Ana sayfa 144. Sayı Araçların öyküsü

Araçların öyküsü

526
PAYLAŞ

Çeviren: Alâeddin Şenel

Kullanmakta olduğumuz araçlar tahta, taş, kemik, tunç (bronz) ya da demir gibi çok daha yalın objelerin yapımında zamanla sağlanan gelişmelerin üst üste binip birikmesinin ürünüdür. Söz konusu araçlar üzerlerinde, ilk yapıldıkları uzak kökenlerinin ve ilk yapılıp kullanıldıklarında bizimkilerden çok farklı toplumsal ve ekonomik örgütlenişlerinin izlerini taşırlar. Araçların yapımından, izlenebildikleri kadar uzak geçmişlerinden günümüze geçen uzun zaman süresinde insanlar, yalnızca araçlarının değil, geçimlerinin (ekonomilerinin) biçimini de değiştirdiler. Bunun bir sonucu olarak toplumun işbirliği yolunda örgütlenme biçimi de değişmiştir.

Sunuş

Okuyacağınız makale, Gordon Childe’ın, The Story of Tools başlığıyla, Birleşik Krallık (İngiltere) Genç Komünistler Birliği’nin, insanlığın gelişmesi ve insan toplumunun kazanımları hakkında daha derin bir anlayışa ulaşılması için girişilen “Bilimin Öyküsü” etkinliğine bir katkı olarak verdiği, 1944’te Cobbett Publishing Co. Ltd. (Londra) yayınları içinde basılan yazısının, Alâeddin Şenel (2015) çevirisidir. Arabaşlıklar Bilim ve Gelecek tarafından konuldu.

Bugün sizin ve benim kullanmakta olduğumuz araçlar tahta, taş, kemik, tunç (bronz) ya da demir gibi çok daha yalın (basit) objelerin yapımında zamanla sağlanan gelişmelerin üst üste binip birikmesinin ürünüdür. Bazı örneklerinde, yüzlerce yıl önce kaba anatalarımızın (analarımızın ve atalarımızın) yani bizim geleceğimizin habercileri olan maymun benzeri varlıklarca yaratılmışlardır. Söz konusu araçlar üzerlerinde, ilk yapıldıkları uzak kökenlerinin ve ilk yapılıp kullanıldıklarında bizimkilerden çok farklı toplumsal ve ekonomik örgütlenişlerinin izlerini taşımaktadırlar. Araçların yapımından, izlenebildikleri kadar uzak geçmişlerinden günümüze geçen uzun zaman süresinde insanlar, yalnızca araçlarının değil, geçimlerinin (ekonomilerinin) biçimini değiştirmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak toplumun işbirliği [kolektif eylem](1) yolunda örgütlenme biçimi de değişmiştir.

İnsanlık tarihinin % 90’ını kapsayan dönemi boyunca tüm toplumlar yiyeceklerini yalnızca toplayıcılık, avcılık ya da balıkçılık yoluyla sağladılar. Eolitik,(2) Paleolitik ve Mezolitik olarak bilinen arkeolojik “çağlar” bu evreye denk düşmektedir. Söz konusu çağlar, [haberli olsalardı] Morgan’ın ve Engels’in “yabanıllar”(3) (vahşiler) diyecekleri günümüzün Güney Afrika’nın Buşmanlar’ı ve Avustralya’nın [özgün, yerli halk anlamına gelen bir sözcükle] “Aborjinler” denen yerlileri [kültürleri] ile temsil edilmektedir.

Bunların her bir grubunun kendinden yararlanılabilecek her bir üyesi, toplumun [topluluğun] yaşamını sürdürebilmesi için en azından en gerekli şeylerin sağlanması çabasına doğrudan ve etkin (aktif) olarak katılmak zorundaydı. Bunun sonucunda elde edilenlerden payına düşeni alma durumundaydı. Ancak, 10 binyıl önceleri (insanlığın [çok uzun] geçmişiyle karşılaştırılırsa günümüze hiç de uzak olmayan bir tarihte) bazı topluluklar yiyecek olarak, buğdayı ve öteki yenebilir bitkileri ekip biçmeye başladılar. Bunun yanı sıra ya da bunsuz hayvan yetiştirmeye başlayarak, yiyecek kaynaklarını etkili bir biçimde artırma yoluna girebildiler. Söz konusu edilen, arkeolojide “Neolitik(4) Çağ” denen ve bugün “Aşağı Barbarlık”(5) çağı olarak nitelenen evredir. Bundan belki beş binyıl kadar sonra [ve zamanımızdan beş binyıl kadar önce] bakır cevherini ergitme ve [kalıplara] dökme zanaatları bulundu. Taş yerine bazı tunç araçlar yapıldı. Demir, araç yapımında, bunu izleyen 3.000 yıldan fazla süre boyunca kullanılmayacaktı. İnsanlar, ta başlangıçlarından beri, salt yaşayabilmek için bile araç edinmek zorunda kalmışlardı.

İnsanların, öteki hayvanların kolları, bacakları, dişleri ya da öteki bedensel organları ile yapabildikleri her türlü şeyi yapabilmeleri için, araçlara gereksinimi vardır: Örneğin [yenir yumrulu] kökleri çıkarmada toprağı kazabilmek; ya da soğuktan korunabilmek; veya yiyecek olarak av hayvanlarını yakalayabilmek için araçlar gerekir. İnsanlar, ön bacakları [kollara] ellere dönüştüğü için; aynı nesneyi iki gözle [üç boyutlu] görmenin sağladığı olanakla uzaklıkları çok doğru saptayabildikleri için; ve çok duyarlı bir sinir dizgesinin ve de ellerinin kollarının eşgüdümünü kesin bir doğrulukla sağlayan karmaşık [yapılı] beyinlerinin sayesinde araç yapabilmektedirler.

Ancak insanlar, ne araçlarının nasıl yapılacağını ne de onların nasıl kullanılacağını gösteren doğuştan herhangi bir [iç] güdüye sahiptir. Bu, onların söz konusu şeyleri deneyimle -sınama ve yanılma yoluyla- öğrenmek zorunda olduklarını gösterir. Ne iyi ki [çok şükür yerine] böylece bir kişi bu yollardan edindiği deneyimle bulduklarını ötekilerine bildirebilir. Böylece onları, sonuca götürmeyecek birçok deneyime girişmekten kurtarabilir. Aslında çoğu kimse, araçların nasıl kullanılacağını ve sonra onların nasıl yapılacağını, içinde doğmuş bulunduğu insan grubunun öteki üyelerinden -yani toplumdan- öğrenir. Herhangi bir araç, toplumun ürünüdür. O aracın nasıl yapılacağının ve nasıl kullanılacağının kuralları, bir toplumsal gelenekte korunup, sürdürülüp kişilere aktarılır.

Öte yandan, salt araçlarımızın bedenlerimizin bir parçası olmamaları ve kullanılmalarının içgüdülerimize bağlı olmaması nedeniyle, onları değişen koşullara uydurabiliriz. Araçlarımız, değişen gereksinimlerimizi karşılayabilmemizi sağlayacak değişiklikler yapabilmemize açıktır. İnsanların nasıl olup da tropik bölgelerde hipopotamlar, kutup bölgelerinde beyaz ayılar yanında yaşayabildiklerinin yanıtı buradadır. Yalnızca kalıtımla edinilebilen “araçlara” [organlara] dayanan hiçbir hayvan, kendisini, böylesine geniş bir iklim yelpazesine uyarlayamaz.

Fosilleşmiş kafatasları Java’da kazılıp ortaya çıkarılan (Pithecanthropos [Maymuninsan] olarak adlandırılan) tür ile Çin’de ortaya çıkarılmış bulunan (Sinanthropos ya da Pekin İnsanı denen) bilinen en eski insanlar kadar, daha sonraki tarihlerde yaşamış (50 binyıl kadar önce Avrupa’ya yayılmış) Neanderthal İnsanı gibi örnekler, insanın daha sonra varolmuş herhangi bir ırkından(6) [cinsinden, türünden] daha fazla maymun benzeri varlıklardır. Ama onlar bile gereksinimlerini karşılayabilmelerine yardımcı olacak “bilinçli olarak biçimlendirilmiş taş parçaları” anlamında araçlar yapmış bulunuyorlardı. Böyle yaratıklar [varlıklar] beyni çalıştırdılar ve onu geliştirdiler. Kuyruksuz maymunlarınki [İng. apes] gibi kavgada ya da bir daldan meyve koparmada kullanabildikleri fırlak köpekdişleri taşıyan çok iri bir çene kemiği gibi bedensel özelliklere sahip olmamalarına karşın insanlar, araç kullanarak, aynı şeyleri yapabildiler.

Gordon Childe (1892-1957)

Gordon Childe kimdir?

Profesör Gordon Childe, 1892’de Avustralya’da, Sidney şehrinde doğdu. Sidney ve Oxford Üniversitelerini bitirdi. 1919-20 arasında New South Wales Başbakanı’nın özel sekreterliğini yaptı.

