Ana sayfa 144. Sayı Okuyan yazmazsa, düşünen konuşmazsa… Yazı ne işe yarar?

Okuyan yazmazsa, düşünen konuşmazsa… Yazı ne işe yarar?

231
PAYLAŞ

Yazı neydi? Uygarlık tarihinde devletin,  dolayısıyla bürokrasinin ortaya çıkışına eşlik eden bir icattı. İlk medeniyetlerin tapınaklarında üretim ve bölüşüm işlerini yöneten “din adamları” tarafından geliştirilmişti. Yaptıkları işin defterini tutmak, gerektiğinde hesap verebilmek için günübirlikliğe ve hafızanın zayıflığına meydan okumalarıydı. Söz uçmaya devam ederken mühim bilgiler artık yazıya geçiriliyordu. Gelgelelim bu kayıtları okumanın toplum tarafından öğrenilmesi, bilginin toplumsallaşması, kültürün demokratikleştirilmesi yönetici bürokrat tabakaların umrunda olmadığı gibi kendilerine imtiyaz sağlayan bu şifreyi geniş kesimlerin öğrenmemesine bilhassa özen gösterilirdi. Okuryazarlığın yolu devlete çalışmaktan, bürokraside kariyer yapmaktan geçiyordu. Herhalde yönetilebilir çoğunluğun mühim işlere karışmaya cüret etmesinden çekinilirdi. Endüstri Uygarlığının kuruluşuna kadar hâkimiyetini sürdürdü bu “cahilleri” cahil bırakma anlayışı. Devletten bağımsız okuryazarın ortaya çıkışı, uzmanlaşmış bilgiye değer veren, onu satın alan burjuvazinin gelişmesiyle mümkün olabildi. Aydınlanma çağının radikal düşünürleri de bu şartların yardımıyla daha evvel kutsal sayılan pek çok şeyi eleştirebildi. Aynı zamanda iktidarlar tarafından ihtiyatla yaklaşılması gereken bir grup kimliği kazandılar.

Halkın yazıdan uzak oluşu aydınların tartışmalarını seçkin tabakalar arasında sınırlamış oluyordu. Aydınlar daha çok iktidar üzerinde baskı oluşturabilecek seçkin tabakaları etkilemeye, bu şekilde bir değişim dinamiği yaratmaya çalışıyordu. Yani kitlelere seslenmek söz konusu değildi. Sanayi Devrimiyle bu durum değişmeye başladı. Fabrikalara doldurulan “ümmi” köylüler talimatlara uyamıyor, makineleri doğru kullanamıyor, arızalara ve iş kazalarına sebep olarak üretimi aksatıyordu. İşçilerin eğitilmesi, eğitimin yaygınlaştırılması gerekiyordu. Lakin bu ihtiyacın beraberinde getirdiği bir endişe vardı. Okumayı öğrenen işçinin yalnızca fabrikada talimatnameleri okumasını beklemek safdillikti. Bütün kutsalların alaşağı edildiği bir çağda zaten zor zapt edilen işçilerin eğitilmesi pek çok “tehlikeli” fikrin savunulduğu kışkırtıcı metinlere de kolayca erişmeleri demekti. Dahası, oturup kendileri de belki çok daha tehlikeli fikirleri yazıp çoğaltabilir, dağıtabilir, hızla yaygınlaşmasını sağlayabilirdi. Yönetici sınıflar bu endişelerle uzun süre proletaryaya okuma öğretmenin fakat yazmayı öğrenmelerini engellemenin yolunu aramışlar, neyse ki bulamamışlardır.

Aydının halka yaklaşması

Bundan sonra işin rengi tamamen değişmiştir. “Bir kısım aydınlar” önlerinde kırk takla atmalarını bekleyen elitleri ikna etmeye çalışmaktan vazgeçip toplumun geneline özellikle de mevcut sistemden mağdur olanlara seslenmeye başlamış, diğer yandan toplum da kendi arzuları, kendi fikirleriyle siyaset sahnesine çıkmış, aydınlarla arasındaki köprüyü diğer ucundan tamamlamaya başlamıştır. Gücü elinde bulunduranı aydınların birlikte tavır alma, toplumsal muhalefetle bağlar kurma ihtimaline karşı sürekli tetikte beklemeye zorlayan da bu olmuştur. Okuyan insan ekseriyetle tekere çomak sokandır, tekeri çevirenin gözünde. Kritik eşiklerde gözetim altında, mümkünse “gözaltı”nda tutulması elzemdir. O nedenle de hakkında yarı meczup olduğuna dair bir izlenim yaratılmaya çalışılır toplumsal düzeyde.

