Ana Sayfa 240. Sayı Sanatta yeni biçim arayışları ve Treplev oyunu

Sanatta yeni biçim arayışları ve Treplev oyunu

63

Ümit Erlim ile
Söyleşi: Deniz Karakaş Şencan

Bir sanat galerisinin üç ayrı katında devam eden bir oyun… Üç ayrı bölüm, seyircinin dahil olduğu çok hareketli, şaşırtıcı bir uyarlama… Treplev oyununun yaratıcılarından ve oyuncularından Ümit Erlim ile söyleşi gerçekleştirdik.

– Öncelikle oyundan çıktığımda çok şaşırdığımı ifade etmek istiyorum. İnteraktif bir oyun olduğunu biliyordum ama performanslarınız beni çok etkiledi, tebrikler.
– Çok teşekkür ederim bana fırsat verip, bu alanı açtığınız için. Takip ettiğim, hatta zaman zaman yazılarımın yayımlandığı, özellikle bilim ve gelecekle ilgili konuların yer aldığı böylesine köklü bir dergi için söyleşi yapmamız benim için ayrıca çok değerli. Konuşmamız ilerledikçe, sanattan bilime, gelenekten geleceğe, gerçekten kurmacaya uzanan bir yol izleyeceğiz diye düşünüyorum şimdiden. Zaten çoğunlukla bu temalar üzerine düşünmeyi ve konuşmayı seviyorum.

– Bir sanat galerisinin üç ayrı katında, seyirciyi de oyuna zaman zaman dâhil eden bir oyun izledik, bu fikir nasıl ortaya çıktı? Önce oyunu seçip sonra oyunun oynanacağı salonu mu belirlediniz yoksa tam tersi mi oldu?
– Aslında Decollage Art Space ile görüşmelerimiz neredeyse Eylül 2023’e dek uzanıyor. Anton Çehov’un “Martı” oyununun uyarlama süreci, dramaturji çalışmaları, provalardan prömiyere uzanan yaklaşık 5-6 aylık bir süreden bahsedebiliriz. Oyunu benimle beraber tasarlayan ve uyarlayan, aynı zamanda yöneten arkadaşım Başak’la tanışmamız üniversite yıllarına dayanıyor. Onunla beraber mekânı dolaştığımızda -yaklaşık beş katlı, bütünlüklü bir sanat alanı olarak tanımlayabiliriz Decollage Art Space’i- aklımızda burada ve buraya özgü bir oyun yapmak fikri oluştu. İngiltere’de performans tasarım yüksek lisansı yaparken site-specific (mekâna özgü olarak çevriliyor) çalışmalar yapmış ve birçok oyun izleme fırsatım olmuştu. İlk başta başka bir oyun vardı kafamızda fakat sonra biraz daha derinlikli düşününce Çehov’un Martı oyununun mekânla güzel bir bağ kuracağını, birliktelik yakalayacağını fark ettim. Bu fikrimi Başak’la paylaştım. O da çok sıcak yaklaştı. Oyuna dönecek olursak, aslında on karakterin olduğu, fakat ana aksı Treplev, Arkadina, Nina ve Trigorin’in sürüklediği bir hikâye söz konusu. Tüm bu karakterleri Treplev’in gözünden anlatmaya karar verdik, metin yazımını ve dramaturji çalışmasını bunun üzerine şekillendirdik. Oyunu hiç bilmeyenler için çok kısa bir özet geçmek gerekirse; hikâye 5 perdeli bir yapıda ve lineer ilerleyen çeşitli olaylar dizgesine sahip. Treplev, ünlü bir oyuncu olan Arkadina’nın oğlu. Yazar olmak isteyen fakat aynı zamanda çağın köhnemiş, kalıplaşmış, tutucu zihniyetine esir olmayıp yeni anlatı biçimleri denemek isteyen genç bir sanatçı portresi olarak karşımıza çıkıyor. Çehov’un Martı’sı genç bir sanatçı adayının kendini gerçekleştirme sürecinde karşılaştığı çevre duyarsızlığının, aile baskısının, sanatın tektipleşmesinin ve ilgisizliğin Treplev’in kendisini öldürmesine doğru uzanan trajik ama bir o kadar da komik hikâyesini anlatıyor. 1896 yılında Rusya’da ilk gösterimini gerçekleştiren bu oyunun, sanatsal ve toplumsal açıdan düşünecek olursak hâlâ geçerliliğini ve güncelliğini koruduğunu düşünüyorum.