1927’de Edinburg Üniversitesi’nde Tarih Öncesi Arkeoloji profesörlüğüne atandı. İskoçya ve Kuzey İrlanda’da en önemlisi Orkney Adasındaki Stara-Brae kazısı olmak üzere birçok kazı yönetti. 1946-56 arasında Londra Üniversitesi’nde Tarih Öncesi Arkeoloji profesörlüğü ve üniversitenin arkeoloji kürsüsünün yöneticiliğini yaptı. 300. kuruluş yıldönümünde Harvard Üniversitesi’nce düzenlenen Sanat ve Bilimler Konferansı’na çağrılan dünyanın 60 seçkin biliminsanı arasında arkeolojiyi temsil etmek üzere G. Childe da bulunuyordu. Bu konferansta Onursal Edebiyat Doktorluğu ile, 1937’de Pennsylvania Üniversitesi tarafından Onursal Bilim Doktorluğu ile ödüllendirildi. 1939 yazında Kaliforniya Üniversitesi’nde misafir profesördü. 1940’da Britanya Akademisi’ne seçildi.  Sidney Üniversitesi de onu 1957’de Onursal Edebiyat Doktorluğu ile ödüllendirdi. Gordon Childe aynı yıl, yani 1957’de öldü.

G. Childe kendini salt arkeolojik veri ve bulguların ortaya konulmasıyla sınırlamayıp, bu veri ve bulgulara kuramsal bir anlayışla yaklaşmaya çalışmış, bu yaklaşımlarında da Tarihsel Materyalist öğretinin yöntemine yakın bir yöntem izlemiştir. Bu açıdan ortaya koyduğu düşünce ve bulgular toplumsal evrimin tarihsel materyalist çözümlenişi yönünden oldukça yararlı sonuçlar sağlamıştır.

Gordon Childe’in özellikle Avrupa ve Yakın Doğu prehistoryasına yön veren en önemli kişiler arasında sayıldığı söylenebilir. Özellikle Neolitik Devrim ve Şehircilik devrim teorileri prehistorik arkeolojiye yön vermiştir.

En önemli eserleri arasında şunlar sayılabilir:

Avrupa Uygarlığının Şafağı – The Dawn of European Civilization (1925)

Tarih Öncesinde Tuna – The Danube in Prehistory (1929)

Bronz Çağı – The Bronze Age (1930)

En Eski Doğu – New Light on the Most Ancient East (1935)

İskoçya’nın Tarih Öncesi – Prehistory of Scotland (1935)

İnsan Kendini Yaratır (Kendini Yaratan İnsan) – Man Makes Himself (1936, 1951)

Britanya Adaları’ndaki Tarih Öncesi Topluluklar – Prehistoric communities of the British Isles (1940 , 1947)

Tarihte Neler Oldu – What Happened in History (1942)

Gelişme ve Arkeoloji – Progress and Archaeology (1944, 1945)

Tarih – History (1947)

Toplumsal Evrim – Social Evolution (1952)

Standartlaştırılmış araçların ilk örneği: Elbaltası

Günümüze kalabilen en eski araçlar taştan yapılmış, eolitik (şafaktaş) denecek araçlardır. Sinanthropos’un gereksinimlerine destek olabilmesi için, bilinçli olarak toplayıp mağarasına taşıdığı kuvars parçalarından yapay biçimlendirilmiş küçük bir taş parçasının bulunması yeterliydi. Böyle araçlar bile, herhangi bir standartlaştırılmış (birölçütleştirilmiş) biçime sahip olmamalarına karşın, birçok amaca yardımcı olabildiler. Öyle ki insana, bir araca gereksinim duyduğu her durumda, ele uygun bir taş parçasının, o anın gereksinimine uyarlanabildiğini düşündürmektedir. Öyleyse onlara “anlık araçlar” (İng. occasional tools) denebilir.

“Aşağı Paleolitik” olarak terimleştirilen dönem sırasında, yumruk kadar biçimsiz bir taş parçasına gereken biçimin, özellikle de kesici bir kıyının kazandırılmasında oldukça etkili teknik süreçler bulundu. Bunlar, söz konusu taş parçasının, doğal bir örs işlevi görecek biçimde çıkıntı oluşturan bir kaya üzerine konup, önce eldeki bir başka taşla, sonra bir dal parçasıyla yapılan vuruşlarla [yontuşla, rötuşla] biçimlendirilmesi gibi, uzun bir süre içinde çok ağır giden gelişmelerle sağlanmış yöntemlerdi.

Standartlaştırılmış araçlar’ın görünüşü: Batı Avrupa, Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerinin alabildiğine çok yerinde, Aşağı Paleolitik zamanlarda yapılıvermiş çok büyük sayılara ulaşan çok çeşitli araçlar topluluğu içinde, çok küçük çeşitlemeleriyle ikide bir karşılaşılan iki ya da üç araç tipi göze çarpar. Öyle ki yapıcılarının standartlaştırılmış belli biçimleri kopyalamaya çalıştıkları apaçık anlaşılmaktadır. Grubun ortak deneyimi (kolektif tecrübesi) söz konusu aracın tam da o biçiminin, sık sık karşılaşılan işlerin yapılmasına uygun olduğunu göstermiştir. Böylece, doğada bulunan biçimsiz bir taş parçasına o biçim verilene dek yontulmasının her zaman başvurulan bir yöntemi yerleştirilmiş olur. Onunla birlikte, o aracın biçimi ve yapımının yöntemi, toplumsal gelenekle standartlaştırılmıştır.

Tek tek kişiler, her keresinde, hangi biçimin istediği gibi olacağını ve bu biçime nasıl ulaşılacağını düşünme sorunlarından kurtarılmış olurlar. Arkeologlar bu standartlaştırılmış en eski araçlar için “elbaltaları” (bak. Çiz. 1)(7) terimini uygun gördüler. Ne var ki elbaltalarının kesin olarak ne için kullanıldığını kimse bilmemektedir. Kesme, kazma, yüzme, dürtüp saplama gibi amaçlara yaramış olabilirler. Onların bu amaçların hepsi için kullanılmış bulunmaları çok olasıdır. Bir elbaltası, her türlü işte kullanılabilen bir tür çok amaçlı (evrensel nitelikli) araç, uzmanlaştırılmamış bir gereç idi.

Avrupa’da Neanderthal mamut avcılarınca temsil edilen orta paleolitik toplumlar [topluluklar](8) her biri oldukça sınırlı sayıda işler için farklı biçim verilmiş standartlaştırılmış birkaç araç yapmayı öğrenmiş bulunuyorlardı. Özellikle, üçgen biçimi olup tıraşlanmış iki kıyısı bir sivri uçta birleşen “uçlar” denen (Çiz. 2) “yongataşlar”(9) bıçak işleviyle kullanılmış olabilir. Yalnızca dışbükey [işlenmiş] tek kıyıya sahip olan “D” biçimli yongataşlarsa (Çiz. 3) kesmeye, derilerin tüylerinin kazınmasına ve benzeri amaçlara uygun araçlar olsalar gerekti. Efimenko(10) araçlardaki bu [üçgen biçimli ve D biçimli olarak] farklılaşmanın cinsler arası [kadın – erkek arası] bir işbölümünü yansıtıyor olabileceği görüşündedir. Şöyle ki “uçlar” erkeklerin avlanmada kullandıkları bıçaklarken, D biçimli “kazıyıcılar” kadınlarca yiyecek hazırlamada ve [deriden] giysi yapmada kullanılmış olabilir (kar.(11) Engels, Origins, 180, Köken, 186).(12) Buna karşın (Neanderthaller’in günümüzün var olan herhangi bir ırkından fazla maymun benzeri görünümde olmalarına benzer biçimde) orta paleolitik araçlar bile, yakın geçmişin en düşük kültür düzeyine sahip Tasmanyalı yabanıl toplulukların kullandıklarından daha az çeşitli ve teknik bakımdan daha kabaydılar.

Kendileriyle araç yapılan araçlar

En azından 250 binyıl önce başlamış bulunan yukarı paleolitik evre taş araçlarının yapımında gösterilen daha büyük bir ileri görüşlülük ve benzeri kemik, geyikboynuzu, fildişi gibi yeni gereçler (malzemeler) üzerinde egemenlik ve uzmanlaşmış araçların daha geniş çeşitliliği, yukarı paleolitik evreyi [orta paleolitikten] ayırt edicidir. İnsanlar artık [yukarı paleolitikte] kendilerine bir mamut öldürme ya da onun derisini yüzüp alma gibi yakın gereksinimlerini karşılayacak bir “araç takımı” sağlamış olmakla yetinmediler. Aynı zamanda, kendilerine, araç yapmak için gerekli araçlar, hatta “araç yapan araçlar” olarak [bu anlamda] ikincil, hatta üçüncül basamak araçlar sağlar oldular. Böylece, çakmaktaşından mamut dişleri, fildişleri üzerinde gravür kazıyacak kadar oyma kalemleri (hakkâk kalemleri)(13) yonttular. Kemiği ya da geyikboynuzundan bir nesneyi delebilecek çakmaktaşı “biz’ler” (14) yaptılar. Özel işler için, çakmaktaşının incelikle işlenmesini sağlayacak bıçaklar, kazıyıcılar ve satırlar gibi araçlar biçimlendirdiler. Çakmaktaşı işleyiciliğinde, yeni bir teknik olarak, basınç uygulayarak taş kütlesinin her iki yanından ince yongataşlar koparma yöntemini buldular. Bu işi yapan kişi, çakmaktaşına bir başka taşla vurmak yerine, kıyısı kesin olmayan bir keski gibi kemik ya da tahta araçla yonga çıkarılacak [kristal yapılı] taşın kıyısına güçlü bir baskı uygular. Kemik ve fildişi aracı keskinleştirmek yolunda, yeni sürtme ve cilalama süreçleri geliştirildi. Bunlar yalnızca silah uçlarının ve iğnelerin değil, aynı zamanda [ağaç kütüğü gibi] tahtaları yarabilecek “kama” (İng. wedge) denen [üçgen biçimli] araçların ve keskilerin yapımında kullanıldı. Artık bıçaklara tahta saplar [kabzalar] takılmaya başlandı. Öyle ki, sap işlevi görecek aynı dal parçasının üzerine açılmış yarığa, birden çok çakmaktaşı yongasının sokuşturulmasıyla, ilk kompozit araçlar [çokparçalı birleşik aletler] yapılabildi.

