federasyonunun(10) o dönem iktidarda olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) -dolayısıyla da Alman Hükümeti- aracılığıyla Britanya Hükümetine teklif ettiği 30 Mart tarihli arabuluculuk girişimidir.(11) Yazışmalara göre, SPD’nin önemli bir yöneticisi olan Hans-Eberhard Dingels, Britanyalılara, başka ülkelerdeki sol örgütlerle ilişkileri olan Alman Gençlik Örgütleri Federasyonu Sekreteri Weber’den bahseder. Dingels’e göre, Weber’in Türkiye’den biri sosyalist diğeri ise sosyal-demokrat kimlikli iki kişiyle -yani biri devrimci diğeri ise muhtemelen CHP’li Türkiyeli iki solcuyla- yakın ilişkileri vardır(12) ve Weber ikinci kişiyle -yani sosyal-demokrat olan ile- Mahirleri ikna amacıyla temas kurabilir. Dingel SPD’nin elinden ne geliyorsa yapmaya hazır olduğunu ama böyle bir girişime büyük umutlar bağlamamak gerektiğini de mesajına ekler. Britanyalılar bu teklifi değerlendirirken, önerinin tamamen Weber ve Dingel’in düşünceleriyle sınırlı olduğuna, eylemcileri ikna edebileceği düşünülen kişinin ise bu süreçle herhangi bir alakasının olmadığına dikkat çekerler. Bir diğer deyişle, Weber ve sözü edilen gençlik örgütü, Britanyalıların teklifi kabul etmesi halinde bahsi geçen kişiyle iletişime geçecektir. Sonuç itibarıyla teklif iki gerekçeyle reddedilir. Birinci olarak Kızıldere’deki askeri kuşatmanın başlamış olması nedeniyle öneri uygulanabilir olmaktan çıkmıştır. İkincisi olarak ise, Türk yetkililerin böyle bir girişimden haberdar olması durumunda ikili ilişkilerin bundan olumsuz etkilenmesi riskini Britanyalılar almak istemez.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledildiği ev.

Askeri operasyon ve Türk yetkililerden Britanyalılara bilgi akışı
Buraya kadar olan kısımda Kızıldere’deki askeri operasyonun öncesinde gelişen bazı olayları aktarmaya çalıştık. Şimdi operasyon sürecinin Britanya arşivlerindeki yansımalarına geçebiliriz. Operasyonun başlayacağı haberini aldığında Britanya Hükümeti, sağ-salim kurtulmaları durumunda Ankara’da rehinelerin katılacağı kısa bir basın toplantısı yapmayı planlar. Bunun uzun bir toplantı olmaması özellikle vurgulanır ve teknisyenlerin görevleri hakkında Savunma Bakanlığı personeli oldukları ve radar üssünde çalıştıklarının ötesine geçen herhangi bir şey söylenmemesi özellikle ifade edilir. Rehineler öldürüldüklerinden gerçekleşme imkânı bulamayan bu planda başka ne gibi detayların olduğunu ise bir kısım belgenin -muhtemelen teknisyenlerin radar üssündeki görevleriyle ilgili yazışmaların yer aldığı bazı belgelerin- dosyadan çıkartılması nedeniyle maalesef bilemiyoruz.
Operasyon devam ederken ilk bilgi, 30 Mart tarihinde, Dış İşleri Müsteşarı Orhan Eralp aracılığıyla -anlaşıldığı kadarıyla- sözlü olarak iletilir ve bu bilgi telgraflar aracılığıyla iç yazışmalara konu olur. İnceleme imkânı bulduğumuz ilk telgrafta “teröristlerin teslim olmayı reddettikleri ve güvenlik güçlerine ateş açtıkları, buna karşın güvenlik güçlerinin ise rehinelere zarar vermemek amacıyla ateşe yanıt vermediği” gibi ifadeler geçer. Ayrıca Eralp, uzun sürecek olsa da, “teröristlerin” iradelerinin kırılacağını umduğunu belirtir. Aynı tarihli ikinci bir telgrafta ise -bu sefer özel bir isimden bahsedilmeksizin- “teröristlerin” sığındıkları evi rehinelerle birlikte havaya uçurdukları ve üç rehine de dahil olmak üzere evdeki herkesin öldüğü” bilgisi yer alır. Bu telgraf metninde, askerlerin “son ana kadar ateş etmekten imtina ettikleri” de ayrıca belirtilir.
Operasyon sürecine ilişkin Büyükelçi Sarell tarafından hazırlanan diğer iki belge ise İçişleri Bakanı Ferit Kubat’ın Meclis’te yaptığı 31 Mart tarihli iki ayrı konuşmadan yapılan aktarımları ve onlara ilişkin Britanyalılarca yapılan değerlendirmeleri içerir. Bu iki belgeye göre İçişleri Bakanı Kubat ilki 13.00’da diğeri ise 15.00’da olmak üzere iki ayrı konuşma yapmıştır. Konuşmaların birincisinde evin havaya uçurulmadığı, yerel saatle 17.00(13) sularında eve girildiğinde ise zaten öldürülmüş olan rehinelerin cansız bedenleriyle karşılaşıldığı ifade edilmekte ve şöyle bir ayrıntı paylaşılmaktadır: “Anarşistlerin güvenlik güçlerine ateş açmaya başlamadan önce, saat 14.00 gibi, rehineleri öldürmüş oldukları anlaşılmaktadır.” Britanya ve Kanada’nın olay yerine birer yetkili göndermek istedikleri ve bunu gerçekleştirmek için Türk yetkililerle müzakere halinde olunduğu da bu belgede yazar.(14) İçişleri Bakanının ikinci konuşmasının değerlendirildiği belgede ise evde gerçekleşen küçük bir patlamadan(15) sonra “teröristlerin” ateş açtığı, buna güvenlik güçlerinin sınırlı bir ateşle karşılık verdiği, daha sonra ise “karanlığın bastırması durumunda teröristler ellerindeki askeri üniforma ve teçhizat yardımıyla askerlerin arasına karışıp kaçabilir” diye düşünülerek hassas bir karar alınıp eve girilmesi yönünde karar alındığı ifade edilir.(16) İlgili belgede yer alan ve yine İçişleri Bakanının konuşmalarından aktarılan bir diğer detayda ise rehinelerin hayatta olduklarından emin olmak için eylemcilere çağrı yapıldığı ve fakat eylemcilerden yanıt gelmemesi üzerine operasyona başlandığı belirtilir. Britanyalılar bu açıklamaların çelişkili yönlerine dikkat çekmişlerdir. Eralp’in verdiği ilk bilgide evin havaya uçurulduğundan bahsedilmesine karşın Kubat’ın açıklamalarında böyle bir detay yoktur. Üstelik Kubat’ın ilk açıklamasında eylemcilerin kendilerini ve rehineleri öldürdüğünden emin olunduktan sonra operasyona başlandığı söylenirken, ikinci açıklamada rehinelerin yaşayıp yaşamadıkları tam olarak bilinmeksizin askerlerin eve giriş yaptığı yönünde bir açıklama yapılmıştır. Bunun dışında, operasyondan sağ çıkan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü’nün “İngilizleri biz öldürdük” dediğine yönelik bir ifade de açıklamada yer almış önemli bir detay olarak düşünülebilir.(17) Belgenin sonunda ise Sarell can sıkıcı ve soğuk bir akılcılığın eşlik ettiği reel politika savunusuyla şöyle yazmıştır: “[Olayın] sonucunun derinden sarsıntısını yaşayan Türk [yetkililerin], ülkelerinde en çok aranan teröristleri ele geçirme biçimi nedeniyle eleştirilmeleri, İngiliz-Türk ilişkilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.”