Oyunun yaratıcıları Başak Kıvılcım Ertan ve Ümit Erlim.

– Çehov’un Martı’sı defalarca oynanmış bir yapıt, sizin uyarlamanızla “Treplev”. Bu oyunu seçtiğiniz için risk aldığınızı düşünüyor musunuz?
– Çehov’un oyunları, tıpkı Shakespeare gibi, İbsen gibi defalarca oynanmış, uyarlanmış ve yeniden yazılmıştır. Bu onun oyunlarının kendi içinde yerel kodlar barındırsa da her çağda, her toplumda kendisine yer bulabildiğini gösterir. Evrensel meselelerle uğraştığı, bunları sorguladığı ve çözüm aradığı için. Geçen sene National Theatre’ın Martı oyununu sinemada izleme şansım oldu. O oyunda klasik bir yapı söz konusuydu ve karakterler kendi iç dünyalarını ortaya döküyorlardı. Neredeyse tüm Çehov oyunlarını, akıl hastanesinin terapi bölümünde gerçekleşen bir yapıda uyarlamamız mümkündür diye düşünüyorum bu aralar. Bu aslında bize karakterlerin içsel dünyalarının oyunda ne kadar geniş bir alan tuttuğunu gösterir. Uyarlamaları üzerine düşünürsek, yine İngiltere’de oynanan “Vanya Dayı” oyununun tek kişilik uyarlaması “Vanya”yı sayabiliriz, aynı oyun Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ve yönetmen ödülünü alan “Drive My Car” filmine esin kaynağı olmuştur. Tüm bunlara ek olarak, Martı oyununu seçmeden önce, Hamlet üzerine düşünmüştük. Aslında bu iki metni ortak kılan şey, ikisinin de bir meta-tiyatro örneği olmaları. Aradığımız şey tiyatro üzerine düşünen, tiyatro üzerine konuşan, oyun içinde oyun barındıran, eğip bükebileceğimiz oyunsu bir metindi. Fakat süreçte Martı oyununun, özellikle Treplev’in sanatta yeni biçimler arayışında olması, demode ve basmakalıp anlayışa karşı çıkması, kendini bir sanatçı olarak gerçekleştirmeye çalışması bizim onunla ve bugünle bağ kurmamıza vesile oldu. Tam da Treplev’in yapmaya çalıştığı gibi, biz de klasikleşmiş anlatı biçimlerini bozup, bu hikâyeyi bugün ve şimdi yeniden anlatsak nasıl olur diye düşündük. Sonuç olarak, 1895’ten bugüne geçen yaklaşık yüz senelik zaman diliminde birçok şey aynı kalsa da; toplumsal, politik, felsefi ve sanatsal açıdan birçok şey de değişti. Özellikle Batı’da İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımla, modernizmin çöküşü kaçınılmaz olmuş, artık hiç kimse için dünya eskisi gibi değildir. Bu edebiyat ve dramatik anlatıların da yapısını kaçınılmaz olarak değiştirmiştir. Özellikle postdramatik tiyatro, anlatının seyircinin varlığıyla yeniden şekillenip biçimlenmesi, oynayan ve seyredenin bir deneyime ortak olması fikri hem Başak’ın hem de benim ilgilendiğimiz meselelerdi. Treplev’i kurgularken özellikle bu açıdan bakmamız önemli olacaktı. Dolayısıyla, klasik metni her ne kadar olduğu gibi tutsak da, zaman boyutunu değiştirmek istedik. Burada fizik mühendisliği eğitimimi de kullanarak açıklayacak olursam, ki bu dergiyi okuyan birçok mühendisin de olduğunu biliyorum: Çehov’un orijinal metninde kullanılan lineer anlatı aksını bozup, döngüsel bir anlatı yaratmak istedik. Ben oyunu Çehov’un Martı oyununun uzay-zamanda bükülmesi olarak tanımlıyorum. Bu imaj ve söylem hoşuma gidiyor sanırım. Tıpkı Treplev’in bir karadeliğe girmesi gibi. Hem o, hem de onun aracılığıyla seyirci de giriyor bu karadeliğin içine. Dolayısıyla Treplev Çehov’un metninde, oyunun sonunda kendini vurmasına karşılık, bizim versiyonumuzda ölümden sonra, hatta tam da ölmeden, o eşik alanda anlatısına başlıyor. Bir nevi hayalet gibi de düşünebiliriz. Ne ölü, ne de diri diyebiliriz.