Bu uzmanlaş[tırıl]mış ikincil ve üçüncü araçların [kendileriyle araç yapılan araçların] doğurduğu ilk sonuç, yapılmalarının amacını oluşturan yönde, avcıya daha etkili silahlar, evkadınına daha iyi araç gereç sağlamak oldu. Kompozit araçlar, ilk önce, hafif gene de saplanabilen, fırlatılan mızraklara ve dartlara takılabilen çakmaktaşı, fildişi ya da kemik “uçlar” (İng. points) ile oluşturuldu.

Mamutların, bizon, yabanöküzü gibi iri otoburların kalın ve sağlam postlarını aşıp içlerine girebilecek ilk fırlatma silahları (İng. missile weapons) bunlardı. Ukrayna’da ve Moravya’da ortaya çıkarılan, çok geniş alanlara dağılmış mamut kemiği yığınları, bu tür silahların, o zamanlar tundra ve step olan söz konusu bölgelerde oradan oraya göçen büyük sürülerin ardından gidilerek yapılan kolektif avlarda [takım avlarında] çok büyük bir başarıyla kullanılabildiğini göstermektedir. Çok geçmeden fırlatılan araçların erim uzaklığını (menzilini) artırmak ve hedefi vuruş derecelerini geliştirmek için bazı toplumlar [topluluklar] tahtadan, geyikboynuzundan ya da fildişinden, günümüzde bile Avustralyalılarca ve Eskimolarca kullanılmakta olan mızrak fırlatıcılar(15) (İng. spear-throwers) yontmaya başladılar.

Oldukça sonraki bir tarihte, bazıları geyikboynuzundan mahmuzlu balık zıpkınları ve kemikten (İng. “gorge” denen)(16) basit oltalar yontmayı öğrendiler. Avrupa arkeolojisinde “mezolitik” [Ortataş Çağı] denen MÖ 6000’den sonraki evrede, tek bir kemik ya da geyikboynuzu parçasından yontulmuş, daha sonra mahmuz benzeri çıkıntı eklenerek geliştirilen tam anlamıyla [kanca biçimli] balık oltalarıyla (İng. fish-hooks) karşılaşırız. Hemen hemen aynı tarihlerde Kuzey Avrupalılar, ıhlamur ağacının lif lif soyulan kabuğundan çıkarılan şeritlerle, suya batmayan hasır [balık] ağları ve kemikten ağ [örme] iğneleri yaptılar. Tahta parçalarını [olta mantarı işlevi görmesi için] taş ağırlıkları ise, ağlarını belli bir yerde tutmak için bağladıkları balık ağını icat ettiler.

Yukarı paleolitik toplumların fırlatılan silahlar ile somon (ton) balığı gibi balıkları yakalamada kullandıkları (İng. tackle denen) aracın uygun biçimlerde bir araya getirilmeleriyle av ardında koşmanın verimliliği öylesine yükseldi ki, nüfus artabildi. Bir takımın beslenmesinde orta ya da aşağı paleolitikte gereksinenden çok daha küçük bölgeler yetebildi. İri kuş türlerini ve küçük av hayvanlarını avlamada kullanılan yaylarıyla ve çok çeşitli balık türlerini yakalamada yararlanılan oltalarıyla, ağlarıyla, hatta Baltık ve Kuzey Rusya yörelerinin elverişli bölgelerinde olduğu gibi, aynı yerde sürekli yaşamak üzere toprağa yerleşebildiler.

Ev kadınlarına gelince, kemik iğneler ve gravür kalemleri ve [çuvaldız benzeri] kalın kaba iğneler (İng. bodkin) derilerin birleştirilip dikilmesi, hatta pantolonların, kollu cepkenlerin (yani ceketlerin) yapılması olanağı verdi. Söz konusu giysiler, paleolitik steplerde mamut avlamanın ve Kuzey Rusya’da mezolitikte ve daha sonraki zamanlarda toprağa yerleşik yaşam sürmenin neredeyse zorunlu önkoşullarıydı.

Son olarak, paleolitik ve mezolitik araçlar, kadın erkek cinsleri arasındaki emeğin işbölümünün varlığının orta paleolitikte belirginleşmeye başladığının daha açık göstergeleri durumundaydı. Buraya kadar ele alınan araçların hiçbiri, grup içinde bundan başka bir işbölümünün varlığının apaçık göstergesi olarak görünmemektedir. Herhangi bir kimsenin, bir gravür kalemi, oyucu ya da delici bir “biz” yapabileceği ve bunlarla bir dart başlığını ya da bir zıpkını yontabileceği, hiç değilse kuramsal olarak söylenebilir. Benzeri bir yorum belki tahta doğramacılık araçları için de geçerli olabilir.

Güney Rusya’daki yukarı paleolitik toplumlar [topluluklar] ağaç kütüklerini, mamut fildişinden ya da geyikboynuzundan yapılmış kama biçimli takozları, üzerlerine, çıplak elle tutulan bir taş parçasıyla ya da bir çatallı dalın veya geyik boynuzunun çatalının sap olarak tutturulduğu bir çekiçle vurarak yarıp bölme yöntemini görenek edinmişlerdi. Mezolitik zamanlarda sert türünden çakıltaşlarına, yontularak kama biçimi verilebildi ve eskiden beri geyikboynuzundan kamalara yapılageldiği gibi, sürtülüp düzleştirilerek keskin kıyılar kazandırıldı (Çiz. 14).

Çakmaktaşından yapılmış (İngilizcede genellikle celt denen) keskin kıyı kazandırılmış balta türü araçlar, yontma işlevi görmeleri için balta başları (Çiz. 12 ve 13) ya da keser başları olarak (Çiz. 21) kullanılmak üzere, bir odun ya da geyikboynuzu sapa tutturulabildiler.(17) Böylece, Kuzey Avrupa’nın mezolitik toplumları oldukça etkili bir yontma araçları takımına sahip oldular. Ne var ki söz konusu balta başlarının ya da keser başlarının, çoğu örnekte bizim balta başlarımız gibi sap takılmak üzere delinmiş olmadıkları; bunun yerine bir sapa sokuşturuldukları ya da sapın üzerine bağlanmış oldukları gözden kaçırılmamalı.

Bu tür araç gereçlerle donanmış olarak, ağaç gövdelerini oyup kanolar yapabildiler. Hatta kısa döşemelik dikdörtgen tahtalar (İng. planks) kesip, onlara kano kürekleri, kızak ayakları (İng. sledge-runners) biçimi verebildiler. Öyle ki bunlardan bazıları turba bataklıklarında [çürümeden] zamanımıza dek kalabilmişlerdir. Taş araçlar bu tür işlerin yapılmasına oldukça uygundular. Hatta dişi ve erkek geçme girintili çıkıntılı kaba zivanalar(18) [İng. mortice and tenon joints] yapılmasına yeterliydiler. Bu araçlar, geniş bir alanda ağaçları kesme işlerine, örneğin ormanlık yeri ağaçlardan temizleyip açmaya yaramayacak denli hafif ve kırılgandılar. Aynı zamanda, balık kuyruğu biçimli geçme gibi doğrama işlerinin altından kalkabilecek nitelikte değildiler. Döşemelik tahtaları birleştirmede kullanılan öteki geçme işlerinin altından kalkamayacak denli hantal ve kabaydılar. Bunlarınkine benzer bir araç işçiliği, araç gereç takımı, başka doğramacılık gelenekleri doğrultusunda başka yerlerde de geliştirilmiş olabilir. Ama ortaya çıkarılan (anlatılan) bu doğramacılık geleneği, genelde tüm neolitik toplumlarca kullanıldı. Yakın Asya’da kullanılması, Kuzey Avrupa neolitiğindeki kadar eski tarihlere dayanabilir. Ama bildiğimiz, bu geleneğin Britanya ve Danimarka gibi yerlerde başarıyla kullanıldığı.