Kızıldere katliamı 31 Mart 1972 tarihli gazetelerde böyle verilmişti.

1 Nisan 1972’de, yani olaydan iki gün sonra, biri Kanadalı diğeri ise Britanyalı iki ateşe incelemelerde bulunak üzere Kızıldere’ye giderler ve orada operasyonu yürüten Jandarma Komutanı da dahil olmak üzere pek çok kişiyle konuşma imkânı bulurlar. Belgede, Jandarma Komutanının -çatışmanın hafif seyrettiği bir anda- saat 14.00 gibi evden dört-beş el silah sesi geldiğini, eylemcilere seslenmelerine rağmen yanıt alamadıklarını, bu durumu rehinelerin eylemciler tarafından vurulduğunun kanıtı olarak gördüklerini, buna istinaden de -rehineler- vurulmuş olsalar dahi hâlâ yaşıyor olabilirler düşüncesiyle son bir umutla eve girme kararı aldıklarını ifade ettiği belirtilmiştir. Nitekim Büyükelçi Sarell düzenlediği belgede, ateşe izlenimlerinin büyük oranda olumlu ve Türk yetkililerin basındaki açıklamalarıyla uyumlu olduğuna; ateşelerin gerek komutanın gerekse de görüştükleri askerlerin özgürce beyanat verdiklerine ikna olduklarına; dahası, aynı durumda olan her askeri yetkilinin de benzer biçimde davranacağına kanaat getirdiklerine yer vermiştir.

Operasyondan sonra neler yaşandı?
Operasyon süreci tamamlanmış olsa da Kızıldere İngiliz belgelerinde uzunca bir süre daha yer almaya devam etmiştir. 4 Nisan tarihli bir belgede, bir gazetecinin operasyonun yapıldığı gün eylemcilerden biri tarafından yazıldığı tahmin edilen THKP-C imzalı bir not bulduğu bilgisi vardır. Bu notta rehineler “Türkiye’yi işgal eden NATO’ya bağlı ajanlar” olarak tanımlanmıştır ve eylemcilerin “işgal altındaki bir ülkenin devrimcileri olarak o ajanları infaz etme” haklarının olduğuna yönelik ifadeleri göze çarpar. Britanyalı yetkililer ise bu notu eylemcilerin rehineleri kasıtlı bir biçimde infaz ettiklerinin kanıtlarından biri olarak yorumlarlar. Onları aynı kanaate götüren diğer olay ise basın yoluyla haberdar oldukları otopsi raporları(18) ile rehinelerin cansız bedenleri üzerindeki elçilik yetkililerince yapılan incelemelerin büyük oranda uyuşuyor olmasıdır. Britanyalılara göre, cesetlerin üzerindeki diğer yaraların uzmanlar (kendi uzmanlarını kastediyorlar) tarafından incelenmesine gerek varsa da, rehinelerin ölüm nedeni yakın mesafeden kafalarına ateş edilmesidir.
Daha yukarıda bahsi geçen ve varlığı ilk önce İsmet Paşa tarafından dillendirilen -25 Mart tarihli- not ise 6 Nisan tarihli bir yazışmada yine karşımıza çıkar. Bu notun ortaya çıkmasıyla birlikte, eylemcilerin hükümete infazların durdurulması ve hiçbir devrimcinin asılmaması garantisi vermesi için 48 saatlik süre verdiği bilgisi netleşmiş; dolayısıyla da eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarının durdurulması için yapıldığı kanıtlanmış olur. Yeri geldiğinden artık söyleyebiliriz: Bu not olay yeri incelemesinde bulunan Blunt adlı bir yetkili tarafından Ünye’deki radar üssünde bulunmuş ve Ankara’daki Britanya Büyükelçiliğine getirilmiştir. İlgili belgede Britanyalı yetkililerin “bu belge Türk yetkililerin elinde yoksa 36 saat içinde metnin orijinalini onlara verebileceklerine” yönelik ifadeleri ise gerçekten dikkat çekicidir, zira bu, Türk hükümetinin böyle bir notun varlığından gerçekten bihaber olabileceğinin ciddi bir ihtimal olduğu anlamına gelmektedir. Bahsi geçen belgede, Amerikalılar başta olmak üzere, diğer NATO müttefiklerinin de bu notun varlığından
haberdar edilmesi gerektiği yönünde ifadeler de yer alır.
Britanyalıların olay sonrasındaki iç yazışmalarında örgütün, yani THKP-C’nin, yeni bir eylem kapasitesine sahip olup olmadığına yönelik tartışmaları da mevcuttur. Yapılan ilk değerlendirmelerde önder kadroları öldürülmüş olmasına karşın örgütten geriye kalanların benzer eylemlere devam edebilecekleri düşüncesi dillendirilmiştir. Benzer biçimde, örgütün toparlanmasının ve içinden yeni önder kadrolar çıkarmasının, özellikle öğrenci gençlik arasında topladığı sempati düşünüldüğünde, ihtimal dahilinde olduğu ifade edilmiştir. Türk Hükümetinin de durumu bu şekilde değerlendirdiğini vurgulayan Britanyalıların Ankara’da Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yürütülen tutuklamaların da bu yüzden yapıldığı sonucuna vardıkları anlaşılmaktadır. Buna karşın THKP-C’nin “hem siyasal hem de örgütsel açıdan ham bir örgüt” olduğu gibi ifadelere yer verilen başka bazı belgelerde ise geleceğe yönelik şöyle bir projeksiyon tutulmuştur: Olay sürecinde, önder kadroların öldürülmeleri kuvvetle muhtemel olmasına karşın, başka hiçbir hücre herhangi bir eylem vs. yapmamıştır.(19) Dahası, olayın ardından da aynı suskunluk devam etmiştir. Britanyalılar bu tespitlerden hareketle örgüt içindeki militanları derleyip toplayıp yeni hedefler belirleyebilecek ve onlara liderlik edebilecek başka hücrelerin olmayabileceğine yönelik bir çıkarım yapmışlardır. Kaldı ki, Britanyalılara göre, böyle hücreler ortaya çıksa ve yeni eylemlere girişse dahi liderlikten yoksun olduklarından etkili olamayacaklardır.