– Oyun Martı’yı izlemiş ya da okumuş seyirciyi hemen içine çekiyor, bilmeyen seyirciyi aynı ölçüde etkileyecek mi sizce?
– Aslında bu modernizm sonrası dramatik edebiyatta yeniden yazılan, yapı-bozuma uğratılan, biçimsel olarak değiştirilen her uyarlama için düşünülmesi gereken bir problem. İlk bölümde, seyirci Treplev’in bir sanatçı olarak stüdyosuna giriyor. Bu kısımda Treplev’in gözünden onun etrafındaki karakterleri tanıyoruz. Dolayısıyla, Treplev hem kendini anlatıyor, hem de çevresindeki karakterlerin bir panoramasını sunmuş oluyor. Pendolum boyama ile, tavandan sarkan bir sarkacı döndürüyor Treplev, boya tuvalin üzerinde bir resim oluşturuyor.  Ve oyun başlıyor. Treplev hikâyesini anlatırken yapay zekâ ile tasarlanmış benim yüzümün varyasyonları olan oyundaki tüm karakterleri seyirciden alıp tuvale yerleştiriyorum. Bir yapbozu tamamlar gibi aslında. Bu bölüm de diğer iki bölüm gibi seyircinin yorumuna açık, olanaklı bir alan sunuyor. Her izleyenin oyunun farklı farklı katmanlarından etkilenmesi bizim çok hoşumuza gidiyor. En başından itibaren peşinde olduğumuz şeylerden biri de buydu aslında. Seyirciyi, seyircinin varlığını ve deneyimini yok saymamak, hatta zaman zaman onları da oyuna dâhil etmek.

– Treplev günümüzde geçiyor, diyaloglar, müzik, performans… Bu kadar klasik bir oyun günümüz dünyasında hiç yabancılık çekmiyor, bunu neye bağlıyorsunuz?
– Daha önce belirttiğim gibi Çehov bu oyunu 1895 yılında yazıyor. O zamandan bu zamana değişen birçok şey olmakla beraber, insanla ilgili birçok şey de değişmiyor. Treplev için bu anlamda, Martı oyununa bugünden bakarak tekrar yazımı şeklinde tanımlayabiliriz. Oyun metnine olabildiğince sadık kaldık fakat tabii ki yeniden yazdığımız, sanatçı olarak kendi dertlerimizi oyuna ortak ettiğimiz birçok aralık mevcut. Aile ilişkileri, baskılayıcı ve yargılayıcı ebeveynler, sanatın tekelleşmesi, sanatçının bireysel olarak kendini korunaksız hissetmesi, kişinin kendisini gerçekleştirme çabası, yazarın eserleriyle kurduğu tamamlanamamışlık hissi, yalnızlık, aşk ilişkilerinin toksikleşmesi, bireylerin ikiyüzlülüğü gibi birçok faktör bugünden baktığımızda her çağda karşılığını bulabileceğimiz motifler. Oyunda Treplev’e bugünden bakıyoruz. Sanatın her alanında üretim yapmaya çalışan fakat üstte sıraladığım belli başlı sebeplerle bir türlü kendini gerçekleştiremeyen bir birey var elimizde. Dolayısıyla bu hikâyeye tanık olanlar da elbette kendi hayatlarında, kendilerine temas eden birçok nokta bulabiliyorlar. Özellikle sosyal medya ve popüler kültürün kitle iletişim araçlarını da yok saymadan, oyun alanına giren her unsuru oyunun bir parçası haline getirmeye çalıştık. Oyunu benimle beraber yazan ve tasarlayan, yönetmenimiz Başak da reji anlamında fiziksel performansı öne çıkaran, oyunbaz ve aynı zamanda dönüştürücü bir deneyim alanı yarattı. Sahne tasarımından, seyircinin üç katı gezerek izlemesine, müziğinden yapay zekâ ile tasarlanan oyun karakterlerine kadar her şeyi ince eleyip sık dokuduk.