Yukarıda betimlenen silahların ve araç gereçlerin herhangi birine, onları yapmış ve kullanmış bulunan erkeklerce ya da kadınlarca “sahip olunmuş” (İng. belong) olabilir. Hatta sahipleri öldüklerinde onlarla birlikte gömülmüş bulunabilirler. Onlara sahip olunması gene de, sahiplerine, yoldaşları üzerinde herhangi bir zorlayıcı güç kazandırmış değildir. Çünkü herhangi bir kimse, elinin altında kolaylıkla bulabileceği gereçlerden (malzemeden) o araçları yapabilirdi. Dolayısıyla, sömürüye yer yoktu ve ekonomik sınıflar bulunmamaktaydı. Tersine, araç gereçlerin kullanımında işbirliğine gidilmesi, en azından, kişilerin ve gruplarının yaşarkalması için asal bir gereklilikti. Tek başına bir avcı, o yetersiz silahlarla bir mamut ya da ayı ile baş edemezdi. Örneğin Neanderthaller, ancak bir takım [bir avcı takımı] oluşturarak avlanmaları yoluyla kendilerini mamut etiyle, ayı bifteğiyle geçindirebilmişlerdi. Topraklara ve üzerindeki bütün ürünlerine, tüm toplulukça sahip çıkıldı. Kişilerin avlanma, balık tutma hakları, topluluğun düzenlemesine bağlıydı. Çağımızın yabanıl toplulukları, av mevsimlerinin [yılın belli bir dönemi için] kapanması geleneğini böyle dayatabilmektedirler.

Neolitik evre ve araçları

Neolitik evre içinde, bu tür bir ilkel komünizm varlığını sürdürmekte hâlâ ayak diretmekte olabilir. Bu konuda sonucu belirleyici yenilik, yiyecek bitkilerinin, hepsinden önemlisi tahılların üretilmesi oldu. Yenilik aynı zamanda, bu işin, sığır, koyun, keçi veya domuz yetiştirilmesiyle bir arada yürütülmesindeydi. Toplum kendine yiyecek sağlama (ikmal) kaynakları üzerinde büyük bir denetim elde etti. Öyle ki bu denetim, nüfusu artırabilecek derecedeydi ve artırdı da. Neolitik ekonominin en yalın ve belki en eski biçimi, küçük toprak parçaları yani bahçeler üzerinde yürütülen ekim biçimiydi. Günümüzün bu evredeki barbar(19) kabileleri arasında ekip biçme işi, her örnekte güvenle kadınlara bırakılmıştır. Bu ise, cinsler arası işbölümünün daha da vurgulanmış olması demektir. İşledikleri toprak parçaları üzerinde ürettikleri, topluluğun en güvenilir yiyecek kaynağını oluşturduğu ölçüde kadının ekonomik konumunu güçlendirir. Bir toprak parçasından sağlanan ürün, genellikle o toprağı işleyenindir. Ama ürünleri üzerindeki hakları birçok akrabanın iyi tanımlanmış başka hak savlarıyla sınırlıdır. Ürünlerin toprağı işleyenin olmasına karşın toprağa toplulukça sahip çıkılır. Toprak belli aralarla yeniden bölüştürülür. Tarımsal üretim amacıyla geliştirilmiş yeni araçlarla mezarlar içinde çok ender karşılaşılması, onlar üzerinde kişisel sahiplik tanınmış olmadığı yolunda bir izlenim yarattığı notunu da eklemenin yeridir. Dolayısıyla, ekip biçme işinin kendisi herhangi bir sınıf ayrımını gerektirmiş değildir. Ama artık bir insanın, kendisini yaşamda tutabileceğinden fazla üretebileceği duruma gelindiğine göre, tutsakları, köle olarak tutma çabasına değer bir tutum olarak görülebilirdi.

Yiyecek üretimi yeni araçları, tarlaları sürmek için (belki delinmiş bir taş geçirilerek ağırlaştırılmış bir sivri sopadan başka bir şey olmayan) “dikeleç sopası” (İng. digging stock) aracını gerektirdi (Çiz. 37). Ucunda bir taş bıçağı bulunan eğri bir sopa olan (Çiz. 21) çapa (İng. hoe) aracına gerek duyuldu. Ürünü devşirebilmek için orak (İng. sickle) aracının (önce üzerine yarık açılmış bir sopa, sonraları bir hayvanın çene kemiğine, herhangi bir doğal yapıştırıcı desteğiyle testere dişi gibi dizilen çakmaktaşı yongalarının sokuşturulmasıyla oluşturulmuş aracın) (Çiz. 48) geliştirilmesine neden oldu yiyecek üretimine geçilişi. Üretime bu geçiş, harman düveninin, [yaba gibi] savurma araçlarını(20) ve son olarak tahılı una dönüştürmek için bir havan ya da taş eldeğirmenini (Çiz. 46; İng. quern)(21) gerektirdi. Eldeğirmeni, demir çağına dek, ev kadınlarının sert taştan eyer biçimli alt blok üzerinde öğütücü [semer biçimli] bir taş aracın ileri geri çekilmesinden oluşuyordu.

Günümüzün çoğu barbarları gibi çoğu neolitik toplum da, bunlardan öte doğada bulunmayan nesneler yapmaya başlamışlardı: Balçığı, pişirerek çömleklere dönüştürdüler. Bitki liflerinden ya da koyun yününden iplikler büktüler. Çömlekçi kadın, kaplarını elle biçimlendirmiş, hiçbir özel araca gereksinim duymamış olmakla birlikte, yaptığı ürünler [çömlekleri] birer araç sayılabilir. Örgücünün bir kirman kullanması gerekebilirse de, bu, ucuna yakın yerde küçük bir taş disk ya da ağırşak ile dengesi sağlanarak elle döndürülen tahta bir çubuktan başka bir şey olmayabilir. Gene de döner devinimi sağlamaya yaramaktadır. Ve ipleri dokumalara dönüştürme yolunda bir eldokuma tezgahı icat edildi. Bu, hareketli birçok parçası bulunan bir tahta çerçeve olmakla birlikte, gününün en karmaşık düzeneği (mekanizması) idi. En eski Mısır dokuma tezgahlarında bu çerçeve yatay, Avrupa’da ve Asya’da dikey kullanılıyordu. Çözgü ipleri(22) balçık disklere ya da hareketli bir yatay çubuğa bağlanmış olarak asılı tutulmaktaydı (Çiz. 62).

Tüm bu işlemler, her evhalkında (hanede) olağan durumda (normalde) yalnızca tarlaları işlemekle, tahılı öğütmekle, yiyeceği pişirmekle kalmayan, aynı zamanda ev için gerekli kapları yapan, ip eğirip büken, onu dokuyarak beze ya da kumaşa dönüştüren ve parçalarını birleştirerek dikip giysi yapan evkadınınca yürütülüyordu.

Erkekler hayvan avlayacak ve balık tutacaklardı. Varsa sığırlara bakacaklar, toprak parçalarını [taşlardan, yabanotlarından vb.] temizleyeceklerdi. Genellikle yerel gereçlerden (malzemeden) olmak üzere, gerekli görülen yalın (basit) araçları yapacaklardı. Yaptıkları bu tür işler için, yukarıda betimlenenlere ek olarak, yalnızca bir önemli araç geliştirilmişti. Bu, “yay delgi” (İng. bow-drill) idi. Temelde, döner mil işlevi gören bir tahta çubuk ile, kirişi bu çubuğun çevresinde bir tur atacak biçimde dolandırılan yaydan oluşur. Mil, yayın ileri geri [ya da sağa sola] devindirilmesiyle [hızla] döndürülür (Çiz. 31). Milin ucunda, zımpara işlevi gören kumlu bir uç (el altında varsa da zımpara) bulunur. Mil, ucu döndürürken iten, bir çakmaktaşından veya kaval kemiğinden, eklem kemiğinden, ya da tahtadan yapılmış olabilir. Bu gereçler yerine metal ucun konması dışında bu icat (buluş) ortaçağın sonlarına dek değişmeden kalmıştır. Bugün bile birçok [çağdaş ilkel] kabile arasında kullanılmaktadır.(23) Böyle bir araç, tahtayı, kemiği, kayayı hatta akik gibi değerli taşları delmede kullanılacaktır.

İnsanın geliştirdiği ilk araç örnekleri.

İnsanlar bundan sonra, araç yapmaya uygun kaliteli taşlar bulmak için, tebeşir katmanları arasında (geyikboynuzundan kazmaların, çapaların, taştan ya da geyikboynuzundan yapılmış kamaların, geyikboynuzundan levye kaldıraçların, öküz kürek kemiğinden küreklerin ve geyikboynuzundan ya da odundan yapılmış tırmıkların desteğiyle) maden kuyuları açtılar; galeriler oydular. Öyle ki kürek kemiğinin anatomideki adının bile Latincede “kürek” için kullanılan spatula olması, bu kemiklerin kürek olarak kullanıldıklarını gösteriyor. İngiltere’nin Downs yerinde varlıklarını ortaya çıkardığımız çakmaktaşı madencilerininki gibi topluluklar, ürünlerini, çiftçi köylülerin yiyecek fazlaları ile takas eden uzman madenciler durumuna gelebildiler. Bunun yanı sıra, aynı biçimde madencilikte uzmanlaşmış ailelerin işletmiş olabilecekleri Pennan Mavr gibi son derece iyi taşların çıkarıldığı ocakların açıldığı yerlerde “balta fabrikaları” denebilecek yerleşmelerin varlığını da ortaya çıkardık. Bu topluluklararası uzmanlaşma dışında, neolitik toplum içinde, daha önceki topluluklarınkinden öte bir uzmanlaşmaya gereksinim bulunmamaktaydı.