Türkiye’nin seyrek yetişen aydınının işi belki daha zordur. Tarihi boyunca siyasi iktidarın ve iktidar adına konuşan bürokrat yarım aydınların, iş takipçisi gazetecilerin, toplumu kendisine karşı kışkırtmasından kurtulamamıştır. Toplumun büyük çoğunluğu ise despotun parmağının gösterdiği yöne bakınca fark etmiştir aydınlarını. Aydın dediğimiz de halka uzak oluşundan dolayı kapıldığı suçluluk duygusunu kolay atamamıştır üzerinden. Yakup Kadri’nin Yaban’ında olduğu gibi, Peyami Safa’nın, Tanpınar’ın, Tarık Buğra’nın, Oğuz Atay’ın romanlarında, öykülerinde de sık karşılaşırız bu temayla. “Münevver” dediğin “alafranga”nın kibarca  söylenişidir. “Doğu-Batı romanı” diye bir türden bahsedilir bizde. Modernleşme memlekete bir nevi “Batılılaşma” olarak girdiği için modern fikirleri, değerleri savunmaya, tanıtmaya çalışan az çok mürekkep yalamışlar da yabancı sayılmıştır hep. İktidarla uyum içinde olmayan dünya görüşlerine “kökü dışarıda”lık suçlaması hiç eksilmemiştir söz gelimi. Daha hafif tabirle, şartlar olgunlaşmamışken zamansız ve yersiz davranmakla, toplumu, tarihini, kültürünü tanımamakla eleştirilmişlerdir. Bu hücumlardan kaçınabilmek için en yeni fikirleri savunanlar bile savundukları fikirlerin akla yatkınlığını, ahlaki doğruluğunu değil de tarihimizde, kültürümüzde yeri olduğunu ispata mecbur hissetmiştir kendisini. Kimi Türklerin arkaik dönemlerde demokrasiyi benimsediğini ispata kalkışmıştır, kimi Osmanlı’nın aslında bir nevi komünist olduğunu.

Kolayca kanaat önderi payesi verilen, kerameti kendinden menkul köşe yazarları da aynı değirmene çok su taşıdı. Ne zaman bir çatlak bulsalar halkın yanındaymış pozu verip her şeyi yüzeyselleştirerek, yetmezse çarpıtarak entelektüellerle halkın arasında kendilerine gedik açmaya çalıştılar. Aydınlarla kitle kültürünün bayağı hallerinin her karşı karşıya gelişinde tribünlere amigoluk yaptılar. Şöhreti ve servetini bu tribün kültürüne borçlu birkaç köşe yazarı hâlâ buradan çıkarıyor ekmeğini: Toplumun değer yargılarına uzak “entellerimiz”e her gün farklı bahanelerle “ayar vererek.”

Öyleyse ne yapmalı?

İstenen nedir? Düşünen hiç konuşmasın, okuyan hiç yazmasın. Sürekli otoriteden, baskın olandan, çoğunluktan, otoriteden yana tavır alınsın. Haklılık değil, güçlülük savunulsun. İlkeler hiç tartışılmasın. “Hayır, tasvip etmiyorum, bunun da bilinmesini, kayda geçmesini istiyorum” denmesin.

Halbuki tam tersi tavırlar getirmiştir haklar ve özgürlükler tartışmasını bugüne. Aziz Nesin, “Bu ülkenin okullarında halkın vergileriyle okuyan insanların halkına borcu vardır” der. Düşünen için konuşmak, okuyan için yazmak, korka korka da olsa bildiğini savunmak ödevdir. Gelecek nesillerin bugünün aydınından hesap soracağı konu budur. Sonsöz yerine: “Yumuşak huylu insanlar güçlü olmak zorundadır ve barış isteyenler bir kavganın içindedir… Görünmeyeni yenmek mümkün değildir. İnsanlar öldürülebilir ama içlerindeki Tanrı öldürülemez. Bir halk yenilebilir ama ruhu asla” diyor bir yerde Stefan Zweig. Tam da öyle.