Ana sayfa 89. Sayı Dünyaya değişik açılardan bakmak -Beethoven ve Utrillo örneği-

Dünyaya değişik açılardan bakmak -Beethoven ve Utrillo örneği-

161
PAYLAŞ

Afşar Timuçin

Her sanatçı ayrı bir açıdır, her sanatçının kendine özgü bir bakış biçimi vardır. Kimi sanatçılar dünyaya dar açılardan bakarlar, kimi sanatçılar da dünyaya olabildiğince geniş açılardan bakarlar. Bunda eğitim koşullarının büyük payı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Verim açının dar olmasından ya da geniş olmasından çok bakışın keskinliğinden gelir. Dar açılardan bakıp çok iyi görenler az değildir. Geniş açıdan bakmak gerçekliği görebilmek konusunda daha zengin olanaklar sağlar diye düşünebiliriz ve bu düşüncemizin tutarsız bir düşünce olduğunu söylemek de kolay değildir. Bilinç ufku ne kadar geniş olursa görü o ölçüde güçlü olur. Ama en önemlisi bakmayı bilmektir, baktığını iyi görebilmektir.

Beethoven’in sanatı iç zenginliği gereği insana geniş açılardan bakmayı bilen bir sanattı.
Beethoven, müziğinde bütün bir insanlığın dileklerini karşılayacak bir güç yaratmaya çalışıyordu.

Yanlışa düştüğümüz nokta sanatçıyı ayrı bir yere koymaya başladığımız noktadır. Onu olağanüstü bir varlık olarak tanımlayıp çıkma kolaylığını elden bırakamıyoruz: eşsiz yetenek, insanüstü zeka, doğuştan sanatçı… Bazen sanatçı da kendini ayrıcalı görme eğiliminde oluyor. Bu durum özellikle yetersiz sanatçı için belirleyicidir. Gerçek sanatçının kendini ayrıcalı görme eğiliminde olabileceğini düşünemeyiz. Sanatçı benci’dir hatta biraz da sergilemecidir ama kendini olağanüstü bir varlık olarak algılamaz. Ortak dünyamızda aramızdan biridir o. Sanatçı olmanın gerçekçi duyarlılıkları kendini özel biri olarak algılamaya aykırı düşer. İnsan kendini “büyük sanatçı” diye algılamaya başladığı yerde büyü bozulur: o zaman sanatçının yaratıcı duyarlılığı eksilir, algılama güçleri bozulur. Sorun bir alçakgönüllülük sorunu olmanın ötesinde dünyadaki bir kişilik yerini iyi bilme sorunudur. İnsan için tek sarsılmaz gerçek her kişinin bir kişi olduğudur. Gerçek şairler şaire benzemezler düşüncesi şakayla söylenmiş değildir. André Gide Dostoyevski’de hiçbir özentili davranış bulunmadığını, onun kurumlu ve çalımlı biri olmadığını söylüyordu. Dünyanın orta noktası olmakla dünyanın herhangi bir parçası olmak arasındaki ince ayrımdır bu. Bu da bir bilinç sorunu ortaya koyar. Bir kişi kendini dünyanın orta noktası görmeye başladığında yetersizliklerine yenilmiş demektir. Özel insan olmak kimseye uymadığı gibi sanatçıya da uymaz.

 

Yetenek bir çaba ve sabır ürünüdür

Beethoven, çoklarının sözlerle anlatmakta güçlük çektiği şeyleri müziğiyle pek güzel anlattı.

İnsanlar genelde sanatla ilgili her sorunu doğuştan yetenek sorununa indirgeme eğilimindedirler. Kolaycılığın bir biçimidir bu da. Varsaydığı doğuştan yeteneklerini çeşitli nedenlerle geliştirme olanağı bulamadığı için üzülen insanlar görürsünüz. Çok zaman bizler sanatın ne olduğunu enine boyuna düşünmediğimiz gibi yeteneğin ne olduğunu da düşünmeyiz. Sanat bir doğuştan yetenek işi olunca esin de bir kayra ürünü olmaz mı? Çokları esinde tanrısallığın gizil etkilerini aramaktan geri durmazlar. Yetenek elbette herkese sunulmuş bir iyilik olmamalıdır, diye düşünürler, buna göre esin de ancak ve ancak yetenekli insana gelecektir. Yani şu karşımızda duran hımbıl adam da isteyeydi iyi bir romancı olabilir miydi? Neden olmasın dediğimizde hadi oradan diyeceklerdir. Tanrı’nın sevgili kulu olmaya kadar vardırabiliriz işi. Ama sorunu kökten ele aldığımızda yeteneğin bir çaba ve sabır ürünü, esinin de bilincin kendiliğinden etkinliğinin ve hatta bilinçaltı oluşumlarının sanatçıya bir armağanı olduğunu görürüz. Bilinçaltı karmaşıklardan oluşmuş olan karmakarışık dünyasında canlı olmakla birlikte fosilleşmiş gibi duran ögelerini kendiyle girdiği oyunda bir fikre dönüştürüp o fikri bir duygu-düşünce bütünü olarak bilinç alanına çıkardığı zaman esin gerçekleşmiş olur. Onda öznelliğin alışılmadık renkleri nesnelliğin her türlü gerçekliği karşılayan imgeleriyle bir bütün oluşturur: elde edilen şey yani esin hem çok yenidir hem de sanki tarihöncesinden beri bilinen bir şeydir. Sanatta özgün olma koşulu ilkin esinde gerçekleşir. Esin yaşam ve sanat deneylerinin bir ürünüdür, onda her türlü yaşantının derin izleri vardır.