Oyunda Ümit Erlim Martı oyunun ana karakterlerinden Treplev’e hayat veriyor.

– Treplev karakteri bir varoluş mücadelesi içinde, kendine karşı, hep gölgesinde kaldığını düşündüğü annesi Arkadina’ya karşı, âşık olduğu Nina ve diğerlerine karşı… Günümüze uyarlamada hiç yabancı durmamasının sebebi hepimizin kendimizi ispatlama, varoluş çabası, hayata tutunma çabası içinde olmamız olabilir mi?
– Pek tabii. İnsanla ilgili belli başlı problemler bu dünyada sürekli kendisini tekrar ediyor. Hepimiz yaşama tutunmak için bir amaca ihtiyaç duyuyoruz; kendimizi birilerine kanıtlama çabamız, başarılı olma arzumuz, görünür olma derdimiz her daim varmış gibi. Fakat Treplev’i özel kılan şey ailesindeki ve toplumdaki ikiyüzlülüğü, kendisini de bu denkleme dürüstçe dâhil ederek ortaya dökmesi belki de. Kendi yeterliliğinin ya da yetersizliğinin de farkında. Sadece kendi kalabilmek için üretmeye çabalıyor. Özellikle oyunda kullandığımız, Treplev’in söylediği iki şarkıda da bu motifleri bulmak mümkün. İlki ilişkiler üzerine, ikincisi de sanat ve varoluş mücadelesi ile ilgili. Oyunun sonuna kadar, gerçek anlamda anma töreninde son 20 dakikası kalana kadar bu mücadeleyi sürdürüyor diyebiliriz. Oyunun son kısmında yazdığımız metin, aslında bir sanatçı olarak kendimize de söylediğimiz bir önerme haline geldi. “Yaşa Treplev, yaşa. Doya doya, özgürce yaşa. İstenmediğin yerde durma, istemediğin şeyi yapma. Sus, ya da konuş ne bileyim. Bağır avazın çıktığı kadar. Kimse kimseyi anlamıyor. Uzlaş, ama taviz verme. Hata yap, kalk tekrar yap. Yaz, sil, tekrar yaz. Mutluluğun için, sanatın için, hayatın için yorul. Başka ne yapabiliriz? Yaşayacağız…”

– Oyun tam bir performans oyunu hissi verdi bana ama ana metinden de kopmadan sergilenen bir performans. Bu kadar hareketli bir oyunun hem de farklı katlarda oynanmasına rağmen seyircinin oyundan kopmamasının sırrı nedir?
– Ben bu soruya mühendislik eğitimi almış biri olarak şöyle cevap vermek isterim: Tam anlamıyla matematiksel düşünürsek, üç kısma bölünen oyun için, Başak da ben de gerçekçi olarak her bölümün otuz dakikayı geçmesini istemiyorduk. Metni ona göre yazdık ve sonra prova sürecinde kısaltmaları yaptık. Öncelikle seyircinin, özellikle genç kuşağın, günümüzde ilgisinin çok çabuk dağılabileceğini biliyoruz. Bu bir anlamda handikap iken, Treplev’de kullanabileceğimiz bir manevra alanına dönüştü. Tekrara düşmeden, seyirciye oyunun sürprizlerini kaçırmadan, her bölümde oyunun kurallarını en başında vererek, seyirciyle beraber bu oyunu oynamak bize daha ilgi çekici geldi. Dolayısıyla, tam da Treplev’in farklı biçimler denemek gerek sözüne atıfla, oyunda biçimin de sürekli, oyunsu bir şekilde değiştiğini görüyoruz. Oyun mekâna özgü bir sanat eseri yerleştirmesinden geleneksel ve modern anlatı araştırmalarına, şarkılı bir oyundan kolaja, danstan interaktif müdahalelere, seyircinin oyuna zaman zaman dahil olduğu, zaman zaman tanık olduğu bir biçimde sürekli şekil değiştiren bir yapıya sahip. Bununla beraber Başak’la, metnin anlatı katmanları üzerine, dramaturji çalıştığımız ön hazırlık sürecinde birçok noktada ortaklaşarak ilerledik. Oyunda yönetmenin, dış sesin, sanatçının iç sesinin, yargılayıcı ebeveynin, annesinin, hatta belki zaman zaman Tanrı’nın sesini Başak’ın oynadığı persona üzerinden kurgulamamız birçok noktada işimize yaradı. Bu şekilde yarattığımız dualite, ikililik, Çehov’un Martı oyununu Treplev’in perspektifinden yeniden yazarken hem felsefi hem de psikolojik anlamda içini doldurabileceğimiz bir katman yarattı.

