Ana Sayfa 55. Sayı İlk güzellik yarışması

İlk güzellik yarışması

Şölen masasının ortasına, üzerinde “en güzele” yazan bir altın elma atılır. Öyle böyle değil, elmanın taliplileri Zeus’un eşi baş tanrıça Hera, güzeller güzeli Afrodit ve aklıyla herkesi etkileyen Athena’dır. Zeus bile seçim yapmaktan kaçınır, topu Paris’e atar. İş işten geçtikten sonra gerek Paris gerekse tüm babaların babası Adem şaşkınlıkla soracaktır: “Yedirdiğin şey sadece elma mıydı Havva?”

32
Joachim Wtewael, İlk Güzellik Yarışması

Peleus’un tüm evlilikleri olaylarla dolu geçmiştir. Denizkızlarının en güzeli Thetis’le evlenecektir ve düğünlerinin olaysız olmasını ister. Bu sebeple Olympos’taki Tanrılar Sofrası’nda gerçekleşecek düğüne bilinen en yıkıcı tanrıça olan Nyks’in kızı, kavga tanrıçası Eris’i çağırmaz.

‘Yedirdiğin şey sadece elma mıydı Havva?’

“İki türlü kavga vardır bu dünyada; biri övülmeye değer, diğeri kötülemeye”
Yunan didaktik şiirinin babası ozan Hesiodos’un bu dizelerle rekabet ve ekmek kavgası diye ikiye ayırdığı kavganın hep gece tarafında (gece yunanca nyks demektir ve şüphesiz Eris de karanlık tarafını annesi Nyks’ten almıştır) durup dünyaya başından beri ihanet, karasevda ve ihtiyarlık taşıyan Eris düğünü haber alır. Tanrıların kendisini unutmasına oldukça öfkelenip onlardan intikam almak ister. Bu sebeple tanrı ve tanrıçaların Apollon’un lirine eşlik eden musaları dinlerlerken ab-ı hayat içerek sarhoş oldukları bir sırada gizlice Tanrılar Sofrası’na girerek düğüne katılır. Amacı şölenin görkemini bozacak bir kargaşa çıkartmaktır. Bunun için de şölen masasının ortasına, üzerinde “en güzele” yazan bir altın elma atarak oradan uzaklaşır.

Baş tanrı Zeus ve eşi Hera.

Neden elma?
Eris’in, öfkesi boyutunda bir öç almak istediği ortadadır. Ve mitoloji tarihine kazınacağı bu en büyük öcü için de kargaşa çıkartacağını umduğu hedef kitle olarak, Freud’un da “ağzımdaki pipodan başka tanımlayamadığım tek şey kadınlardır” diyerek belirttiği gibi, fizyolojisi ve psikolojisi en karmaşık cinsiyeti seçmiştir. Ve hedeflediği kargaşayı kadınların ezelden gelen zaafları olan güzelliği kullanarak yaratmak istemiştir. Peki, Eris bunu sağlamak için tanrılar sofrasındaki kadınlara çağrıda bulunmak adına neden obje olarak elmayı seçmiştir?
Yani seçilecek şey bir meyve olacaksa, örneğin neden portakal olmasındır? Portakal da pekâlâ en az elma kadar yuvarlak hatlara sahiptir. Şüphesiz yuvarlaklık her zaman gücün sembolü olmuştur. Örneğin gezegenlerin yörüngeleri yuvarlaktır. Ortada duran merkeziyet ve güç sembolü güneş de yine yuvarlak bir şekle sahiptir. Ancak tüm yarışlarda olduğu gibi bu ilk güzellik yarışmasına sebebiyet verecek bir durum da fazla adaletli sayılmaz. Bir elmayı en keskin bıçakla dahi sonsuza devreden üç parçaya bölmeyi beceremeyen matematikçi, eliyle soyduğu 12 dilimlik bir portakalı 4’erli 3 parçaya eşit olarak bölebilir. Portakal, yuvarlak olmasının ötesinde “küremsi”dir. Küre, kusursuz bir simetriye sahip geometrik bir nesne. Şekillerin en mükemmeli, en adaletlisi… Kürenin altı-üstü, sağı-solu yoktur. Merkezinden her bir noktasına eşit yarıçaplar uzanır. Ancak Eris’e gerçek bir yarış oluşturabilecek bir meyve lazımdır. Hatlarıyla gücü temsil eden, ancak gerçekten adil olmayan. Elmaysa her bakımdan buna uygundur.