 

Sanatta öznel ve nesnelliğin bütünlüğü

Utrillo, annesi ressam Suzanne Valadon ile birlikte; küçüklüğünde ve büyüklüğünde.

Bilincin ve tüm bilinç ürünlerinin temel özelliği nesnelle özneli bir bütünde eritmiş olmaktır. Bazı fikirlerde nesnellik payı öznellik payından çoktur, bazılarında da tam tersi. Fikirler salt nesnellikten ya da salt öznellikten yapılmış değillerdir. Gerçek bilinçsel öge bilinçte bütüne bağlanmış, bütünle bir olmuş ögedir. Bilinçte bütünselliğe kavuşmamış her öge iğretidir, yakında sönüp gidecektir. Bütünün doğal bir ögesi olmak, bütünün içinde bir anlam kazanmak önemlidir, tıpkı bireyin toplum karşısındaki durumu gibi. Bilinçte bütüne kavuşmamış fikir köksüz fikirdir, kabaca alınıp saklanmış ya da ezberlenmiş fikirdir. Eklenti ögelerden, birbirine ulanmış ögelerden fikir olmaz. Gerçek fikir bir katışmaç değil bir bileşimdir. Öznelle nesnelin bütünlüğü estetikte çok daha belirgindir ve çok daha önemlidir. Bu bütünlük öncelikle esini kuran fikirde, yapıta öncü olan fikirde belirgindir. Bilimlerde öznellik payı olabildiğince aza indirgenmiştir. Felsefede de öznellik istenir bir şey değildir: onda öznellik nesnelliğin niteliğini bozar ve öznele yaslanan felsefe felsefeden çok sanat olur. Öznelliğin yeri ya da daha doğrusu öznel ve nesnel birlikteliğinin yeri sanatın alanıdır.

Bu yüzden gerçek sanat ürünlerinde ben ve dünya bütünleşmiştir, dünyadan baktığınız zaman ben, ben’den baktığınız zaman dünya görünür? Ben nesnel dünyanın basit bir parçası mıyım yoksa ondan daha çok bir şey miyim? Dünyayı oluşturan kaba bütünlüklerden biri miyim? Hayır, ben dünyanın sıradan bir parçası değilim: büyükevrende bir küçükevren’im ben. Yapıt nasıl bir küçükevren’se ben de bir küçükevren’im. Ben nasıl ben olarak tüm varlığı kendi bilinç koşullarımda açıklayabiliyorsam yapıt da kendi duygu-düşünce bütünlüğü içinde dünyaya açılan bir pencere özelliği gösterir yani kendine göre dünyayı açıklar. İkimiz de büyükevrenin karşısında birer yorumcudan başka bir şey değiliz. Özgünlüğümüz buradan gelir. Yorumlamak kendi gözüyle görmektir. Her yorumcu kendine göre yorumcudur. Büyükevreni aşmaya çalışan, zaman zaman onu aştığı duygusunu yaşayan, ona etkin olarak katılıp onu dönüştüren ama önünde sonunda onun zenginliğiyle aşılan birer yorumcuyuz. Dünya ve ben birbirimizi bir diyalektik ilişki içinde sürekli aşarız. Büyükevren bana duyarsız gibi dursa da bilir bensiz olamayacağını, ama ben de büyükevren olmadan bir hiç olacağımı bilirim. Önemli olan büyükevrene katılmaktaki yetkinliğimizdir, büyükevreni açıklama gücümüzdür, onu yorumlama yatkınlığımızdır. Bunun dışında ben kendimi hiçe indirgemiş olurum.

 