Performansın ön planda olduğu bir oyun.

– Son olarak Treplev’de yapay zekâdan ve teknolojiden yararlanılmış. Yapay zekâ alanındaki gelişmeler sanat dünyasındaki yaratımları nasıl etkileyecek?
– Günümüzde, özellikle son yıllardaki ivmeyle yapay zekâ uygulamalarının hızla yayıldığını bilimden sanata her alanda sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Tabii ki tüm bu gelişmeler çok yeni olduğu için, bilimde ve sanatta bu kullanımların sınırları ve sınır-aşımları ne olacak, nasıl sonuçlar doğuracaklar henüz bilmiyoruz. Treplev özelinde konuşacak olursak. Oyunun ilk kısmında Treplev ailesini tanıtırken, benim yüzümün yapay zekâ ile tasarlanmış türevlerini kullanıyor. Seyircilerden 10 kişi, oyun başlamadan bu karakterleri alarak oyunun ilk kısmının geçtiği kata adımını atıyor. Özellikle tüm karakterleri anlatmanın yan ısıra görsel olarak da bağ kurmanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla aslında Martı oyununu daha önce okumamış seyircimiz de Treplev’in gözünden ailesini ve oyunda sözü geçen diğer karakterleri tanımış oluyor. Oyunu bilen seyirciler de bu açıdan hiç bakmamıştık diyorlar. Bu da bizim için değerli bir feedback. Teknoloji ve tiyatro biliminin geçmişten günümüze geçirdiği evrimi de göz önünde bulundurursak, geleneksel anlatı kalıplarını yeniden düşünmek ve bugünün dilinden anlatmak daha ilgi çekici geliyor bana. Aynı şekilde afişimiz de benim yüzümün yapay zekâ ile tasarlanmış bir fotoğrafının üzerine gerçek fotoğrafımı yapıştırarak elde edildi. Tiyatroyu, özellikle oyun teorisiyle birlikte okumamız da ilginç bir kapı aralıyor bence. Aslında kurgulanan bir gerçekliğin, kurmaca dünyanın içinde bir karakteri canlandırıyorum. Tıpkı avatar gibi, ya da bilgisayar oyununda seçtiğiniz bir kahraman. O resimdeki Treplev hem benim gibi, hem de değil. Tıpkı bir oyundaki karakterin hem benim gibi olması, hem de olmaması. Aslında tiyatro tam da bu aralıkta gerçekleşiyor. Oyuncu ile seyircinin arasında. Arasındaki boşlukta. Bir eşik alanı yaratıyor. Seyircinin zihninde oluşan bir arayüz gibi. Bu da Treplev’in tam da ölümle yaşam arasındaki eşikte hikâyesini anlatmasıyla örtüşüyor.

Eğer bizimle beraber bu deneyime ortak olmak isterseniz, okuyucumuzu Treplev’in hikâyesini dinlemeye hatta oyuna katılmaya davet ediyorum. Eminim herkes bu hikâyede kendi hayatına dair bir şeyler bulacaktır. Oyunumuz Kadıköy Suadiye’de Decollage Art Space’te (Marmaray Suadiye İstasyonu’na 3 dakika yürüme mesafesinde) 5, 6, 16, 23, 30 Nisan ve 4,7, 14, 26 Mayıs tarihlerinde saat 20:30’da gerçekleşecek. Son olarak Treplev’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum sözlerimi: “Yeni biçimler, yeni biçimler yaratılamayacaksa eğer, hiçbir şey olmasın daha iyi.” Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Sevgiler.

– Biz teşekkür ederiz, başarılar.

(Fotoğraflar: Murat Tekin)

Önceki İçerikKitapçı Rafı
Sonraki İçerikSanata devrimsel gözle bakmak:
İdeolojinin estetiği