Metal araçlar ve Tunç Çağı

Metal araçların insanlığa sokuluşu, arkeologlarca, insanlık tarihinde yeni bir çağın, Tunç Çağı denen dönemin başlangıcı olarak görülmektedir. Gerçekten, metalürjinin (MÖ 4000’den az sonra Yakındoğu’da icadının ve onunla sağlanan araçların, toplumun yapısı üzerinde derin etkileri oldu. Özellikle elzanaatçılığının tarımdan ayrılarak farklılaşmasına etkileri büyüktü (Engels, Origins, 185; Köken, 191). Ancak Engels’in yetmiş yıl önce [günümüzden 130 yıl önce] görülmedik bir açıklıkla vurguladığı gibi, bakır ve tunç, çok pahalı oldukları için, taş araçların yerini alabilmiş değildi. Bakır ve tunç araçlar, uzmanlar tarafından, yani yiyeceklerini kendileri üretmeyen zanaatçılarca ve başka uzmanlarca cevherinden elde edilip, genellikle uzun yollar boyunca taşınarak getirilen gereçlerden yapıldı. Söz konusu metal araçlar yalnızca artının [artı ürünün] sulu tarımdan elde edilip, MÖ 3000’den başlayarak zorba (despot) monarklarca toplandığı Doğu devletlerinde az çok bulunabiliyordu. Barbarlar arasındaysa hemen hemen yalnızca silahlar için ve süslenme objeleri olarak kullanıldı.

Metal işleyicileri, çiftçilerce, ürettiklerini metal işleyicilerinin işlerinin karmaşıklığına ve şaşırtıcı -gizemli görünen- ustalıklarına borçlu gören kimselerce üretilen yiyeceklerle beslenen ilk uzman zanaatçılardı. Doğal olarak özel araçları olacaktı. Metal cevherinin içine gömülü bulunduğu sert kayaları kazarak çıkarmak zorunda olan madencinin bakır mırç(24) (İng. gad) araçları vardı. Macaristan’da, bugünküler gibi sap delikli bir tür kazma (Çiz. 20) bulunmuşsa da, keskiler, kamalar ve tokmaklar için, daha çok çakmaktaşına ve taşa dayanılmaktaydı. Cevheri parçalamada ve mırçları saplamada, sapları, çekiç başlarında oluşturulmuş [çepeçevre] çukurluğa sırımlarla bağlanıp tutturulmuş taş çekiçler (Çiz. 8) kullanıldı. MÖ 1500’den sonra, çağdaş balyozlardaki gibi sap takılması için bir delik açılmış ağır tunç çekiç başları (Çiz. 7) biçiminde tahta çekiçlere benzetilmiş araçlar, taş çekiçlerin ve balyozların yerini almaya başladı. Kaydıraklar (İng. skips), daha doğrusu tekerlekleri bulunmadığı için [uzun] tepsiler denebilecek olan [toprak üzerinde çekilip itilerek kaydırılan] kara salları, su yalakları, tahta başlı çekiçler ve el merdivenleri, ağaç gövdelerinden yontuldu. Daha sonra, maden kuyusuna sarkıtılan ipin kayarken ele zarar vermesinden koruyan deri eldivenler yapıldı.

Metal ergiticilerin ve metal işleyicilerin bir hava akımına [havanın üflenmesine] gereksinimleri vardı. Ama MÖ 1500 dolaylarında körük icat edilene dek, tepelik yerlerin eteklerindeki boğazlar boyunca esen yellerden yararlanılmaya çalışıldı. Ya da bir üfleme borusu boyunca dizilen deliklerden veya çömlek uçlu kamışlardan her biri büyük bir çabayla üfleyen çıraklarla yetinilmek zorunda kalındı. Metal, çok kalın çömlek potalarda ergitildi. Bu potalar öylesine kalın [ve ağır] idi ki, ocağın içine gömülmesi ve üstten yakılması zorunluluğu doğdu. Potalara bir şeyler konup alınabilmesi için, uzunca bir zaman boyunca ve tüm barbar topluluklarda, yeşil dalcıklar (fışkınlar) kullanıldı. Metal maşalar ancak uygar devletlerde ve MÖ 1500’den sonra kullanıldı. Kalıplar ya taşa oyuldu ya da balçık içinde biçimlendirildi.

Sıradan örneklerinde bir barbar köyü, köyde kalıp yaşayan bir dökümcüyü(25) besleyemezdi. Metalişi [kap kaçak, araçlar gibi] nesneler, günümüzün kalaycılarının hâlâ Siyah Afrika’da [ve son onyıllara dek Türkiye’de] yaptıkları gibi, köyden köye dolaşan gezgin metalişi zanaatçılarınca yapıldı ve dağıtıldı. Öte yandan, Doğu kentlerinde ve Doğu Akdeniz kentlerinde görünen kalıcı metalciler ise, hammaddeyi devletten ya da devletçe denetlenen tacirlerden aldılar. Çünkü silah endüstrisindeki öneminden dolayı, metal alışverişi üzerinde genellikle devlet tekeli bulunuyordu.

İnce işler için bakır ve tunç, yeni ve daha etkili araçlar -testereler, baltalar- sağladı. Bunlar, bazı ülkeler dışında hâlâ, taş baltalardaki gibi sapa [sap deliğinden geçirilmiş olmaksızın] tutturulmuş durumdaydı. Yunanistan’da ve Macaristan’da ise, sap deliklerine sahip (Çiz. 18) oldukça çağdaş görünümlü örnekleri kullanılıyordu. Bakırdan ve tunçtan keserler, keskiler, mırçlar, delgiler, mıhlar, kerpetenler, bıçaklar, ameliyat araç gereçleri, ustralar, biz’ler ve hatta sonunda, küçük kuyumcu çekiç ve örsleri göründü. Ama genelde, ormancı baltası gibi ağır işlere uygun araçlar daha görünürlerde yoktu. Doğu kentlerinde, yukarıda sözü edilen araçları kullanan zanaatçılar, aynı zamanda o zanaatların uzmanları, ustaları durumuna geldiler. Bunlar arasında doğramacılar, masonlar (taş yontucuları) duvarcılar, yontucular (heykeltıraşlar) mühür gravürcüleri, deri işleyiciler, mumyacılar, kuyumcular gibi zanaatçılar bulunuyordu.

Ne var ki çiftçiler, Tunç Çağı’nın ilk on beş yüzyılı (MÖ 3000-1500 arası) boyunca, varsıl ve ileri derecede uygarlaşmış Mısır’da ve daha da fazla olarak barbar Avrupa’da toprağı işlerken, yalnızca tahta, kemik, taş neolitik araç gereçle çalışmak zorundaydılar. Ancak daha sonraki tarihlerde, kendilerine bazı metal oraklar sağlandı. Söz konusu [MÖ 3000-1500 arası] dönem boyunca, koyunların yünleri, makasların bulunmadığı koşullarda, yolunarak alındı.

Baş üretici etkinlikler kadınlardan erkeklere geçiyor

Bununla birlikte, en eski Doğu kentlerinin (MÖ 3000 dolaylarında) kurulmasından oldukça önceleri, bir sabanın ve bir boyunduruğun icadıyla, tarım alanında bir devrim gerçekleştirilmiş bulunuyordu. En eski sabanlar tümüyle tahtadan olup (Çiz. 44) bazı örneklerinde tek parçaydılar. Bunlar toprağın yüzeyine ancak çizik atabilecek araçlardı. Bir eğri plaka (İng. moul-board)(26) ve bir saban demiri (İng. coulter)(27) ile donatılmış, kesekleri altüst edebilecek sabanla ancak demir çağında, MÖ 1000 dolaylarında, Kuzey Batı Avrupa’da karşılaşıldı. Böyle bir düzenek ılıman iklim bölgesinin en verimli topraklarının işlenmesinde büyük önem taşımaktaydı. Saban yalnızca tarımın verimliliğini büyük ölçüde artırmakla ve devinime getirici olarak insan gücü dışında bir gücün [hayvan gücünün] kullanılmasını başlatmakla kalmadı. Aynı zamanda toplumda, baş üretici etkinliğin kadınlardan erkeklere geçmesine de yol açtı. Çünkü sığır yetiştiriciliği eskiden beri hep bir erkek işi olagelmişti. Kadınlar toprak parçalarını “çapalar”, ama erkekler onu “sürer”. Kuşkusuz taş [uçlu] bir saban yapabilirsiniz; ama saban tarımının yayılmasının tam da tunç araç gereçlerin kullanımı zamanına denk düştüğü anımsanırsa, ilk sabanların ve öküz boyunduruklarının, metal araçlarla tahtadan yontulmuş olması daha olası görünüyor.