Sanat insanın kendini aldatmasını engeller

Önemli olan bu hiç olma noktasından kaçmaktır, büyükevrene tam anlamında tutkulu bir istemle yönelmektir. Yönelgenlik gerçek insanın başlıca niteliğidir. Sanat bu hiçlikten kaçışın ve bu varlığa yönelişin birinci alanıdır, bize bu kaçışın ve bu yönelişin olanaklarını sunar. Gerçek insanın bütün çabası indirgenmişlik duygusunu aşmaktır. Gündelik bilinçle yetinen edilgin insan büyükevrende kendini aramayan insandır. Mutlak edilgin olma noktasında eşyaya dönüşeceğimizi biliriz. Bu indirgenmişlik duygusunu yapay yollardan da pek güzel aşabiliriz ya da aştığımızı sanırız. İnsan gerektiğinde kendini kandırmakta ustadır. Kendinde üstün güçler sezen insan böylesi bir indirgenmişliğe adaydır: kendini her an yeniden yaratmak yerine kendini üstün yaradılışlı duymanın mutluluğu. İnsanın kısa ve dikensiz yolları izleyerek çabucak düze çıkma tasarıları geliştirmesi ve şeyleşmişlik durumundan kaçtığını sanmasıdır bu. Kendine boş yere inanmakla kendini ve her şeyi durmadan aramak arasındaki ayrım insan olmamakla insan olmak arasındaki ayımdır. Sanata yöneldiğimizde yapay dayanakları olmayan uçsuz bucaksız bir alana çıkmış oluruz. Onda her şey kurgusal çerçevede de olsa gerçektir. Sanatta kurgu gerçeklik adına vardır. O yüzden yalancılık şair için bir haktır. Burada insan kendini tanıyarak dünyayı tanımanın ve dünyayı tanıyarak kendini tanımanın son derece güç ama oldukça heyecan verici serüvenini yaşar. Sesi güzel olup şarkı söylemek, batan güne bakıp şiir yazmak, kağıda resim diye bir şeyler çiziktirmek başka şeydir, sanat düzeyinde insanı aramak, bilinmezin peşine düşmek başka şeydir. Sanatın alanına her girişimizde yalansız bir ortama yeniden doğmuş oluruz. Sanat insanın kendini aldatmasına güçlükler çıkarır.

Bu arayışın kurallarını koysak nasıl olur? Bu kurallar var mı ki? Kurallar olabilir de, ama öncelikle koşullar vardır. Bu koşullar sanatçının ve bir tür sanatçı olan sanat izleyicisinin bilinç koşullarında özelleşmiş koşullardır. Her bilinç sanata yatkın kılmamıştır kendini, o yüzden her kişiden sanat karşısında aynı ya da benzer algılamaları beklememiz doğru olmaz. Ne yönde yaşamışsak o yönde düşünürüz, yaşam serüveninde neye eğilimimiz olmuşsa o alanda yeteneklerimizi geliştirmişizdir. Bilincimiz doğumumuzla girdiğimiz dünyada sonsuz deneylerimizin ürünüdür. İnsan kendiliğinden yetenekleri olan değil, zaman içinde yeteneklerini kurup geliştiren bir varlıktır. Yetilerimiz vardır, yetilerimiz önceliklidir, yeteneklerimiz yoktur baştan, daha sonra biz o yetilerimiz temelinde yeteneklerimizi geliştiririz. Sanatsal yaratma da sanatsal algılama da bu koşullar altında oluşur, bilincin koşulları çerçevesinde oluşur. Biz dünyaya değişik açılardan bakarız: insan olmak açı olmaktır. Kimimiz daha geniş açıdan bakarız, kimimiz biraz daha dar açıdan bakarız.

Yazgı diye belirleyebileceğimiz yaşam koşullarımız bakış açılarımızın oluşumunda elbet etkili olmuştur. İnsan belli bir yere doğar yani bir yere bırakılır, o yerin koşullarında kendini kurarken o koşullarla da hesaplaşmaya girer. Yetenekler de bu açılar içinde anlamını bulur ve anlatımını kazanır. Kimi sanatçı bilincini bütün bir insanlığın sorunlarına açar doğrudan doğruya. Kimi sanatçı insanı o kadar geniş çerçeveli düşünmemiş, insana o kadar geniş açıdan bakmamıştır. Bilincimizi hem olanaklarımız çerçevesinde hem de bu olanaklar içinde oluşturduğumuz eğilimlerimiz çerçevesinde etkin kılarız. Uç noktalar bile vardır: bazıları özellikle toplumsallaşma koşullarında insanın sorunlarını ele alır, bazıları toplum diye bir şey yokmuş gibi tek insanın serüvenlerinde takılır kalır. Bunda elbet yaşadığımız yerin ve zamanın da etkisi vardır. Ama her şeyden önce belirleyici olan bizim dünyayla ilgilerimizdir. Bir uçta takılıp kalmak verimsizliği getirir. Önemli olan en geniş çerçevede toplumsal ve en geniş çerçevede özel olabilmektir. Bu arada zamanın getirdiklerini de gözden uzak tutmamalıyız: XVII. yüzyılda “klasik” olmak başka bir şey olmaktan, XVIII. yüzyılda “duygucu” olmak başka bir şey olmaktan daha uygundur. Gene de dünyaya nasıl bakmak gerektiğine karar verecek olan doğrudan doğruya kişinin kendisidir.

 

Önemli olan bakmayı bilmektir

Utrillo’nun gözü özellikle sokaklardadır.
Utrillo’nun gözü özellikle sokaklardadır.