İngiliz belgelerinden…

Britanya arşivlerinde o dönem Türkiye’sindeki siyasi tablo ile Kızıldere’nin o tablo içindeki yerinin birlikte değerlendirildiği belgeler de mevcuttur. Buna göre, detayına girilmemekle birlikte, “gerekli reformların bir türlü yapılamayışı Türkiye’yi feodal, geleneksel ve İslami özellikleri ağır basan muhafazakâr bir parlamento ile kendisini Atatürk reformlarının koruyucusu olarak gören ordunun sert tedbirleri arasına” sıkıştırmıştır. Britanyalılara göre ülke nüfusunun büyük çoğunluğu bu durumla barışık olsa da, özellikle gençler arasındaki sosyal ve siyasal olarak bilinçli bir kesim buna itiraz etmektedir. Türkiye’de itirazların dillendirilebileceği demokratik kanallar ise genel olarak yetersizdir. Britanyalıların Türkiye’de “şiddet yanlısı küçük grupların” ortaya çıkışını esas olarak böyle açıkladıkları söylenebilir. Yakın zamanda kayda değer bir demokratikleşme sürecinin söz konusu olamayacağı da düşünüldüğünde, radikal örgüt ve pratiklerin varlığını devam ettirmesi de neredeyse kaçınılmazdır. Kızıldere’nin genel siyasi durum içindeki yerine gelince de, Britanyalılara göre bu olay, solun arzu ettiği sosyal ve siyasal hedeflerin tam tersi sonuçların yaşanmasına yol açmıştır. Sıkıyönetim uzatılmış, sola yönelik tutuklamalar yapılmıştır. Bir diğer ifadeyle, sadece -onların deyimiyle- “radikal/aşırı” solun değil genel olarak yukarıda bahsi geçen toplumun bilinçli kesimlerinin ve -ılımlı- solun da aleyhine gelişmeler yaşanmıştır. Türkiye siyasetiyle ilgili son değerlendirmeler ise Türkiye’nin yönetici sınıflarının -deyim yerindeyse- abartılı ya da kaba anti-komünist çizgileriyle alakalıdır.(20) Kızıldere hadisesi, öncesi ve sonrasıyla Türk yetkililerce ne zaman dillendirilse ya da ne zaman bu konuda Britanyalılarla resmi bir yazışma gerçekleşse “anarşistlerin uluslararası komünizmle bağlantısı” vurgusu yapılmaktadır. Bu vurgular İngilizler tarafından mantık sınırlarının ötesine geçmiş iddialar olarak görülmekte, benzeri iddialar Türk Hükümetinin Batı ile daha iyi ilişkiler kurma çabasının bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.
Son olarak Kızıldere’de hayatlarını kaybeden İngiliz teknisyenlerin üyesi oldukları Kamu Yöneticileri ve Radyo Çalışanları Sendikası (AGSRO)’nın(21) Türk Hükümetinden dava yoluyla tazminat talebi girişiminden bahsetmek gerekebilir. Britanya Hükümetini gerekli tedbirleri almamakla ve süreci yakından takip etmemekle eleştiren ve olaydan -bu bağlamda- sorumlu tutan AGSRO’nun Türk Hükümetinden tazminat talebinde bulunacağına yönelik İngiliz basınında haberler çıkması üzerine sendika ve hükümet yetkilileri arasında 28 Haziran tarihinde bir toplantı yapılır. AGSRO heyeti, bazı İRA eylemlerinde hayatını kaybeden İngiliz görevlilerin ailelerine yapılan ödemelere atıfta bulunarak tazminat taleplerinin olduğunu belirtir ve taleplerinin Türk Hükümetince karşılanmaması durumunda Britanya Hükümetinin öldürülen rehinelerin ailelerine tazminat ödemesi gerektiği yönündeki görüşünü ifade eder. Hükümet heyeti ise sendikanın talebine oldukça soğuk bakar. Dava açılırsa, davacı taraf Türk Hükümetinin operasyon sürecinde yeterli özeni göstermediğini iddia edecek, mahkeme yetkililerden bilgi isteyecek, bunun üzerine o yetkililer Türk tarafının sorumlu olmadığını vurgulamak için bazı bilgi ya da belgeleri ifşa etmek zorunda kalacaktır ki, bu durum yasal olarak gizli kalması gereken devlet sırlarının açığa çıkarılması, dolayısıyla da Devlet Sırları Yasasının ihlali anlamına gelecektir.(22)

Mahir ve arkadaşları, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemeye çalışmışlardı.