Sabanın kullanılmaya başlanışıyla aşağı yukarı aynı tarihlerde, bir başka beceri alanı kadınların elinden alınıp endüstrileştirilmiş [profesyonel zanaat konusu edilmiş] idi. Metal araçlar, doğramacıya, taş araçlarla sağlanabilecek olandan daha düzgün ve daha zarif işçilik gösterme yeteneği kazandırdı. Örneğin, tahta plakaların birbirine [mıh, çivi kullanılmaksızın], balık kuyruğu ve öteki biçimlerle tutturulduğu “geçme” işleri yapılması olanağını metal araçlar sunmuştu. Bunun doğramacılık alanında alınan en önemli sonucu, tekerlek icadı oldu. Tekerin en göze çarpan kullanımı, taşıma alanında, hantal yük kızaklarının tekerlekli arabalara ya da bir savaş arabasına (İng. war-chariot)(28) dönüştürülmesinde görüldü. Ama hızla dönen [yatay] bir çarkla, yani dik bir eksene yatay bağlanmış tahta, taş, ya da balçık disk biçiminde çömlekçi çarkıyla, bir kadının elle beş günde yapabileceği işi bir erkek, bir tutam balçıktan beş dakika içinde çıkarabilir. Ne var ki o erkeğin bir uzman, bir profesyonel olması gerekiyordu. Böylece, çömlekçilik makineleştirilen (mekanize) ilk elzanaatı (İng. craft) oldu. Ve böylece de ev kadını, günlük ev işlerinin birinden daha yoksun edildi. Bundan sonra artık çömlek kaplarını iyi buğday ya da dokuma karşılığında profesyonel çömlekçiden alması gerekecektir.

Makinelerinin pek karmaşık olmaması ve hammaddesi kilin hemen her yerde bulunabilmesi olanağıyla (erkek) çömlekçi zanaatçısı, ekonomik özgürlüğünü bir Doğu devleti içinde bile sürdürebildi.

Özel mülkiyet ve sınıflara bölünüş

Ama Tunç Çağı, ilkel komünizmin son buluşuna ve toplumun sınıflara bölünüşüne tanık oldu. Barbar topluluklar arasında, aslında toprak, Tunç Çağı boyunca, hatta ondan sonra bile, topluluk mülkü olarak kaldı. Ancak sığırlar, hatta neolitik zamanlarda bile bireysel sahipliğe geçirilmeye başlanmış olabilir. Ve sığırlar, artırılabilen yeni bir varsıllık türünün -yani kapitalin- örneği oldu. Ondan sonra, saban tarımı çapa tarımının yerini alınca, sabana koşulan çift öküzü sahipliği, bir başka üretim aracının denetimini getirdi. Sığır varsıllığına sahip olmak, sahiplerine, kim ona sahip değilse o kimseyi sömürme şansını verdi. Ve böyle bir sömürünün verdiği olanakla, o kimse, yeni, pahalı tunç silahlar alabildi. O silahlarla da siyasal erk sahibi olabildi. Çünkü tunç silahlar karşısında, herkesin yapabildiği taş baltaların ve çakmaktaşı bıçakların hiçbir yararı olmayacaktı. Zuluların mızraklarının Avrupalıların ateşli silahları karşısında kaldığı duruma benzer bir durum doğacaktı. Tunç Çağı barbarları arasında bile, bir aristokrasinin, yeni silahları tekellerine alan bir şefler sınıfının doğuşunu görürüz.

Neolitik dönem araçları.

Tarımın sulamaya bağlı bulunduğu Yakındoğu’da ve yalnızca her yıl yetiştirilen buğdayın değil, kuşaklar boyunca ürün veren zeytinlerin ve öteki meyve ağaçlarının yetiştiği Akdeniz ülkelerinde, tunç silahların denetimi, toprağın -temel üretim aracının- da denetimini kazandırabildi. Buralardaki Tunç Çağı uygarlıkları içinde komünal topraklar [topluluk toprakları] kralların ve soyluların özel toprakları oldu. Bu kimseler, kendilerinin kiracıları ya da serfleri olan tarımcılardan metallerin ve öteki hammaddelerin dışalımı için ve artık yalnızca kendileri [soylular] için çalışıyor olabilen uzman zanaatçılarını besleyebilmek için gerekli yiyecek artısını (İng. surplus food) zorla çekip alabilirdiler. Ama o uzman zanaatçılar da, hem hammaddeleri için hem de yaptıkları ürünlerin satılması için krala ve toprak sahibine bağımlı duruma düştüler. Yeni sınıf toplumunda elzanaatları, köylü sınıfıyla (yeni endüstri metalinden [demirden] pek fazla yarar devşiremediğini gördüğümüz sınıfla) birlikte alt sınıflar içine sürüldüler. Bunun nedeni belki de Tunç Çağı “uygar” devletlerinde hiçbir önemli yeni aracın icat edilmeyişidir. Uygulamalı bilimde önemli hiçbir ilerlemenin sağlanamamış olmasıdır.

Demir devrimi

Etkili bir demir ergitme yönteminin bulunması [zanaatçılara] bağımlılıktan kurtuluş olanakları yarattı. Belki daha doğrusu, daha önce icat edilip, Ermenistan dağlık bölgesinin(29) bir barbar kabilesince o zamana kadar sır olarak saklanan böyle bir yöntemin yayılmasıdır bağımlılıktan kurtuluş sağlayan. Çünkü bu yöntem, metali ucuzlatarak, Tunç Çağı zorba yöneticilerinin metal tekelini kırmış oldu. Gerçekten, çoğu örneğinde çok düşük kaliteli olan demir cevheri [yatakları] hemen her yerde bulunabilen bir kaynaktı. Aynı zamanda sert kayalar içinde derin ocakların açılmasını gerektirmeden elde edilebilmekteydi. Bu durumda, herhangi bir köylü topluluk (Mısır ve Mezopotamya gibi bol ağaçtan yoksun durumda olmayıp) [ergitme ve döküm ocakları için] yakacak kaynaklarına bol bol sahipse, tarım işlerinin durgun geçtiği kış mevsimini, (İsveç köylülerinin geçtiğimiz [19.] yüzyıl içinde yaptıkları gibi) kendileri için demir ergitmekle geçirebilirlerdi. Ve ergittikleriyle, yalnızca metal baltalar ve tarım araç gereçleri değil, Doğu devletlerinin silahlıklarından sağlanan silahlarla donatılmış Tunç Çağı’nın şövalyelerine ve sıradan savaşçılarına (askerlerine) meydan okuyacakları silahlarını dökebilirlerdi. Öyle ki, bakırın cevher yataklarının ender bulunduğu yerlerde uzmanlaşmış metalcilerce ergitilip, dağıtımının ise, öteki metal işleme uzmanlarınca araç gereç yapılması yolunda, tacirlerce yürütüldüğünü biliyoruz. Buna karşın, tüm Avrupa’nın ve Yakın Asya’nın Demir Çağı köylerinde demir ergitildiğini gösteren izleri [haddehaneleri] görüyoruz. Aynı biçimde, Demir Çağı’nın başında, Yunanistan’daki, Küçük Asya’daki ve Filistin’deki az sayılamayacak eski devlet, ekonomileri hâlâ ilkel komünizm özelliklerini koruyan (örneğin toprak zilyetliğinde (İng. land tenure) ilkel komünizm özelliğini sürdüren) barbar topluluklarca yıkılıp yerlerini onlara bırakmışlardı. Ucuz metal araçlar, insanın doğa üzerindeki denetimini ve emeğin verimliliğini büyük ölçüde artırdı. Ne var ki, yeni metal [demir] çoğu köyde üretilebilmişse de, demir işleyiciliği elzanaatlarında uzmanlaşmayı durduramadı. Ne de söz konusu zanaatlarda hammaddelerin ve yapılmış malların alışverişinin artmasını durdurabildi. Ve gene, metalin baş tüketicisi, daha önceki gibi, silah endüstrisi olarak kaldı. Gene de demir, tarımın ve zanaatçılığın gelişmesine, pahalı tuncun daha önce yapmadığı derecede yaradı.

Antik madenciler.