Her sanatçı ayrı bir açıdır, her sanatçının kendine özgü bir bakış biçimi vardır. Kimi sanatçılar dünyaya dar açılardan bakarlar, kimi sanatçılar da dünyaya olabildiğince geniş açılardan bakarlar. Bunda eğitim koşullarının büyük payı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Kabaca iki bakış belirleyebiliyoruz demek ki, biri dar bakış biri geniş bakış. Bu arada ne kadar dar ya da ne kadar geniş sorunu her zaman olacaktır. Dar da geniş de mutlak ölçülerde algılanacak şeyler değildir. Bunlardan hangisi iyi ya da hangisi doğru, güzeli gerçekleştirme ediminde bunlardan hangisi daha etkin ya da daha belirleyici gibi soruların bir karşılığı yoktur. Verim açının dar olmasından ya da geniş olmasından çok bakışın keskinliğinden gelir. Dar açılardan bakıp çok iyi görenler az değildir. Geniş açıdan bakmak gerçekliği görebilmek konusunda daha zengin olanaklar sağlar diye düşünebiliriz ve bu düşüncemizin tutarsız bir düşünce olduğunu söylemek de kolay değildir. Bilinç ufku ne kadar geniş olursa görü o ölçüde güçlü olur. Ama en önemlisi bakmayı bilmektir, baktığını iyi görebilmektir. Geniş açılardan bakıp da bulanık görsek daha mı iyi? Dar açılardan bakıp çok açık gören, pırıl pırıl gören sanatçılar vardır. Öncelikle çok az sözcük kullanan şairlerin durumunu düşünelim. Onlar o görünür darlıkları içinde o kadar açık görürler ki gördüklerini, yapıtları karşısında bir an bile keşke daha geniş görselerdi diye bir duyguya düşmeyiz.

Yaşam biçimimiz bakış biçimimizi ele verir. Ancak en başta şu noktada anlaşmamız gerekiyor: önemli olan nereden ya da hangi açıdan baktığımız değil baktığımızı iyi görüp görmediğimizdir. Canaletto insansız bir dünyada yaşıyor gibiydi. Onu ilgilendiren öncelikle mimari yapılardır. Resimlerinde küçücük insanlar görürsünüz, yok gibi şeylerdir onlar: cıvıl cıvıl bir insan kalabalığı yoktur ortada, yapıların dekoru gibidir onda insan. İnsanın çokça göründüğü yerde bile yüzler anlamlı değildir: insandan daha başka bir şeyi görmeniz istenmiştir, gözünüz insana değil örneğin bir kilisenin yapı özelliklerine takılır. Bu da elbet insanı görmenin bir başka açısıdır. İnsan hiç yok diyemeyiz: bir kent görünümü olacaksa orada elbet insanlar da olacaktır. Deyim yerindeyse, insana meraklı değildir Canaletto. Bunu bir dar açıdan bakış olarak da nitelendirebiliriz, özel bir bakış biçimi olarak da değerlendirebiliriz. Gözlerini daha dar bir alana dikmek ve oradan bütün insana ulaşmak: kimi sanatçının yapmak istediği budur. Kimi şairlerin sözlüğü dar ama şiirleri güçlü olurken sözlüğü geniş kimi şairlerin şiirleri yetersiz görünebilir gözümüze. Geniş açılar her zaman daha verimlidir diye düşünmek biraz doğru olsa da biraz yanlış olur. Önemli olan her koşulda doğru görebilmektir. Konu ya da sorun çeşitliliği bir sanatçıyı büyük kılmaya yetmez. Büyüklüğün başka koşulları vardır. Ama geniş açılar bizim için doğal olarak dar açılardan daha kapsayıcıdır.

 

Beethoven: insana geniş açılardan bakan bir sanatçı

Geniş açıdan bakan sanatçıların başında Beethoven vardır desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. O Almanya’nın kültür açısından büyük atılımlara girdiği bir dönemde öncelikle kendini bir kültür adamı olarak yetiştirmenin yollarını aramıştı. Hem alman aydınlanmacılarıyla hem de duygucu bir çizgide ürünler veren Sturm und Drang akımının öncüleriyle, özellikle de Klopstock, Goethe ve Schiller’le yakınlık kurmuştu. Alman burjuvazisinin devrim düşüncesine en yakın kesimleriyle ilişkideydi. Bu müzik adamı on dokuz yaşında edebiyat okumak üzere üniversiteye yazıldı. Bu bize garip görünebilir. Ne var ki o insanı tanımadan iyi müzik yapmanın olası olmadığını biliyordu. E. Schneider adlı çok ünlü bir edebiyat profesörünün derslerinden yararlanmayı kafasına koymuştu. Alman yazarlarının yapıp ettiklerini merak etmekle sınırlanmıyor, kendisi için Homeros’a, Plutarkhos’a, Shakespeare’e kadar uzanan bir ilgi alanı oluşturuyordu. Bu sıradan bir yönelim değildi. Beethoven hiçbir zaman edebiyatçı olmayı düşünmedi. Kendisinin de belirttiği gibi Goethe’de, Schiller’de ve daha başka edebiyat adamlarında müzik alanındaki esinini güçlendirecek kaynaklar arıyordu. Çünkü o müzik yapmak için müzik yapmayı düşünecek bir besteci değildi, müziğinde bütün bir insanlığın dileklerini karşılayacak bir güç yaratmaya çalışıyordu.