Hem şüphesizdir ki, içtikleri ab-ı hayatla ölümsüzlüklerini tazeleyen insan yaratısı tanrılar ve tanrıçalar ne matematikten ne de insanlık tarihinden bağımsız değildirler. Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmasından da. Elmanın seçilmişliği belki bunlardan, belki de sonraları Oedipus’un adıyla anılacak bir kompleksten gelen bir içsesten ötürüdür. Aslında bu ses ve sessizlik bütünü de zaman içerisinde birbirlerini tamamlayarak potporik bir insanlık dili oluşturmaktadırlar.

Afrodit heykeli.

Havva’nın içsesi
İşte o içseslerden birisi yılan kılığına girerek usulca yaklaştığı hedefi, Eris’in ve hepimizin anası Havva’ya şöyle der:
“Sen Adem’le eşit misin?”
“Elbette eşitiz.”
“Peki neden Adem senden daha güçlü? Az önce sizi izliyordum, sen üzerine oturmak için şu kütüğü taşıyamadın ama Adem kolayca kaldırdı. Hem neden sen Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldın?”
“Adem’in bir parçası olduğum için.”
“Peki neden Adem senin bir parçan değil? Neden Adem senin kaburga kemiğinden yaratılmadı?”
“Ama bundan sonra yaratılan tüm insanlar da benim bedenimden yaratılacak, benim bedenimde büyüyüp gelişecek. “
“Evet, bu sayede o yeni yaratılan insanların sorumluluğu da en çok senin üzerinde olacak. Onlar kendi başlarına yaşayabilir hale gelene kadar onlara sen bakacaksın. Bu, kutsal olsa da yorucu bir iş. Neden Adem’le bu görevi paylaşmadın? Hem bu sorumlulukla beraber beslenme ve temizlik de hep sana düşen görevler.”
“Ama Adem de bizi koruyor.”
“Koruyor ama sen bu görevlerinin yanı sıra Adem’e destek olmak, yumuşak başlı ve ılımlı olmak zorundasın. Bu nasıl eşitlik? O neden sana bu görevlerinde destek olmuyor? Hem sen hiç mi Adem’in bu fiziksel güç üstünlüğünü sana karşı kullanmasından korkmuyorsun? O sana görevlerini hatırlatabilir, yapmazsan seni cezalandırabilir. Sen neyine güvenerek ona görevlerini hatırlatacaksın? Sana sizi eşit hale getirecek yetenekleri verebilirim ama karşılığında senden bir şey istiyorum.”
“Ne istiyorsun?”
“Adem buna kesinlikle razı olmaz. O ağacın meyveleri bize yasak.”
“Belki de Adem’le eşit olmamanız için yasaktır.”
“Peki, bana vereceğin yetenekler neler?”
“Sana kırılganlık ve masumiyet vereceğim. Ağlamaya başladığında Adem buna dayanamayacak. Her istediğine peki diyecek. Ama asıl önemlisi dişilik vereceğim. Güzelliğinle Adem’i baştan çıkarman ve etkilemen çok kolay olacak. Ama Adem seni kolay kolay baştan çıkaramayacak. İstediklerini vermek zorunda kalacak.”
“Peki, ben bunu yapabilecek miyim?”
“Sana bunu yapabilmen için özel bir zekâ vereceğim. Adem’le ikinizin sahip olduğu zekâ yanında sende entrika yeteneği de olacak. Neyi nasıl yapacağını bu sayede bulacaksın.”
“Kırılganlık ve dişilik yetecek mi bana?
“Hem de fazlasıyla yetecek “der, iç ses. “Güven bana.”

Helene ve Paris.