Değerlendirme(23)
Kızıldere ile ilgili arşiv belgelerinde yer alan belli başlı detayları aktarmış olduk. Çalışmayı Britanya’nın Türkiye siyasetindeki öncelikleri hakkında kısa bir tartışma yürütüp, Kızıldere’yi de o öncelikler bağlamında ele alarak tamamlamanın uygun olacağını düşünüyoruz.
Britanya’nın 1960’lı ve 70’li yıllardaki Türkiye politikasındaki temel önceliğin anti-komünizm olduğunu söylemek hiç de abartılı bir değerlendirme olmaz. Bahsi geçen belgelerde -belgeleri düzenleyenlerin değişen üslup ve eğilimlerine bağlı olarak kimi küçük farklılıklar varsa da- Türkiye, “sadık ve güvenilir bir NATO müttefiki” ve Batı standartlarına yakın demokratik kurumları olan bir ülke olarak geçmektedir. Türkiye’nin, Batı değerlerine tehdit teşkil eden siyasi rejimlerin yer aldığı bölgelere -Orta Doğu ve Doğu Avrupa ülkelerine- komşu olmasına dikkat çekilmesi de belgelerde yer alan diğer bir ayrıntıdır. Britanya hükümetleri, genel olarak, siyasi dengeleri istikrarsızlaştırma ihtimali olan faaliyetlere karşı Türkiye’deki siyasi rejimin devamından yana olan özneleri kendilerine daha yakın bulmuşlardır. Bir diğer deyişle, Britanya, Türkiye’deki müesses nizamı iç ve dış tehditlere karşı desteklemekte ve dış politikasını da esas itibarıyla böyle bir yörünge üzerine oturtmaktadır. Bu tehditlerden biri, dönemin Soğuk Savaş konseptine de uygun olarak, sosyalistlerin öncülüğünde gerçekleşecek bir ihtilal girişimi olasılığıdır.(24) Britanyalı yetkililer sosyalistlerin başarılı olma şansını oldukça düşük bir ihtimal olarak görseler de, öğrenci eylemlerini karakterize eden ve son yıllarda güçlenen anti-emperyalizmin ve özellikle TİP’in ve DİSK’in kuruluşuyla sosyalistlerin temasına daha açık hale gelen emek hareketinin -hem iktisadi hem de siyasi anlamda istikrarsızlaştırıcı olduğunu düşündükleri- etkilerini önemsemişlerdir. Bu anlamda Britanya’nın Türkiye politikasının anti-komünist bir önceliğinin olduğu söylenebilir. Britanya, bu nedenle Türkiye siyasetindeki devrimci odaklara daima şüpheyle yaklaşmış, sosyalistlerle iyi ilişkileri olan kurum veya figürlere mesafeli olmuş ve sosyalistlerin güçlenmesini ana tehdit olarak algıladığından onların karşısında olan siyasi figür veya kurumlara -birkaç istisna dışında- arka çıkmıştır.(25) Bu arka çıkışın en somut örneklerinden biri ise 12 Mart sonrasında kurulan Erim

Kızıldere katliamında rol oynadığı sonradan ortaya çıkan MİT mensubu Mehmet Eymür.