Beethoven şanslı doğmuş sanatçılardandır. Babası sıradan bir müzikçi de olsa müzikçiydi. Beethoven yirmi iki yaşına geldiğinde zamanın en önemli bestecilerinden Haydn’la çalışma olanağı buldu. Ancak Haydn’ın bu genç besteci adayıyla çok düzenli ve verimli çalışmalar yapmadığı bilinir. Bu belki de onun kimselere pek benzemeyen bu genç insanın ne yapmak istediğini tam olarak kestiremiyor olmasındandı. Beethoven Haydn’la yetinmedi, başka müzikçilerle de çalıştı. Albrechtsberger’le beste, Krumpholz’la keman tekniği çalıştı. Salieri’den şan dersleri aldı. Ama kabına sığamayan, hep yenilikler arayan, alışılmış çizgilerin hep dışında gezinen bu genç adam aldığı derslerin basmakalıp dersler olduğunu söylüyor, bu arada Albrechtsberger’i “müzik iskeletleri üreticisi” diye alaya alıyordu. Beethoven seslerle heyecan uyandırmayı amaçlayan bir besteci değildi, başta özgürlük olmak üzere insanın temel sorunlarını seslerle tartışmayı bilen bir sanatçıydı. Müzik bir izlenimler sanatıdır diyenlere inat, o çoklarının sözlerle anlatmakta güçlük çektiği şeyleri müziğiyle pek güzel anlattı. Onun yapıtlarını yorumlayanların ve izleyenlerin bir bölümü onlardaki bildiriyi iyi anlayamamışlarsa bu çok doğaldır. Homeros’ları, Plutarkhos’ları, Goethe’leri, Schiller’leri, Shakespeare’leri olmayanlar bu zengin ve derin dünyaya giremeyebilirler. Onların dünyaya çok geniş bir açıdan bakmaları kolay değildi. Beethoven’in sonatlarını ruha izlenimler veren güzel sesler yığını olarak çalan ve dinleyen insanların çaresizliği bize şunu anlatır: sanat ancak büyük insanlığın en belirleyici sorunlarına yükselebildiği zaman sanattır. Evet, Beethoven’in sanatı iç zenginliği gereği insana geniş açılardan bakmayı bilen bir sanattı.

 

Maurice Utrillo:  dar açıdan bakıp geniş alanları gören ressam

“Maurice Utrillo bir yalnızdır. O insan olarak ve sanatçı olarak yalnız yaşadı.”

Dar açıdan bakma yatkınlığı fransız ressamı Maurice Utrillo’da kendini gösterir. Dar açıdan bakıp geniş alanları görmek diyebiliriz buna. O Beethoven kadar şanslı değildi, hiç değildi. Dünyanın azını görür gibi yapmak, dünyayı gözlemlemek için küçük bir pencere açmak, ama oradan insanla ilgili ne varsa görmeye çalışmak. Bu büyük ressam gözlerini dar bir alana diker, oradan insanı insan kılan her şeyi görmeye, insanla ilgili anlamlara ulaşmaya çalışır. Onun gözü özellikle sokaklardadır. Sokağı kendi kafasına göre yaşayan ve sokağı gönlüne göre tüketen biri olsaydı onunla hiç ilgilenmezdik. O tam anlamında bir insan araştırmacısıdır: insanı başköşeye oturtmuş olmasa da her tablosunda insan vardır: insanın evleri, insanın sokakları vardır, onlarda insanın duyarlıkları vardır. R. Négri ressamla ilgili olarak yazdığı Resim: yüce kaçış başlıklı yazıda bunu ortaya koyar. Yazının altbaşlığı Dingin bir liriklik, yumuşak ve dokunaklı bir şiir, dünyada yapayalnız bir çocuk bakışı’dır. Altbaşlık bize ressamla ilgili her şeyi anlatmıyor mu? Evet, bu büyük usta ne portrelerle ne doğa görünümleriyle ne ölüdoğalarla ilgilenir, ama her zaman sokaklarla ve yapılarla ilgilenir, fabrikalarla, kışlalarla, evlerle, katedrallerle ilgilenir. Sıradan bir ressam gibidir ama yalın ve ılımlı duygusallığıyla büyük ustalarda görülen dünya kavrayışına tam anlamında ulaşmıştır. Basitte oyalanıyor dersiniz, yalnız görüneni görüyor dersiniz, yalınkat bir bakışı var dersiniz, bütün bunlar sanki doğrudur, ama o böyle yaparken büyük bir görüye ulaşmış, büyük sanatçı kimliği kazanmıştır.