‘Elma dersem çık…’
Eris kadının varoluşunu benliğinde duyumsar. Bu onda psikolojide henüz adı konmamış kompleksler, anksiyeteler ve travmalar yaratır. Ve bunların adı her neyse nedir, derken Eris anaların anası Havva gibi o içsese güvenir ve meyve sepetinden şölen masasının ortasına koymak üzere küremsi bir portakal yerine adaletsiz bir altın elma çıkarır. Hem Eris’in sepetten elma seçmesinin başka birçok nedeni de olabilir. Mesela elma, Oğuz Türklerinde dünya hâkimiyetinin sembolüdür. Belki bu da masanın etrafında toplaşacak tanrıçalar üzerinde elmayı almayı dünyanın en güzeli olmaya eş değer tutacak çağrışımlar yaratacaktır. Veyahut tüm kadınlar gibi tanrıçaların da yanaklarındaki güzellik alameti çıkıntılı kemiklere ismini veren bu meyve, sahibine bahşedilmiş güzelliği şiddetlendirebilir. Hem kadınların hepsi nicedir oyunlarda elma deyince çıkıp armut deyince saklanmışlardır. Ve işte şimdi de Eris “elma!” demiştir. Ve tüm tanrıçalar şölen masasının etrafında bitmişlerdir.
Düğüne katılan tanrıçaların hemen hepsi bu altın elmadan kendilerine pay biçerek şölen masasının etrafına toplanırlar. Ancak hiçbirisi masanın ortasında duran altın elmayı eline alacak kadar cesur davranamaz. Elmayı eline almak sorumluluk getirecek büyük bir iştir. Oysa daha önce Olympos’ta hiç en güzel ilan edilmemiştir ve bu büyük unvana sahip olmak deneyim, güzellik ve akıl gerektirmektedir.
Tanrıların tanrısı Zeus’un eşi olan baş tanrıça Hera daha önceden tatlılığın, tanrının bilgeliğinin ve sonsuzluğun sembolü olan bir altın elmaya sahiptir.
Altın elmaları toprak tanrısı Gaia yetiştirir. Gaia yetiştirdiği elma ağacını altın bir saksının içerisinde düğün hediyesi olarak Zeus ve Hera’ya verir. Kısa zamanda büyüyüp meyve vermeye başlayan bu ağacı oldukça beğenen Hera, onu alıp Olympos’tan uzak bir yer olan dünya denizlerinin en batısına, okyanus ırmağının ötesine, geceyle gündüzün sınırındaki Hyperborea bölgesine diker ve ağacın bekçiliğini de Nyks’in hespereidler denilen üç kızına emanet eder.
Ve Hera, tanrıçalar arasındaki üstünlüğünün devamını sağlamak adına masanın ortasında duran altın elmayı tereddüt etmeden eline alıp kendini en güzel ilan eder.
Tüm tanrıçalar bu altın elmadan kendilerine pay biçmekten vazgeçerlerken güzeller güzeli Afrodit ve aklıyla herkesi etkileyen Athena, Hera’ya itiraz ederler. Ardından en güzelin seçilmesi için Zeus’un hakemliği istenir.

“Yedirdiğin şey sadece elma mıydı Havva?”

Zeus topu taca atıyor!
Eris masaya elma yerine portakal atsa belki Zeus bunu elleriyle 3’e bölüp tanrıçalara 4’er dilim verebilirdi. Ancak masaya konulanın elma olduğu bir durumda Zeus için tanrıçalar arasında bir seçim yapmak oldukça güç bir iştir.
Bir taraftan ilahların kraliçesi, tanrıçaların anası, eşi Hera’nın cezalandırıcılığından çekinen; diğer taraftan da Olympos’taki sarayına ilk getirildiği gün güzelliğinden etkilenip ölümsüzlük bahşettiği kızı Afrodit ile aklın ve bilgeliğin tanrıçası, ölümlü ve ölümsüzlerin hayranlık beslediği kızı Athena arasında kalmak istemeyen Zeus bu görevi üzerinden atmak ister.
Zeus, Homeros’un “Kıskanç, hırçın, inatçı… Düzen kurar ama hiçbir işi açık değildir. Saman altından su yürütür. Gizli kapaklı yapar ne yaparsa. Sevgi ve nefretleri hiçbir mantığa dayanmaz. Silah ve yetkilerini kötüye kullanmaktan çekinmez.” diye tanımladığı Hera’nın gazabına uğramayı, Olympos’un bu en nüfuz sahibi üç kadını arasında kalmaya yeğ tutar. Sonra, altın elmayı Hera’nın elinden alıp tanrıların ulağı Hermes’e vererek şöyle der: “Şu elmayı al da Hermes, Phyrigia’ya git, Priamos’un oğlu sığırtmaç Paris’i bul. O, İda dağının Garharos tepesinde sürüsünü otlatır. Ona dersin ki: sen güzel olduğun, sevda işinden de anladığın için Zeus sana emrediyor. Bu tanrıçalara bakıp hangisinin daha güzel olduğunu söyleyeceksin. Kazanana da ödül olarak bu elma verilecektir.”
Paris, Troya kralı Priamos ile Hekabe’nin oğludur. Doğumundan önce annesinin gördüğü kabusta Troya şehrini yangına verir. Bunun şehre gelecek bir felaketin habercisi olduğuna inanan Priamos, hayvanlar tarafından öldürülmesi umuduyla Paris’i İda dağına bırakır. Ancak bir dişi ayının onu bulup emzirmesiyle hayatta kalan Paris, çoban Agelaos tarafından büyütülür. Zeus’un güzelliği ve koruyuculuğuyla ün salan Paris’e neden bu görevi verdiğiyse Paris’in yazgısından başka bir sebeple açıklanmaz.
Sonra Zeus, güzelliği konusunda kendinden emin üç güzele dönerek “Tanrıçalar, hakemin önüne çıkmak sırası geldi artık. Hanginizin güzel olduğuna ben karar veremem. Çünkü ben üçünüzü de bir severim. Üçünüz birden kazanırsanız ben daha memnun olurum. Hem güzellik ödülünü içinizden birine veren mutlaka öbür ikinizin kinine uğrar. Bunun için hakemlik etmek bana gelmez. Ama şimdi sizi gönderdiğim o genç Phrygia’lı krallar soyundandır. Bizim Ganymedes ile de akrabalığı var. Zaten gönlü saf bir delikanlıdır. Size bakmaya layık değildir diyemezler.” der.

