Ana sayfa 88. Sayı Veba

Veba

Forum

138
PAYLAŞ

Mehmet Yalçın

Yapıtlarında genellikle yaşamın anlamını sorgulayan ünlü filozof ve yazar Albert Camus Veba adlı romanında Cezayir’in Oran kentinde baş gösteren veba olayını konu edinir. Salgının ilerlemiş aşamasında, çok sıkı düzeyde karantinaya alınmış olan kentin en sorumlusundan en sıradan insanına değin herkes, içinden çıkılmaz bir çöküntüye uğramıştır. Kimi istisnalar dışında hiç kimsenin eylem gücü ve istenci kalmamıştır. Zorunlu savaşım verenler de otomatikleşmiştir.

Bir de veba fırsatçıları vardır. “Küçük rantiye” Cottard bunlardan birisidir. Veba etkisini gösterdikçe, o “büyür”. Kendisi de bu yıkımdan kurtulamayacağını bilir, ama ne gam! Görevlilerden birisi (Tarrou) onun için şöyle der: “Elbette ki o da herkes gibi tehdit altında, ama elle gelen düğün bayram.” Tüm yaşam gereçlerinin karneye bağlanması, onun gibilere çok verimli bir karaborsacılık ve kaçakçılık olanağı sağlamıştır. Ayakta kalabilen bütün bir kent halkı onların müşterisidir artık. Kovuşturma, yasaklama, yaptırım gibi bir tehlike de kalmamıştır. Bir gün veba mikroplarının kendi bedenlerini de saracağını ve sevinçle avuçlarını ovarak izledikleri ölümün er geç kendilerini de silip süpüreceğini bile bile, yaşamlarının en mutlu dönemlerinin tadını çıkarmaktadırlar. Kısacası bu fırsatçılar vebayı çok sevmişlerdir.

Kent yöneticileri ve sağlık görevlileri gibi, onlar da otomatikleşmiştir. Artık salgının ne öncesini ne de sonrasını düşünebilen kalmıştır; kimse salgının nedenlerini de sonuçlarını da düşünemez. Bütün yapabildikleri şey, içinde bulundukları anın koşulları içinde debelenmektir.

Bunaltıcı ağustos sıcağında çevrelerini saran alabildiğine kirlenmiş nesneler, cesetler ve çırpınan canlılar arasındaki ayrım bile anlamını yitirmiştir. Giderek ağırlaşan kokular arasında ölüm ve dirim birbirine karışmıştır. Özlemler, pişmanlıklar, umutlar, umutsuzluklar, kısaca her türlü duygu kuruyup gitmiş, kurtuluş beklentisi yok olmuştur.

Anlatıcı, dibe vurmuş bu insan zayıflığına, birbirinden ilginç örnekler verir. O sayfalardan bir bölümünü aktarıyorum:

(Romanın başkişisi Dr.) “Rieux yorgunluğunu işte bu tür zayıflıklarla açıklayabiliyordu. Duyarlığını koruyamıyordu artık. Denetleyemediği heyecanlar karşısında düğümlenen, katılaşan ve kuruyan bu duyarlılık şurasından burasından parçalanıp kendisini terk ediyordu çoğu zaman. Tek savuncası bu katılığa sığınmak ve doğru yolunun bu olduğundan kuşkusu yoktu. Bunun dışında, fazla düş kurmuyordu. İçine düştüğü zayıflık, kurmuş olduğu düşleri de yok ediyordu. Çünkü sonunun nereye varacağını kestiremediği böyle bir dönemde üstüne düşen görevin, iyileştirme olmadığını biliyordu. Onun görevi tanı koymaktı yalnızca. Ortaya çıkarmak, görmek, tanımlamak, kaydetmek, sonra ölüme yargılamak, bütün çabası buydu. Kimi bayanlar Rieux’yü bileğinden yakalıyor ve kocaları için “Yaşam verin ona Doktor!” diye haykırıyordu. Ama onun işi yaşam vermek değildi; vebalılar için yapabildiği tek şey, bir yerlere kapatıp soyutlama reçetesi yazmaktı. Yüzlerden okuduğu kinin ne anlamı vardı ki artık? Bir gün ona “Sizde yürek yok” demişti birisi. Ne demek yok? Bir yüreği vardı onun. O yürek, günde yirmi saat, yaşamak için doğmuş nice insanın öldüğünü görmeye katlanmasını, her gün aynı şeyleri yapmasını sağlıyordu. Bundan sonra ancak buna yetecek bir yüreği vardı. Böyle bir yürek nasıl yaşam verebilirdi ki?”