Hükümetlerini ve sıkıyönetim kararlarını desteklemeleridir. Britanyalı yetkililere göre, sıkıyönetime içeriden kayda değer bir itiraz gelmemiş, sıkıyönetim kanunu hayatın normal akışını etkilemeyecek ve adilane bir biçimde işletilmiştir. Dahası, “radikaller aksini düşünüyor olsalar dahi”, halkın -özellikle büyük şehirlerde yaşayan- ezici çoğunluğu sıkıyönetimle birlikte hayatlarının daha güvenli hale geldiğini düşünmektedir. Britanyalıların benzer tespitleri arasında en dikkat çekici olanlardan biri de o dönemin Türkiye’sinin sağ politikacılarıyla özdeşleşmiş bir yaklaşımın İngiliz diplomatları tarafından da benimsenmiş olmasıdır. Buna göre, 1961 Anayasası hükümetin yürütme yetkisini sınırlamayı esas olan bir yaklaşımla hazırlandığından, ülke yönetimi açısından sorunlara yol açmakta ve anayasa mevcut haliyle “fazla liberal” kalmaktadır. Bir başka deyişle, Britanya hükümetleri, yasama organının ve Anayasa Mahkemesi gibi yargısal denetim kurumlarının yürütme erki üzerindeki etkilerini sınırlamayı öngören, bunun yanında da bazı temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya giden anayasal değişikliklere olumlu bakmıştır. O dönemde yazılan bir raporda “Türkiye’nin yurtdışı imajının 12 Mart’tan bu yana giderek daha da olumlu bir noktaya geldiği”, “[olumsuz anlamda] yankı uyandıracak bir gelişmenin yaşanmadığı” ifade edilmiştir. Erim Hükümetlerinin en önemli projelerinden biri olan üniversite reformu da, Britanyalılarca olumlu karşılanan bir diğer hükümet uygulamasıdır. Üniversitelerin, siyasi ajitasyon, insan kaçırma, suç ve anarşi merkezlerine dönüştüğünün iddia edildiği bir başka belgede hükümetin önündeki temel sorunun geçmişte sıklıkla suiistimal edilen özgürlüklerin yeniden düzenlemesi olduğu ifade edilmektedir. Buna göre üniversitelerdeki özgür ortam sol görüşlü öğrenciler tarafından öylesine istismar edilmiştir ki, “üniversitelerde Marksizm öğretme ya da dersleri boykot etme özgürlükleri serbest bırakılırken, aynı üniversitelerde Marksist argümanları çürütme ya da derslere katılma özgürlükleri ise tanınmamıştır”. Sonuç itibarıyla, Erim, hükümeti kurup programını açıkladığında, yeni hükümetin hemen her politikasının Britanyalı diplomatlarca olumlu karşılandığı ileri sürülebilir.
Eğer Britanya’nın bir Kızıldere politikası olmuşsa, o politikayı en genel anlamda “Türkiye ile iyi ilişkileri devam ettirmek” olarak ifade etmek ve yukarıda bahsi geçen öncelikler bağlamında düşünmek gerekir. Bunun yanında Britanyalı yetkililerin, operasyonun ne ölçüde rehineleri kurtarmak amaçlı planlandığı ya da böyle bir amacının gerçekten olup olmadığı konusunda sorgulayıcı olmadıkları da mutlaka ifade edilmelidir. Bunun dışında olayın detaylarını ortaya dökecek veya kendilerinin kontrolü dışında seyretmesine yol açacak girişimlerden kaçındıkları -hatta sendika örneğinde olduğu gibi- o tür girişimleri engellemeye çalıştıkları da söylenebilir. İncelediğimiz belgelerdeki politik veya diplomatik eğilimlerden hareketle, Britanyalıların Türk Hükümeti tarafından yapılan açıklamaları oldukça hızlı ya da kolay kabul etmelerinin dikkat çektiğini ifade etmeliyiz. Buna ilk örnek otopsi raporlarındaki bilgilerle alakalıdır. Yazının geride kalmış kısımlarında da belirtildiği üzere, gerek İçişleri Bakanı’nın 31 Mart tarihli ilk açıklamasında gerekse de otopsi raporlarında, rehinelerin öldürülmeleri ile askerlerin eve girmeleri ve eylemcilerle yakın sıcak çatışmanın başlaması arasında en az bir buçuk saat olduğu(26) açıkça ifade edilmektedir. Buna karşın, eve girmek için neden bu kadar süre beklendiğine dair Britanyalılar sınırlı bir irdeleme yapmışlardır. Öyle ki 14.00 sularında evden gelen -ya da geldiği sanılan- beş altı el silah sesi rehinelerin öldürülmüş olduklarına kanaat getirmeye yetiyorsa, neden seslerin duyulmasının hemen akabinde değil de en az bir buçuk saat kadar sonra eve girildiği konusunda herhangi bir sorgulamada bulunmamışlardır. Britanyalılara göre, operasyonu yönetenler bu süreyi “eve girip girmeme konusunda” bir karara varmaya çalışmakla geçirmiş olmalıdırlar. Benzer biçimde, militanların ev çevrildikten sonra ve fakat sıcak çatışma henüz başlamadan önce yetkililerle neden bir pazarlığa girişmedikleri üzerine de Britanyalılar sınırlı bir akıl yürütmede bulunmuşlar; eylemcilerin hükümetin pazarlığa yanaşmayacağını anlamaları sebebiyle böyle bir “intihar eylemine” girişmiş olabileceklerine kanaat getirmişlerdir. Dahası, Britanyalılar “güvenlik güçlerinin rehineleri sağ kurtarabilmek adına yapabilecekleri bir şeyin olmadığına” da ikna olmuş durumdadırlar, zira “rehinelerin talihsizliği [eylemciler kastedilerek] hayvandan bile aşağı zekâ seviyesine sahip insanların eline düşmeleri” olmuştur.(27) Yine operasyonun son safhasında, savunma pozisyonda olmalarına karşın militanlardan biri hariç tamamı hayatlarını kaybederlerken(28) güvenlik güçlerinin herhangi bir kayıp yaşamaması İngiliz yetkililere olağan gelmiş olacak ki, operasyonda yakın çatışma başlamadan önce herhangi bir ağır silah kullanımı olup olmadığını sorgulama gereği duymamışlardır.(29) Son olarak, yazının ilgili kısmında da geçen, askeri üniformaları olan militanların karanlığın bastırmasından da faydalanarak kaçma ihtimaline karşı eve girme yönünde karar verildiğine yönelik ilginç açıklamanın Britanyalılarca hiç de tuhaf karşılanmadığını vurgulayarak bitirelim. Arananlar listesinde olan ve boy boy fotoğrafları basılan eylemcilerin -üstelik dört bir yanı yüzlerce asker tarafından kuşatılmış bir evden gizlice çıkarak- askerlerin arasına karışma ihtimali üzerine hiç kafa yorulmamasının asıl nedenini de yukarıda ifade etmeye çalıştığımız reel politika düzlemi bağlamında düşünmek sanırım daha doğru olacaktır.

THKP-C liderlerinden Ulaş Bardakçı ve Mahir Çayan.