Paris’in zor seçimi
Zeus’un sözleri karşısında Afrodit, güzelliği konusunda hiçbir çekincesi olmadığını, güzelliğini gerekirse alay tanrısı Momus’un bile karşısında kanıtlayabileceğini söyler. Bu sözlere hiddetlenen Hera, Afrodit’in aşığı Ares’i bile hakem kabul edebileceğini, kendi güzelliğinden emin olduğunu söyler. Zeus’un fikrine kızı Athena da itiraz etmeyince üç tanrıça ve Hermes elmayı da yanlarına alarak İda dağının yolunu tutarlar. Zeus’un genç bir Phrygialıya tutulduğu günlerde onu gözetlemesi için sıklıkla İda dağına gönderdiği Hermes yolu çok iyi bildiğinden tanrıçalara yolda rehberlik eder. Hermes ve üç güzel tanrıça dağa yaklaştıkları zaman gökten düşerek Paris’i korkutmamak için insan suretine bürünüp yolun kalan kısmına yürüyerek devam ederler.
Karşısında Hermes ve birbirinden güzel bu üç kadını gören Paris şaşkınlığını gizleyemeyip Hermes’e bu kadınların dağda ne aradıklarını sorar. Hermes, “Paris, baş tanrı Zeus’un emri ile şu elmayı alacaksın ve bu tanrıçalardan hangisi daha güzelse, hangisi senin daha çok hoşuna gittiyse ona vereceksin” diyerek buyruğu bildirir. Tanrıçaların güzelliklerinden gözlerini alamayan Paris, her seferinde en son baktığı tanrıçayı bir öncekinden güzel bulup bir başka güzelliğinden etkilenirken kendi kendine “Keşke Argos olsaydım da her birine tüm vücudumla bakabilseydim.”der. Hem zaten Zeus’un eşi ve kızları arasından Zeus’un bile çekindiği bir seçim yapacak olmanın da başına iş açacağı kesindir. Bu sebeple seçimi yapmadan önce tanrıçaların kendisine kızmayacaklarına dair onlardan söz alır. Ardından tanrıçalardan kendisine tüm güzelliklerini sergilemeleri için soyunmalarını ister. Güzeller soyunurlar ancak Afrodit görenleri kendisine âşık eden tılsımlı kemerini, Athena’ysa herkese korku salan miğferini başından çıkartmaz. Sonra Hermes’in uyarıları üzerine Paris tanrıçalara kemer ve miğferlerini de çıkarttırır. Sonra güzeller teker teker güzelliklerini sergilemek için Paris’in karşısına gelirler.