Demir Çağı’nın en başlarında, MÖ 1100 dolaylarında, Filistin’de köylüler, metal bıçaklar kadar metal tarım araçları -çapalar (Çiz. 39 ve 40) saban demirleri (Çiz. 45) ve oraklar (Çiz. 50)- kullanmaya başladılar. Ucuz demir baltalarla Avrupalı çiftçiler, ormanın [tarla yapılması için] ağaçlardan arındırılması işine var güçleriyle sarılabildiler. İtalya’da demir mırçlar, manivelalar ve kazmalarla bataklıkları kurutmak için çalışıldı. Yakın Asya’da, çöllük yerlere su getirilebilmesi düşüncesi bir düş olmaktan çıktı. Böylece tarım yapılabilecek bölgeler genişletilip, yiyecek sağlama (yiyecek ikmali) olanakları artırılabildi. Çok geçmeden koyunların kırpılması için yaylı demir makaslar (Çiz. 53) icat edildi. Bu makaslar saç ve bez kesmede de kullanıldı. MS dönemimizin başlamasından önce, Romalı çiftçiler ve istihkâmcılar, çeşitli biçimleriyle, gaga ağızlı demir bıçak başlıkları (İng. billhooks, bak. Çiz. 52) yanı sıra, kalıçlar (Çiz. 51)(30) ve onları tarladayken bileyebilmek için taşınır biley örsleri (İng. mover’s anvils, bak. Çiz. 59), çapa-kürek karışımı araçlar(31) [bildik] kazmalar, kürekler (Çiz. 42), son savaşta [Birinci Dünya Savaşı’nda] kullanılanlara benzeyen “siper kazma araçları” (Çiz. 41) dirgenler, kıyısı boydan boya demirle çerçevelenmiş tahta kürekler [bel’ler?] gibi araçlara sahip oldular.

Tüm bu gelişmeler, elzanaatlarında alt zanaat dallarının artmasıyla ve hammaddelerin taşınmasında, araç gereç donanımında daha az “toplumsal emek” gerektiren, yani daha ucuzlayan zanaat araçlarının icadıyla “emeğin verimliliği”nin artışının ürünüydü. Elzanaatlarının alt dallara ayrılıp dallanıp budaklanması kendini, yeni zanaatların bulunuşunda yansıtmaktadır. Demirciler gibi metal araç yapıcılarına (İng. smiths;(32) bak. Çiz. 10) menteşeli maşalar (Çiz. 55) sağlandı. İlerleme, geliştirilmiş körükler, uzmanlaş[tırıl]mış çekiçler dizisi (keski kalemleri, araca takılan keskin ya da sivri “uç”lar) yay delgi yanında hâlâ kullanılmakta olan delgi (matkap) ve matkap uçları (İng. rymers) gibi araçlarda yansıdı. Bunlara, MÖ 200’den sonra, çivi yapmada kullanılan özel örsler (Çiz. 58) tel çekmede kullanılan haddeler gibi daha bir incelikli araçlar eklendi. Aynı biçimde doğramacılar için çerçeveli testere (Çiz. 54) çift saplı hızarcı testereleri, “domuztırnağı” denen türden çekiçler, baltaların, keserlerin, yontucu kalemlerinin, manivelaların ve delicilerin yeni yeni çeşitleri eklendi. Hatta MÖ 50 dolaylarında, planyalar (Çiz. 36) ve matkaplar(33) göründü.

Sınıflı topumun yeni atağı ve kölecilik

Roma ordularının MS 43’te, uzaktaki Britanya topraklarını, dinozorlaşmış imparatorluklarına kattıkları tarihlerde, günümüzde demircilerin ve öteki metal işleyicilerinin, doğramacıların, [taş yontucu ve taş duvar örücü] masonların, kerpiç/tuğla döşeyicilerinin (duvarcıların), ayakkabıcıların, berberlerin, terzilerin, değirmencilerin ve benzeri öteki elzanaatçılarının tüm el araçları icat edilmiş bulunuyordu. Ancak bundan önce, bağımsız köylü [konumunda] toprak sahipleri, yerlerinin köle ya da serf takımlarına açılması için, topraklarından sürülmüşlerdi. Köle emeği ile yarışma (rekabet), hatta özgür [bağımsız] elzanaatçılarını bile, yeni bir sınıf toplumu içinde gene aşağı sınıflar konumuna düşürmüş durumdaydı.

Biraz önce sözü edilen ilk demir tarım araçları, belki aynı zamanda onların hemen ardından betimlenen demirci gibi metal işleyicisinin ve [tahta] doğramacının araçları da, Tunç Çağı sınıf devletlerinin(34) ülkelerini işgal etmiş barbar toplumlarca [topluluklarca](35) icat edilmiş bulunuyordu. Ama bazı sınıf devletleri, Asur’da, Babilonya’da, Mısır’da ve başka yerlerde, varlıklarını sürdürmede ayak diretiyorlardı. Bu yolda, emperyalist savaşları için kullanacakları bu yeni metali (demiri) benimsemiş bulunuyorlardı. Barbarlara(36) gelince, Küçük Asya’da ve Persya’da [İran’da] kendilerini bir yönetici sınıfa dönüştürmüşlerdi. En azından Filistin’de, Yunanistan’da ve İtalya’da komünal toprak sahipliğini ve işletimini özel toprak mülklerine bırakmışlardı. Düzenli [gelip geçici olmayan] bir çapul etkinliği için verilen savaşlarla, doğal olarak, kabile topraklarından kendilerine düşen büyük paylarını güvenceye alan savaşçı [askeri] önderler, kalıtsal prensler ve soylular durumuna geldiler. Bu konumlarını, uzman zırh yapıcılar (İng. armourers) tarafından yüksek kaliteli metal cevherinden yapılan üstün savaş araçlarını satın alarak sürdürebildiler (bak. Engels, Origins, 187; Köken, 192). Böylece sınıf toplumu çok geniş bölgeler üzerinde hızla yeniden kurulabildi.

Varsıllar ile yoksullar olarak bölünme, ardından ipotekleri ve tefeciliği getirecek basılmış metal paranın (sikkenin) MÖ 700’den sonra kullanılmaya başlanmasıyla daha bir belirginleşti. Aynı zamanda emeğin giderek daha fazla işbölümüne uğraması, elzanaatlarının tarımdan ayrılması sürecini tamamladı. Elzanaatçıları, kullanım için değil satış için “mal” (emtia) üretme durumunda bırakıldı. Küçük köylü toprak sahipleri, diyelim geçimlik buğday yerine pazar için zeytin ağaçları yetiştirmeye başlayanlar bile, aynı ağa takıldılar. Çünkü herkes, yetiştirdiklerini satın alan, başka herhangi bir kişinin verebileceğinden daha iyi yeni basılmış metal para veren tacirlere bağımlı duruma geldi (Engels, Origins, 190; Köken, 196). Onlar böyle bağımlı duruma düşerken sürüp giden savaşlar köle kaynaklarını (köle ikmalini) artırdı. Başarılı tacirler kârlarını köle satın alımına yatırıp, bu kimseleri, özgür elzanaatçısıyla giriştiği yarışma yolunda çalıştıracaktı.

MÖ 400’de, Yunanistan’ın ve İtalya’nın küçük [kent] devletleri, kölelerce ya da toprak kiracılarınca işlenen mülklere ve kölelerin ya da bağımlı zanaatçıların çalıştırıldığı işliklere (atölyelere) sahip kapitalistlerin egemenliği ve yönetimi altındaydılar. MÖ 200 – MS 50 arasında Roma imparatorluğu (tüm bu küçük devletleri ve Afrika ile Asya’nın eski devletlerini ve de Batı Avrupa’daki barbar kentlerini yuttuğunda) tefecilerin ve köle sahiplerinin imparatorluğu durumuna geldi. Çiftçiler kadar zanaatçılar da, hukuksal konumları (statüleri) ne olursa olsun, bir kez daha aşağı sınıflar içine düştüler.

Ekonomik köleleştirme, MÖ 500 dolaylarında, emekten tutum sağlayan makinelerin icadından sonra hız kazandı. Çünkü bu makineler, yukarıda betimlenen el araçlarından farklı olarak, o denli pahalıydılar ki, ancak devletlerin ya da kapitalistlerin gücü onları edinmeye yetiyordu.

Tunç Çağında, Stonehenge’mizdeki  ton gelen söve(37) taşları ve Mısır’da Büyük Piramit [Keops] üzerinde her biri ortalama  ton ağırlığındaki 2.300.000 taş bloğu, yalnızca iplerle ve tahta levyelerle yuvarlak kütüklerden ve kavisli takozlardan yararlanılarak, büyük çabalarla sürüklenip, dik duruma getirilebilmişti. Hatta Demir Çağı’nda bile Asurlular, Musul çevresindeki saraylarında bulunan tek parça (yekpare) taştan anıtsal figürleri dikerken, ellerinde bunlardan daha iyi araç gereçler bulunmuyordu. Bu tür işlemlerin gösterildiği tüm Mısır ve Asur resimlerinden, öküzlerin değil, yalnızca insanların çekici-itici (İng. tractive) gücünün kullanıldığı anlaşılıyor. MÖ 500’den sonra Yunanlılar, makaraları, palanga takımını, kırpma [yün kırpma] makasını ve bocurgatı icat ettiler. Kerpetenleri büyüterek büyük kütleleri kavrayacak makaslara (İng. scissors) dönüştürdüler. İçinde bulunduğumuz MS’lı yıllar döneminin başlarında Yunanlılar ve Romalılar, ağır nesneleri kaldırmada ve çok ağır yüklerin yerlerini (manivelalarla) değiştirmede kullanılan araç gereçlere sahip bulunuyorlardı. Öyle ki, bunlar sonraki yüzyıllarda, ta ki geçtiğimiz [19.] yüzyılda geliştirilene dek, kullanılagelmiştir. Vinçler, normalde iki ayaklı [iki dayanaklı] olup, dört urganla dik konumda tutuluyorlardı. Bocurgat, bir manivelayla, ya da özel durumlarda ayak değirmeniyle,(38) elbette kölelerin emeğiyle işletildi. Vinçler için kalın kalaslar, sağlam urganlar (hatta çelik bocurgat) öylesine pahalıydılar ki, onları işleten işçiler değil, ancak kamu kurumları ya da kapitalist üstleniciler (müteahhitler) sahip olabildiler.