DİPNOTLAR
1) Türkiye sosyalizminin birinci dalgasını Türkiye Komünist Partisi’nin 1919-25 yılları arasındaki kuruluş süreciyle başlayan, tevkifatlarla ve gizli örgütlenmelerle hatırlanan, birbirinden farklı örgütlerden gelseler de Mustafa Suphi, Şefik Hüsnü, İştirakçi Hilmi gibi isimlerin öne çıktığı sürece atfen kullanıyoruz. Birinci dalgayı Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel gibi aydın veya siyasetçilerin deneyimleri ile 1946 sendikacılığı olarak bilinen kısa süreli işçi sınıfı militanlığını ve o yıllardaki Türkiye Sosyalist Partisi girişimlerini kapsayacak biçimde genişletmek mümkündür. İkinci dalgayı ise arka planında 1950’lilerdeki kentleşme ve sanayileşme olan, büyüyen işçi sınıfının taleplerini daha yüksekten dillendirdiği, sendikacılık hareketinin bir yandan kurumsallaşırken diğer yandan daha da militanlaştığı, devrimci gençlik hareketleri ve anti-emperyalist talep ve eylemler tarafından biçimlenen bir dönem olarak tanımlamak yerinde olacaktır. Türkiye sosyalizminin ikinci dalgası 1960’lı yılların ikinci yarısında başlar, 1968-71 arasında yükselir ve nihayet 12 Mart 1971’de 68 kuşağının yenilgisiyle birinci evresini tamamlar. Kısa sürede toparlanmasının akabinde ise -bu sefer 78’liler olarak- yeniden yola koyulur ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar da Türkiye siyasetinde önemli bir yeri işgal eder.

2) Bu isimler Mahir Çayan’ın lideri olduğu Türkiye Halk Kurtuluş Parti/Cephesi (THKP-C)’inden Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ve Saffet Alp; Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’ndan ise Ömer Ayna ve Cihan Alptekin’dir. Britanya arşivlerindeki belgelerde bu isimlerden aynı örgütün mensupları gibi bahsedilmekte; dolayısıyla THKO’nun ayrı bir örgüt olduğunun bilinmediği anlaşılmaktadır. Britanyalıların bu detaydan bihaber olmaları anlaşılabilir. İlginç olan ise, bu hatanın ya da bilgi eksikliğinin dönemin Dışişleri Müsteşarı Orhan Eralp’ten kaynaklanmasıdır.

3) Çalışmanın son kısmında Britanya’nın Türkiye politikasının genel çerçevesini değerlendirirken, Britanya arşivlerinde tutulan ve kaynakçada künyesini verdiğimiz başka dosyalardan da yararlandığımızı ifade edelim. Ayrıca, arşivdeki belgelerin tamamının erişime açık olmadığını da not etmeliyiz. Bazı belgeler -hemen her dosyada olduğu gibi- devlet sırları ya da güvenlik hassasiyetleri gereği kaldırılmıştır. Bu belgelerden yazının akışı içinde bahsedilecektir.

4) Hadiseden Türk makamlarının da 27 Mart günü haberdar olduğu düşünüldüğünde İngiliz yetkililerin herhangi bir gecikme olmadan bilgilendirildikleri söylenebilir.

5) İsmet İnönü, olay üzerine yaptığı 27 Mart tarihli açıklamada bu eylemin idamların durdurulması amacıyla yapıldığını açık bir biçimde iddia eder. Oysaki bu tarih itibarıyla eylemcilerin taleplerini yazdıkları ve Ünye’deki radar üssünde bıraktıkları bilgi notu henüz ortaya çıkmamış ya da en azından varlığı resmi olarak kabul edilmemiştir. Nitekim İngilizler İsmet İnönü’nün açıklamalarına ilişkin hükümetten bilgi istediklerinde, böyle bir bilgi notu olmadığı yanıtını almışlardır. Söz konusu not ortaya çıktıktan sonra ise, yazışmalarda, İnönü’nün açıklamaları hakkında iki ihtimalden bahsedilmiştir: İnönü ya spekülasyon yapmıştır ya da eylemciler enformel bir link üzerinden İnönü’ye ulaşarak ayrı bir propaganda kanalı daha açmak istemişlerdir.

6) Dönemin Kanada Başbakanı, Kanada’nın günümüzdeki başbakanı Justin Trudeau’nun babası Pierre Trudeau’dur. Günümüzde, bir kısım solun da sempatiyle baktığı, Batı dünyasının sıra dışı bir siyasetçi ve devlet yöneticisi hikâyesi çıkartmaya çalıştığı Justin Trudeau’nun diplomasi ve siyaset dünyasının bayağı aristokratik ilişkileriyle olan uyumunun çarpıcı olduğunu ifade etmek gerekir. Konumuzla alakasız olan bu notu paylaşmamızı okuyucunun anlayışla karşılayacağını umuyoruz.

7) Sarell’in burada kullandığı ifadenin orijinali şudur: “It would be best for us to handle any negotiations concerning all three who have been captured. In this way there will be less risk of overdoing representation to the Turks”… Bu arada elimizdeki belgelerden Kanada’nın Türkiye ile ikili bir ilişki geliştirmekte pek de hevesli olmadığını, olayın gerçekleşeceği Kızıldere’ye temsilci göndermekle yetindiğini ve süreci Britanya aracılığıyla takip ettiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte Kanada arşivlerine ilişkin herhangi bir belgeye sahip olmadığımızı da belirtmeliyiz.

8) Üç yıldızlı general olarak kodlanan rütbe korgeneral rütbesidir. 1972 yılında TSK’da az sayıda korgeneral olduğunu tahmin etmek zor değildir. Konunun mahiyeti de hesaba katılırsa, kastedilen kişinin dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Korgeneral Nurettin Ersin olma ihtimali hayli kuvvetlidir. Nitekim Ersin’in operasyon sırasında Kızıldere’de olduğu daha sonra yayınlanan Türkçe kaynaklarda da geçmiştir. Eğer o kişi Ersin ise, kritik anlarda kritik görevler üstlenme misyonunun ileride de devam edeceğini söylemek gerekir. Ersin, ileride 12 Eylül’ün Kara Kuvvetleri Komutanı ve darbeden sonra oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi’nin beş üyesinden biri olacaktır. Son olarak Recep Tayyip Erdoğan ile Kenan Evren’in yan yana olduğu ikonik fotoğraf karesinin de Ersin’in 2005 yılındaki cenaze töreninde çekildiğini hatırlatmak suretiyle bu bahsi kapatalım.