Onu kendisinden kırk yaş kadar büyük olan ve Gümrükçü Rousseau diye bilinen eğitimsiz sanatçı Henri Rousseau’nun izleyicisi olarak görenler vardır. Maurice Utrillo gerçekten Gümrükçü Rousseau’nun izleyicisi midir? Paris gümrüğünde ikinci sınıf yazman olan Rousseau’nun resimleri başlangıçta alay konusuydu. O bir ressamdı ama bir çocuktu. Çizdiği doğa görünümleri düşsel bir dünyadan sökülüp getirilmiş sıradan şeyler gibiydi. Bazıları da sanki karabasanlardan alınmıştı. Boyadığı insanlar durdukları yerde sanki iğreti duruyorlardı. Örneğin onun yaptığı Kadın portresi’ni belki de herkes yapabilirdi. Gene de onun resimlerinde insanı büyüleyen, insanı alıp götüren bir şeyler vardı. Bazı sanatçıların büyüklüğü sıradanlığından gelir, Gümrükçü Rousseau’nun büyüklüğü de sıradanlığındandı elbet. Belki de ona daha iyi bakmak, onda çizgilerin ötesini, önünü ve arkasını görmek gerekiyordu. Biz çok zaman gördüğümüzle yetiniriz, görünenin sınırlarını zorlamayı düşünmeyiz. Bakmak, daha da bakmak, sonra bir daha bakmak gerekir anlamak için. Madam Bovary’yi bir okuyuşta tüketemezsiniz.

Maurice Utrillo bu çocuksu kişinin sanatını izlemiş olabilir miydi? Neden olmasın! Sanatçı pekçok kaynaktan etkilenen kişidir. Hele Maurice Utrillo gibi daha dünyaya gözünü açarken resimle yüzyüze gelmiş biriyse. O ressam Suzanne Valadon’un babası belirsiz oğluydu, gözünü bir ressamlar çevresine açmıştı. Babası belki de Montmartre ortamının ilginç kişiliklerinden Boissy adlı bir bohemdi. Boissy sıradanın altında bir ressamdı. Oğluna bir ad bile bırakmadı ama soyaçekim üzerinden alkolikliği bıraktı. Küçük çocuk anneannesinin koltuğu altında, kapalı ve bunaltıcı bir ortamda büyüdü. Annesinin adına vaftiz edilmiş olan bu çocuk ispanyol ressamı ve eleştirmecisi Miguel Utrillo y Molinas’dan yakınlık gördü ve onun adını aldı. O sıra ana oğulun yaşamına Paul Mousis adlı bir adam girdi, bu adam bir zaman sonra ressam Suzanne Valadon’la evlendi. İyi de oldu, anayı da oğlunu da sefillikten kurtardı. Onları Montmartre’da bir eve taşıdı ve oğlanın eğitimiyle ilgilenmeye başladı. Ne var ki cin gibi zeki Maurice eğitimini sürdüremedi ve bir bankada işe girdi. Bundan sonrası gerçek anlamda düşüştür, babadan kalan alkol tutkunluğunun etkin kılınmasıyla belirgindir. R. Negri, Maurice’in beş yaşından sonra sütün yerine şarabı koymuş olduğunu anlatır. Artık onun için alkol her şey demektir, yaşamın tek anlamı gibidir. Ressam olan annesi belki alkolden vazgeçer diye onu resme yöneltmekle iyi etmiştir: alkol tutkusunun sonu gelmemiştir ama böylece sanat tarihinin en büyük adlarından biri doğmaya başlamıştır.

 

Utrillo kendi dünyasından insanlığa açılır

Utrillo tam anlamıyla bir insan araştırmacısıdır: insanı başköşeye oturtmuş olmasa da her tablosunda insan vardır: insanın evleri, insanın sokakları vardır, onlarda insanın duyarlıkları vardır.

Resim yaptığı zamanlar dünyadan iyice kopar, hiçbir şeyi gözü görmez olur. Her zaman yabancı olduğu ve hiçbir zaman alışamayacağı gerçeklikler dünyasından pek güzel kaçmayı başarır böylece. Suzanne Valadon bir zaman sonra Paul Mousis’den ayrılınca parasızlık anayı ve oğulu iyiden iyiye sarsar. İnsanlarla hiçbir bağı olmayan ve serseri yaşamı sürdürmekten başka bir şey beceremeyen bu adam bundan böyle yalnızca içki parası bulmak için resim yapacaktır. Resim yapmak zorundadır, bu bir ölüm kalım sorunudur. Elinden gelen tek şey resim yapmaktır. Bazen bir şişe şaraba bir tablosunu verir. Ne var ki tabloları piyasada yeri ya da karşılığı olan şeyler değildir, ancak elden ona buna pazarlanabilen şeylerdir. “Maurice Utrillo bir yalnızdır. O insan olarak ve sanatçı olarak yalnız yaşadı” diyen R. Négri onun hiçbir zaman kuramları savunmak adına kavgaya giren, dünyaya yeni yorumlar getirmeye kalkan, bildiriler sunmaya çalışan biri olmadığını söyler: “O basitçe kendisidir.” Onun renklerle ve biçimlerle ördüğü şiiri, bir çocuğun saf bakışlarını andıran şiiri burada başlar. Kendi dünyasına kapanmıştır, renkleri ve biçimleri kullanarak kendi dünyasından bütün dünyaya ya da insanlığa açılır. Toplumdışı bir görünümü vardır, toplumdışı da olsa insanlığın içindedir: tartışma denen şeye yabancıdır, kuramsal düzeydeki tüm sorunlardan habersizdir. Bununla birlikte o basbayağı yeni zamanların çocuğudur: XIX. yüzyılın kalıtını edinmiştir. O istemese de zamanın sorunları onun varlığına işler, onun dünyasına izinsiz girer. “Onun doğa karşısındaki tutumu izlenimcilerin gözlemleyici dinginliğini yansıtmaz, işkence gören ve acı çeken bir ruhun boğuntulu arayışını yansıtır, bu ruhun duygusal başıboşluğu Paris banliyösünün yoksul sokaklarında ve sefil semtlerinde kendini gösterir” (R. Négri).