Afrodit’ten korkulur!
İlk gelen tanrıçaların anası Hera olur. Paris’e güzelliğinin yanı sıra Asya’nın hükümdarlığını da sunar. İkinci sırada gelen Athena’ysa Paris’e güzelliğini sergilemesinin yanı sıra ona sonsuz bir güç ve kudret vaat eder. “Eğer beni seçersen yalnız Asya’yı değil, savaşarak istediğin tüm toprakları ele geçirebilirsin.” der. Sıra Afrodit’e gelir. Afrodit vücudunun her bir yanını inceden inceye sergiledikten sonra Paris’i övmeye başlar. Onun şirinliğinden, tatlı dilliliğinden bahseder. Sonra da “Sen bu güzelliklerini İda’nın hayvanlarına değil, Yunanistan’ın güzellerinden birine vermelisin” der ve ardından ona Helene’den bahsetmeye başlar.
Zeus’un kuğu olup Leda’ya gidişinin ardından doğan Helene’in bembeyazlığını, bir yumurta içinde yetişmesinden gelen narinliğini, Helene’in güzelliği uğruna yapılan savaşları, Akhaia’lı tüm kralların onu arzuladıklarını ancak onun kendisine eş olarak Pelops oğullarından Menelaos’u seçtiğini anlatır. Paris Menelaos’a eş olan Helene’i arzularsa onunla evlenmesinin nasıl mümkün olacağını sorar. Afrodit de Helene’i kandırmanın güç olmayacağını, Paris’in yanına vereceği iki oğlu Arzu ve Aşk’ın ona yol göstereceğini, Aşk’ın Helene’in kalbine girerek ona Paris’i sevdireceğini, Arzu’nunsa Paris’e türlü cazibeler bahşedip onu çekici hale getireceğini, Kharis’lerin kendilerine eşlik edeceğini, düğünlerine kendisinin de başında güzelliğini temsil eden zafer tacıyla geleceğini söyler. Zira Afrodit bu altın elmayı “yemeye” kararlıdır.

Olan Troya’ya oluyor
Karamsar kuramlarıyla ünlenen, İngiliz nüfusbilimci ve ekonomi politik teorisyeni Thomas Robert Malthus “İnsan yemek yiyerek varlığını sürdürebilir şekilde tasarlanmıştır” der. Sonra da “Kadın ile erkek arasındaki çekim gerekli ve süreklidir” diye devam eder.
Paris de sözünü unutmaması için Afrodit’ten söylediklerini tekrarlamasını ister. Afrodit’in sözünü tekrarlamasının ardındansa Helene’in çekimine kapılıp hayallere dalan Paris altın elmayı vererek Afrodit’i en güzel ilan eder.
Afrodit’in altın elmayı yemesinden bilinmeyen zamanlar kadar sonraysa Malthus ekler: “Nüfus patlaması olacak ve insanlar o nüfusu besleyecek yeterli yiyecek bulamayacaklar. Çünkü kadın ve erkeğin nüfus üretme gücü, yiyecek üretme gücünden fazladır.”
Şüphesiz Malthus’un bahsettiği tüketim salt yiyecekten uzaktır.
Güzellik yarışmasının sonra ermesinin ardından Paris kendisine vaat edildiği gibi Helene’in gönlünü kazanmak umuduyla Sparta’ya Menelaos’un sarayına gider. Menelaos, misafirperverlik geleneğine uygun olarak Paris’i çok iyi ağırlar. Ancak Paris’in ziyaretinden kısa bir süre sonra Menelaos’un Girit’e gitmesi gerekir. İşte bu tam da Paris’in beklediği fırsattır. Kral Meneleos, yolculuğa çıkar çıkmaz Paris Helene’i alıp Troya’ya kaçırır. Bunu öğrenen Menelaos tüm diğer Akha kentlerinin krallarını ve ordularını da yanına alarak Mykenai kralı Agamemnon’un önderliğinde Troya’ya savaş açar. On yıl süren bu savaşın sonunda Akhalılar at hilesiyle kente girip Troya’yı mağlup ederler.
Bu sefer içsesi dinleme sırası Paris’in ve tüm babaların babası Adem’indir ve sorar: “Yedirdiğin şey sadece elma mıydı Havva?”

KAYNAKÇA
1) Dictionnaire des Mythologie, Yves Bonnefoy- Flammarion, Paris.
2) La Symbol Maçonnaique, Dervy Livres, Paris.
3) Dictionary of Symbols,Penguin Books, Londra.
4) Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Yayınevi, İstanbul.
5) Klasik Yunan Mitolojisi, Şefik Can, İnkılap Yayınevi, İstanbul.
6) Mitoloji Üzerine Seçme Yazılar, Samsatlı Lukianos, Koza Yayınları, İstanbul.
7) İlyada, Homeros, Can Yayınları, İstanbul.
8) Nüfus ilkeleri üzerine bir deneme, Thomas Malthus, The Library of Economics and Liberty, Londra.

Önceki İçerikGizemli Uludağ
Sonraki İçerikIşık kirliliğinin doğal yaşama etkisi