9) Buradaki orijinal metin hemen hemen şöyledir: “Yabancıların [Mahir’lerin ve rehinelerin] bir İngiliz Land Rover’uyla [kentten] ayrıldıklarını haber alamadıklarına göre, yöre halkının ve ordunun gözleri kör olmuş olmalı.”

10) Bu yapı başka kaynaklarda Alman Sosyalist Gençlik Örgütü olarak da geçmektedir.

11) SPD hükümetinin başbakanı meşhur sosyal-demokrat Willy Brand’tır. Böyle bir girişimden haberdar olması da kuvvetle muhtemeldir.

12) Bu kişilerin isimleri orijinal metinlerde geçmekle birlikte, isimler arşiv yetkilileri tarafından okunması mümkün olmayacak şekilde kapatılmıştır.

13) Güvenlik güçlerinin eve girmek üzere harekete geçtiği saat bazı belgelerde 16.10, bazılarında ise 17.00 olarak geçmektedir. Biz, daha ileri tarihli olduğundan ikincisini kullanmanın daha doğru olacağına kanaat getirdik.

14) İngilizler yaptıkları müzakerenin olumsuz sonuçlanacağını düşünmüş olacaklar ki şöyle yazarlar: “Türkler böyle bir şeye izin vermede isteksiz olabilirler”. Ancak yazıda da görüleceği üzere aynı gün gerekli izinler alınır, ertesi gün yola çıkılır ve 1 Nisan’da da olay yerine varılıp bahsi geçen inceleme yapılır.

Mahir Çayan (1946-1972).

15) Bu “küçük” patlamadan -yahut küçük patlama hissiyatı veren o sesin nasıl çıktığından- bahseden başka herhangi bir kaynak olmadığı gibi İngiliz belgelerinde bahsinin geçtiği tek yer de burasıdır.

16) Eve girme kararı verildiğinde İçişleri Bakanının, Jandarma Genel Komutanının ve Samsun Bölge Komutanın olay yerinde olduğu bilgisi İngiliz belgelerinde yer almasına karşın; olay yerinde oldukları sonradan kesinleşen -hatta belgesellere de konu olan- Mehmet Eymür gibi Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ya da Özel Harp Dairesi mensuplarının varlığına ilişkin herhangi bir bilgi kaydı bulunamamıştır.

17) 4 Nisan tarihli başka bir belgeye göre Kürkçü, evin etrafının sarıldığını fark ettiklerinde teslim olmamak ve gerekirse -teknisyenler de dahil olmak üzere- evdeki herkesin öleceğine dair yemin ettiklerini söylemiştir. Kürkçü kararını değiştirmesinin nedeni olarak da benzer eylemler örgütlemek ve yeni eylem timleri kurmak amacıyla oradan kurtulmanın daha doğru bir yol olduğuna kanaat getirmesi olarak açıklamıştır. Bu çok hassas olayla ilgili herhangi birini eleştirmek ya da suçlamak gibi bir amacımızın olmadığını önemle vurgulayarak bu detayı aktarmak istedik. Okuyucunun anlayışla karşılayacağını umuyoruz.

18) Otopsi raporuna göre, “üç rehine de hem kafalarından hem de göğüslerinden vurulmuştur [Rehineler], teröristler öldürülmeden 90 dakika kadar önce, yakın mesafeden [olduğu anlaşılan] 22 kurşun yarasıyla öldürülmüşlerdir”. Ayrıca, rehine cesetlerinin -rigor mortis denilen- ölüm katılığı durumunun başlamış, yaralardaki kanamaların ise durmuş halde bulunduğu da raporda yer almıştır. Büyükelçi bu bilgilere dayanarak şu çıkarımı yapmıştır: “Otopsi raporlarından belirleyebildiğimiz kadarıyla üç rehine de yakın mesafeden kafalarından vurulmuşlardır. Bu, bedenler Ankara’ya götürüldüğünde elçilik tarafından yürütülen soruşturmada da doğrulanmıştır. Bedenlerin diğer kısımlarında yer alan yaralar uzman incelemesi gerektir[se de], rehinelerin kafalarına aldıkları yaralar sebebiyle öldükleri anlaşılmaktadır.”

19) Aslında bu süreçte gerçekleşen birkaç küçük çaplı eylemden Britanya arşivlerinde de bahsedilmiştir. Dolayısıyla buradaki değerlendirmelerden, “hiç eylem yapılmadığı” anlamını çıkarmamak gerekir. Burada, Britanyalıların örgütün yeniden inşasının önünü açacak, etkili, deyim yerindeyse -çıkış- eylemlerinden bahsettiği ve onun eksikliğine yönelik bir projeksiyon tuttukları söylenebilir.

20) İngiltere’nin 1960’lı ve 70’li yıllar Türkiye’sindeki sağ siyasetleri karakterize eden anti-komünizmi yetersiz buldukları bazı iç yazışmalarda açıktan ifade edilmiştir. Türkiye’de halihazırda var olandan daha sofistike bir anti-komünizme ihtiyaç duyulduğunu belirten Britanya Hükümeti fiziksel şiddete dayalı bir anti-komünizmin başarısız olacağını vurgulamış, siyasal mücadele kadar -hatta ondan daha çok- ideolojik mücadeleye önem verilmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

21) AGSRO’nun İngilizce açılımı Association of Government Supervisors and Radio Officers’dır. Bu arada sendikanın dava açtığına yönelik bilgi olsa da, davanın sonucuna dair herhangi bir bilgi ya da belgeye rastlanmamıştır.

22) Bahsi geçen yasa Official Secret Act’tir.