Dünyayla bağının son derece sınırlı olması dünyaya dar açılardan bakması sonucunu getirmiştir. Dünyaya geniş açılardan bakacak gücü yoktu ki. Donanımı sıradanın da altındadır. Maurice Utrillo ufku geniş bir sanatçı değildir. Alkolün iyiden iyiye daralttığı bir açıdan dünyaya bakar ve elbette çok şey görmez ama gene de çok şey görür. Gördüğü hemen hemen yalnızca sokaklardır. Estetik açıdan Maurice Utrillo’da bizi ilgilendiren de budur: dar açılara sığdırdığı o büyük insani zenginliktir. Çizdiği hep kent görünümleridir ancak o görünümlerde bir ya da birkaç bakışla ya da çıplak gözle kolay kolay görülemeyecek bir şeyler görür. Bu bir sokaktır ama onda sizi birdenbire yakalayan ve alıp götüren bir şeyler vardır. Sokağın içine çekilirsiniz. Buna renklerin çağrısı da diyebiliriz, biçimlerin sessizlik içinde oluşturulmuş görkemi de diyebiliriz. Gerçekte daha geniş açıdan bakmak uygun olur. Dünyaya bir Picasso gibi, bir Balzac gibi, bir Baudelaire gibi, bir Beethoven gibi bakmak. Ancak dar açılardan bakıldığında da görülebilecek pekçok güzellik vardır: bunu bize doğrulayanların başında Maurice Utrillo gelir. Önemli olan, daha önce de dediğimiz gibi, dar açılardan bakmak değil baktığını iyi görmektir. Yalnızlık, dünyadan kaçış, kendine kapanma eğilimi zorunlu olarak bizim açılarımızı daraltır. Gerçekte yalnızlık dediğimiz şey çok daha geniş açılardan bakan sanatçıların da sorunuydu. Ama onlar yalnızlığın üstüne çıkabilmişlerdir. Bütün dünyaya açılmayı başardığımız zaman ne kadar yalnız da olsak yalnız değilizdir. Geniş açılar sağlıklı birikimlerin ürünüdür daha çok.

 

Sanatçı, yalnızlığı zorunlu olarak yaşayacaktır

Yalnızlık sanatçının değişmeyen barınağı, zorunlu korunma noktasıdır, aynı zamanda gözlem kulesidir. Yalnızlık sanatçının kendini sancılar içinde durmadan doğurduğu yerdir. Sanatta her şey bir yalnızlık temelinde anlatımını bulur, bir yalnızlık kaynağından bütün bir dünyaya yayılır: zaman zaman yatağından taşar ve önüne çıkan her gerçekliğe kendi renklerini verir. Dünyayı yorumlamak demek bütün bir gerçekliği özgün bilinç koşullarında öznelliğin çok özel renklerine boyamak demektir. Yalnız kendi gözüyle görebilen doğru görebilir. Bize en doğruyu gösterecek ortak bir göz yoktur. Bu yüzden doğalcılığın verimi her zaman kısır olacaktır. Kendi olmak tüm yaşamda ama en çok da sanatta gereklidir ve belirleyicidir. Genel anlamda insan yalnızlığı yalnızca katlanılası bir şey olarak düşünür, yalnızlığı cennettekilerin bile kolay kolay katlanamayacağı bir sıkıntılı durum diye görür. Oysa sanatçı daha baştan bu konuda belli bir benimseme içine girmiştir. Bir tür katlanmadır belki de bu ya da bir tür çileciliktir. Sanatta kalacaksa insan, yalnızlığı bir zorunluluk olarak yaşayacaktır. Beethoven kibirli biri olmadığını, insanlardan kaçmadığını, ancak birilerine ayıracak vaktinin de olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Bir tür adanmışlıktı bu. Vakti olan Beethoven garip bir Beethoven’dir ama o vakti de olsa yalnız olacaktır ya da kendiyle olacaktır. Sanatçı kadar kendine gereksinimi olan bir başka insan yoktur. Sanatçı yalnızlığı bir zorunluluk olarak görürken onu neredeyse bir arayış yöntemi olarak benimser.