Rieux bilinç ile içgüdünün kesiştiği bıçak sırtındadır artık. Buna benzer örneklerle Camus’nun sorguladığı şey, ölüm ile kalım arasında yaşama tutunan ya da daha doğrusu yaşamda kalabilen insanın gerçekliğidir. Bu süreç anlık denecek ölçüde kısa bile olsa… Örneğin aynı yazarın Yabancı adlı romanının başkişisi Meursault da, çarptırıldığı giyotin cezasıyla başının kesilerek son nefesini vereceği “bitiş”i beklerken, kaygılandığı şey ölüm değildir, o ana değin yaşamak zorunda olduğu sürecin hangi duyum ve deneyimlerle doldurulacağıdır. Son bir kaçış yolunun bulunup bulunamayacağını sorar kendi kendine; ama ölümden değil, deneyimini hiç yaşamadığı giyotin düzeneğinden… Çünkü bu aygıttan geçme süreci de katlanmak zorunda olduğu bir yaşam gerçekliğidir onun için.

 

***

Veba gibi faşizm de insanı edilginleştiriyor; umudunu ve istencini yok ediyor, duyarsızlaştırıyor, otomatikleştiriyor. Korku, korku olmaktan çıkıp sıradan bir duyguya dönüşüyor. Toplum, birbirinden kopuk bireylere dağılıyor ve sürüleşiyor, kişilik anlamını yitiriyor. Herhangi bir değişiklik girişimi, insanları sımsıkı sarmalayan sanal kalıplara çarpıyor. Daha sonra bu tür girişimlere de gerek kalmıyor. Giderek insan, artık işe yaramayan bilincinden ve istencinden koparak, içgüdüsel bir yaşama sığınıyor, hayvanlaşıyor.

Bir toplumun üstüne karabasan gibi çöken, onun kurucu öğelerini ve dokularını giderek artan bir ivmeyle etkisizleştiren faşizm salgını da veba gibi önlenemeyecek bir felaket midir? Hayır, çünkü bu ne doğadan, ne de tanrılardan gelen bir yıkımdır. İnsanın insana yaptığı bir kötülüktür. Kendi gerçekliğimize dönersek, bu soruya yanıt vermeyi sağlayacak açık seçik bir durum çözümlemesi yapılabilmiş değildir. Edilginlikten kurtulamamış insanların tek sığınağı ya alınyazısı ya da “tarih baba” olmuştur. Biraz daha bilinçlice görünen ikincilerin açıklaması şöyle: Geçmişte kurulmuş hiçbir faşizm uzun ömürlü olmamıştır. Bu, ortaçağın skolastik anlayışından başka bir şey değildir. Çünkü her yerde faşizm, ondan daha güçlü eylemlerle yıkılmıştır. Vebanın son aşamasında olduğu gibi, her şeyin kendi akışına bırakılması durumunda, acaba şeriat salgınının yıkıcı gücü ile Cumhuriyet’in birikim gücü arasındaki çatışma hangisinin yengisiyle sonuçlanacaktır? Yoksa Cumhuriyet’i büsbütün yıkacaklarından korktuğumuz iç ve dış düşman imgeleri mi yaratıyoruz? Ya da düşündüğümüz denli zalim olmayabilirler mi? Kısacası biz “Atatürkçü yurtseverler” birer “paranoyak” mıyız? Veba salgınına uğramış birer “kurban” mıyız?  Açık seçik bir durum çözümlemesinin yapılamadığı bulanık ortamlarda anlamsız bir umuda ya da anlamsız bir umutsuzluğa kapılmak aynı kapıya çıkar: Hayvanlaşmak.

Albert Camus’nun, yaşamsal varlığın umarsızlıkları karşısında önerdiği tek bir şey vardır: başkaldırmak. Alışılmış bütün açmazlar gibi, önlenemeyen ölüm gerçekliği karşısında bile başkaldırmak ve varoluşumuzu açık seçik bir mantığa dayandırmak; kendi kendimize, korkumuza, istençsizliğimize, tutukluğumuza başkaldırmak…

Sonuç olarak, faşizme geçit vermemek için, insanlaşmak gerek.