23) Çalışmanın bu kısmı yazarın 2020 yılında Mülkiye Dergisi’nin 44. sayısında yayımlanan “Britanya Arşivlerine Göre Türkiye’de Emek Hareketi ve Siyasal Çatışmalar (1967-1971)” adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

24) Britanya hükümetlerine göre Türkiye’nin Batı Bloku’ndan uzaklaşıp SSCB ile yakınlaşmasından yana olan tek kesim sosyalistler ve onların etki alanındaki siyasal ve sendikal örgütler değildir. Sosyalist olmasalar dahi, üçüncü dünyacı eğilimleri olan Türkiye siyasetindeki bazı güç odakları da Batı dünyasıyla daha mesafeli, Doğu Bloku ile daha yakın bir dış politikadan yana olduklarından tehdit oluşturmaktadırlar. Asker, aydın ve öğrenci çevrelerinde etkili olan ve özetle “zinde güçler” olarak ifade edilen bu odaklar, Britanya’ya göre, Batı dünyasının temel kurumları olan parlamento ve seçim gibi mekanizmaları devre dışı bırakmayı hedefleyen, dolayısıyla, darbe veya ihtilal yoluyla iktidar olmayı amaçlayan, sonuç itibarıyla da demokratik değerlerden uzak siyasal eğilimleriyle başka bir tehdit unsuruna tekabül etmektedirler.

25) Britanyalılar “aşırı sol” olarak niteledikleri sosyalist parti veya hareketler kadar olmasa da bazı sağ oluşumların da Türkiye’deki siyasi istikrarı tehdit ettiğini ifade etmişlerdir. Bu bağlamda, Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CMKP) için “faşist görünümlü” ifadesi kullanılmış, ilerleyen yıllardaki resmi yazışmalarda ise bu sefer “sağcı öğrenci şiddeti” vakalarından da bahsedilmeye başlanmıştır.

26) Okuyucunun da dikkatini çekeceği üzere bazı belgelere -ya da açıklamalara- göre bu süre iki saat on dakika kadar olduğundan “en az bir buçuk saat” ifadesini tercih ettik.

27) Bu benzetme operasyona katılan ve olay yerinde incelemelerde bulunan Britanyalı askeri ateşe tarafından “etkileyici ve yüksek öngörü sahibi” olarak nitelenen bir subayın ağzından aktarılmaktadır. Yeri gelmişken ayrıca belirtmek gerekir ki, incelediğimiz belgelerde doğrudan Britanyalılar tarafından dillendirilen ve özel olarak Mahir Çayan’a atfen kullanılan “manyak”, “kana susamış” gibi ifadeler de vardır.

28) Kızıldere’de hayatını kaybeden Saffet Alp’in operasyon sırasında değil sonrasında yaralı haldeyken infaz edildiğine dair iddialar söz konusudur. Dönemin başbakanı Nihat Erim’in yıllar sonra yayımlanan anılarında bu iddialarla -dolaylı yollardan da olsa- uyuşan kimi ifadeleri vardır.

29) Oysaki Kızıldere’de eve girilmeden önce evin birkaç roketle vurulduğuna yönelik görgü tanıklarının ifadeleri vardır. O dönem itibarıyla Britanyalı yetkililerin roket detayından haberdar olmaması elbette anlaşılabilir bir durumdur. Ancak ağır silahların kullanılmadığı yakın sıcak çatışmalarda taraflar arasındaki kayıplarda bu denli dengesizlik olmasının böyle olayların yabancısı olmayan Britanyalı yetkililerce bu denli normal karşılanması en azından ilginçtir.

Kaynakça-1 (Arşiv belgeleri)

Saygıyla anıyoruz…

– FCO-9/614 (1967), Yıllık Rapor 1966, 02.01.1967.

– FCO-9/617 (1968), Türkiye’de Aşırı Sol, 18.05.1968.

– FCO-9/1308 (1970), Yıllık Rapor 1969, 01.01.1970.

– FCO-9/1466 (1970), Yıllık Rapor 1970, 31.12.1970.

– FCO-9/1468 (1971), Türkiye: İç Siyasette Durum, 27.07.1971.

– FCO-9/1468 (1971), Generallerin Performansı, 14.08.1971.

– FCO-9/1616 (1972), [Dosyada yer alan erişime açık tüm belgeler]

Kaynakça-2 (Türkçe kaynaklar)

– Bianet (2010) Fikret Alp Karacan: Saffet’in nasıl öldürüldüğünü bilmek istiyoruz, 02.04.2010, https://bianet.org/bianet/siyaset/121043-fikret-alp-karacan-saffetin-nasil-olduruldugunu-bilmek-istiyoruz [Son Erişim: 20.02.2022].

– Cumhuriyet TV (2020) Mahir Çayan ve arkadaşları nasıl öldürüldü? 30 Mart Kızıldere katliamı belgeseli, https://www.youtube.com/watch?v=nCyUiG3blRU [Son Erişim: 21.02.2022]

– Durmaz O. S. (2020) “Britanya arşivlerine göre Türkiye’de emek hareketi ve siyasal çatışmalar (1967-1971)”, Mülkiye Dergisi, 44 (3), 395-430.

– Hürriyet (2005) 12 Eylül’ün sessiz generaline veda, 06.10.2005, https://web.archive.org/web/20190722203610/https://www.hurriyet.com.tr/gundem/12-eylul-un-sessiz-generaline-veda-355516 [Son Erişim: 20.02.2022].

– Oda Tv (2018) Kızıldere’de aslında ne oldu, 03.04.2018, https://odatv4.com/analiz/kizilderede-aslinda-ne-oldu-03041802-136154 [Son Erişim: 20.02.2022].

– Sosyalist Kültür (2021) Kızıldere Katliamının tanığı anlatıyor, 20.03.2021, https://www.youtube.com/watch?v=EUYTf09Kexg [Son Erişim: 21.02.2022]

Önceki İçerikKomün Gücü ve Allah-Peygamber-Kitap kitapları üzerine yeni bir durum
Sonraki İçerikEski İslamcılar, yeni dinsizler
İslam’ı neden terk ediyorlar?