Maurice Utrillo gerçekten ilginç bir örnektir. O dönemde Paris’de kenti çizen başka ressamlar da vardı, herbiri kenti kendine göre çiziyordu. Zaten resmi yapılabilecek olan hep aynı evler aynı sokaklar değil miydi? Ne var ki Utrillo her çizdiğini tutkuyla ya da aşkla çiziyordu. Bu garip adam sanatına bütün varlığını katabilmiş çok az sanatçıdan biridir. O resim yaparken dünya bir bayram yeriydi. Çizerken kolay kolay ulaşılamaz olan bir şeyi, yalnız kendisinin görebildiği bir şeyi bulup çıkarıyor gibiydi. Bir çırpınış gibi algılanabilecek bir kurtuluş denemesiydi belki de bu. Bir yanı dünyaya karşı koymak olan şey bir yanı dünyaya yerleşmek olan şeydi. Onu başkalarından ayıran özelliği buydu: resmi bir iç gereklilik olarak yaşıyordu. Bir evi, bir sokağı, bir köşebaşını çizen her ressam bir “tarz” tutturmuştur. Utrillo’nun “tarz”ı tüm hesapların ve tüm öngörülerin dışında bir gerçekleştirme edimiydi. Resim onun için dünyada olmanın, ona pek de sahip çıkmayan dünyaya sıkı sıkıya tutunmanın, onu ikide bir elinin tersiyle iten yaşama, ona hep kötü davranan yaşama sessiz sessiz sokulmanın tek yoluydu. Bu bir yüzsüzlük değil bir varolma biçimidir. Bu yüzden onun gözünde kaçınılmaz olan tek şeydi resim. Kalanı pek de önemli değildi.

Demek ki dar açılar her zaman verimsiz, evrensele kapalı, insandan kopuk değildir. Açı olmak elbette her zaman önemlidir, ama dar açı ya da geniş açı olmak her zaman kişilerin yaşam koşullarıyla, yaşama verdikleri anlamlarla, yaşamdan neyi bekleyip neyi beklemedikleriyle ilgilidir. Basit bir yapıt bütün bir dünyaya açılma konusunda son derece iyi düşünülmüş dolgun ve çokyönlü bir yapıttan çok daha yakın olabilir bize. Maurice Utrillo’da sokakların arkasındakileri göremedik, evlerin içini de göremedik, insanların yüz çizgilerini de gözlemleyemedik, o el kol sallayışlarda, o bakışlarda, o yüz çizgilerinde beliren anlamı bulamadık. Bununla birlikte onda insanı bulduk. İnsansız sokaklarda insanı nasıl bulduğumuzu anlamak elbette zor olmayacaktır: o sokaklar sokak olmaktan ötede insan elinden çıkmış güzelliklerle bezeliydi ve bu güzellikleri görebilmek için de ressam gözüyle bakabilmek gerekiyordu. Sokağın şiirini yakalamak her sanatçının kolayca gerçekleştirebildiği bir iş olmasa gerek.

 

Her geçek yapıt bize yeni bir anlam sunar

Evet, bu durum hem bir uyum hem bir aykırılık durumudur. Sanatçı ürktüğü, gizlerine giremediği, yasalarına uyum sağlayamadığı bir dünyada yaşar. Tek yapabileceği şey kendini anlamak adına dünyayı yorumlamaktır. Her şeyi anlamış olanlar hiçbir şey anlamamış olanlardır: onlar sanattan da bir şey anlamazlar. Dünyayı yorumlamadan kendimize dünyada bir yer açamayız. Toplumda eriyip çıkmak her kişinin yapabileceği iş değildir, sanatçı bunu hiç yapamaz. Toplumsallıkta en etkin kişi sanatçıysa toplumda erimeyi bilemediği içindir. Sanat yapmak topluma ve her şeye direnmektir, böylece gerçek toplumsallığı gerçekleştirmektir. Sanatçının kaba anlamda her toplumsallaşma girişimi, ki buna toplumda erime girişimi de diyebiliriz, başarısızlıkla son bulacaktır. Toplumsal yaşamın yırtıcısıdır sanatçı. O bu yüzden her zaman bozgundadır, bir türlü alışamadığı bir toplumda sürgündür. Dünya üstüne üstüne gelir onun: o zaman yapılacak tek şey dünyayı kendine göre bir kere daha kurmaktır, ona kendi yasalarını benimsetmektir. Dünyaya bir anlam ya da anlamlar yüklemektir bu. Ortaya konan şey hem dünyanın kendi anlamıdır hem de sanatçının dünyaya verdiği özel anlamdır: ikisi aynı şeydir, bir türlü ayrıştıramadığımız bu iki şey aynı şeydir. Sanatçı dünyayı kendine göre yorumlarken bize de kendimizle ve dünyayla ilgili, dünyayla ilişkilerimizle ilgili bir bilinçlenme olanağı sağlar. Her gerçek sanatçıyla biz dünyanın gizlerine yeniden gireriz: bu biraz da kendi gizlerimizdir. Her gerçek yapıt bize dünyayla ilgili bütünsel bir anlam sunar. Varlığın en doğru ve en geniş biçimde açınlandığı yer sanattır. İster geniş açılardan ister dar açılardan bakarak…