Değirmenin ve su çarkının gelişimi

İleriki gelişmeler bakımından bundan da önemlisi, ilk kez değirmencilikte görünür biçim alan “kesintisiz döner devinim” yolunun yeni yeni alanlarda kullanılmasıdır. Tunç Çağı ve Demir Çağı köylerinde bile tahıl una, genelde evhalkınca dönüştürülüyordu. MÖ 500 dolaylarından başlayarak, Akdeniz [kıyısı] kentlerinde, tahılların, [semer biçimli] bir eltaşı parçasıyla yassı bir başka taş üzerinde ileri geri sürtüşlerle öğütüldüğü eldeğirmenlerinin yerini, bir döner eldeğirmeni (İng. rotary quern) almaya başladı. Onları daha sonra, döner eldeğirmenlerinin (Alpler’in kuzeyinde hâlâ barbarlık [kültür] evresinde yaşayan) Kelt köylerinde kullanılması izledi. Britonlar döner eldeğirmenine MÖ 50’de, Cermenler ancak MS 300’de sahip olabildiler. Bu yeni düzenek, temelde, taşlardan birinin odağına dikilmiş olup, ötekinin ortasındaki delikten geçirilen bir mil yoluyla birleştirilmiş iki yuvarlak taş bloğundan oluşup, üsttekinin kıyısına [yakın bir yere] saplanmış dik bir tutanakla döndürülür.

İki değirmen örneği.

Döner eldeğirmenleri, evhalkının [günlük] emek yükünü azalttı. Ancak, dokuma tezgahının neolitikteki etkisine ve dikiş makinesinin geçtiğimiz [19.] yüzyıldaki sonucuna benzer biçimde, bir evkadınınca ya da onun kölelerince işletilen ev içi kullanımlı araç olarak kaldı. Kendi başına, çömlekçilikte döner çömlekçi çarkının yarattığına benzer yeni bir uzmanlık zanaatına yol açmadı.

Ama hemen hemen aynı tarihlerde, ekmek pişiriciliği etkinliği makineleştirildi. Tüm kır halkları ve birçok kasaba halkı, hâlâ kendi ununu öğütüp ekmeğini pişirmeyi sürdürmekteyken, kentlerde bu durum değişti. Oralarda ekmek ve kek, büyük çapta satışa sunulmak üzere, yapımevlerinde [fırınlarda] yapıldı. MÖ 500’den başlayarak, fırın sahipleri fırınlarına, temelde döner eldeğirmenlerininkiyle aynı ilkeyle işletilen döner un değirmeni kurup yerleştirmeye başladılar. Eldeğirmenlerinden bir farkla ki, bunların alt parçası konik, üst parçası kum saati biçimli olup, üstündeki bir delik, huni (İng. hopper)(39) işlevi görerek, tahılı düzenli tutarlarda [azar azar] bırakan türdendi. Dahası, eldeğirmeninden çok daha büyük olup, dolap beygiri gibi dönüp duran bir eşek ya da at [veya köleler? ç.n.] tarafından döndürülüyordu. Bu, öküzün neredeyse üç binyıl önce sabanı ve arabayı çekmesi için dizginlenişinden beri insan olmayan bir canlının itici gücünden ilk yararlanılışıydı.

Büyük taş değirmenleri ve onları çalıştıran hayvanlar, onları edinmesiyle bir küçük kapitalist durumuna gelen fırın sahibi bakımından, kuşkusuz büyük bir gider kalemi oluşturmuştu. Pompei’de, yani küçük bir taşra kasabasında, tek bir fırın içinde böyle beş değirmen bulunuyordu. Benzeri değirmenler, anlaşılan, madenlerde cevherin öğütülmesinde de kullanılmıştı. Gene eşek gücüyle çalıştırılan bir başka değirmen türü, kapitalist zeytinyağı çiftliklerinde yağ çıkarmada kullanıldı.

Sonra, MÖ 100 dolaylarında bir su çarkı [su dolabı] icat edildi ve un değirmenlerini döndürmede [de] kullanılır oldu. Sonunda canlının olmayan devinime geçirici bir güç, insanın kullanımı için dizginlenmiş oluyordu. Onda da çarkların döndürülmesi işe karışıyordu. Çapı on, on bir ayak [3 m. dolaylarında] olan büyük bir tahta teker, çevresinde, önce metal kovacıklar [maşrapalar] sonraki tarihlerde suların üzerinden aktığı tahta kanatçıklar taşımaktaydı. Su çarkı doğal olarak dikey bir düzlem boyunca dönmekteydi. Tahta bir milin (eksenin) öteki ucundaki dişli çark, dik bir dingilin dişlileri alt ucuna yakın yerdeki gene tahtadan bir çarkın dişlerine kenetleniyordu. Bu dingilin tepesinde bulunan, ona iki başlı demir mıhlarla tutturulmuş üst değirmen taşı ise, elbette yatay düzlem içinde dönmekteydi. Dişli çark 6 inç [15 cm] kadar çaplı bir çift tahta dişliden oluşup, dış kıyılarına yakın yerde, çarkın dişlilerini oluşturacak altı dikey demir somunla birbirine tutturulmuştu.

Su gücünden yararlanma yolundaki bu ilk uygulama, buhar makinesinin icadına dek, sonraki tüm “güç değirmenlerinin ve güç makinelerinin” (İng. power mills)(40) örnek modeli oldu. Ne var ki, binyılı aşan bir süre boyunca, un değirmenleri endüstrisi dışında başka bir işe ender olarak uygulandılar. Onlardan, Roma imparatorluğunun yıkılmakta olduğu MS 400’den sonraki tarihlere dek, hatta buğday öğütme değirmenlerinde bile, çok az yararlanıldı. Onlar yerine, benzeri, ama daha küçük çaplı dişli çarklarla işletilen, manivela kollarıyla ya da ayakla döndürülen silindirler bulunan, ayak değirmenlerini (İng. treadmills) çalıştırmada köleler kullanıldı. Romalılar ve Helenci (Helenistik) Dönem Yunanlıları, teknik beceriden yoksun olmadıkları gibi kapital (sermaye) kıtlığı da çekmiyorlardı. Gene de, emekten tutum sağlayan makinelere, başarılı savaşlardan sağlanan [ucuz] köle kaynakları kıtlaşmaya başlayana dek, yatırım yapmadılar. Söz konusu kaynaklar kuruduktan sonraysa, yapılmış mallar pazarı da çöküşe geçmiş bulunuyordu.

Yukarıda betimlenen [düzenekte] çarkın işlevinin [su getirmek yerine su boşaltmak yolunda] tersine çevrilmesiyle, çarklardan, tarlaların sulanması için su çekme, ya da madenlerdeki suları boşaltma yolunda yararlanılabildi.

Tunç Çağı’nın uygar Doğu devletlerinde ve Demir Çağı’nın erken döneminde, tarımcı, ırmaktan suyu, ırmak kıyısı bankının yüksekliğine dek, bir deri kova ile iple çekerek sağlayabilmekteydi. Olsa olsa, bir öküzden yararlanarak, uzun, yuvarlak, döner bir kütüğün, yani silindirin üzerine sarılmış ipin çekilmesiyle elde edebiliyordu. Veya bir çatallı dik direğin, çatalları arasına dengelendirilerek yerleştirilmiş olup, levye (kaldıraç) ilkesine göre işletilen uzun bir direkle kovanın kaldırılması için gerekli gücün azaltılmasıyla,(41) suyu ırmak düzeyinden bank düzeyine dek çekmek zorundaydı.(42)

MÖ 100’den sonra, artık Yunanlı krallarca yönetilen Mısır’da sulama makineleri kuruldu.(43) Bunlar olasılıkla, bugün bile Yakın Asya’da, Hindistan’da genel kullanım gören Pers Dolabı’nın (İng. Persian Wheel) dayandırıldığı ilkeye göre çalıştırılıyorlardı. Bu düzenekte, bir buğday [un] değirmeninde kullanılan eşek gibi, aynı çember yörüngesinde dönüp duran bir öküz gücüyle çalıştırılan çarklar bulunuyordu. Öküz, alt ucunda bulunan (su çarkında olduğu gibi) yatay eksenli geniş bir çarkın dişlileriyle kenetlenen bir dikey dingilin dönmesini sağlıyordu. Dingille birlikte ama dikey düzlem içinde dönen büyük çarkın üzerine çepçevre küçük kovalar [maşrapalar] yerleştirilmişti.

Çarka daha büyük bir yükseklik kazandırmak için, çarkın çevresine tutturulmuş küçük kovalar yerine, uzun bir demir zincire bağlanmış kovacıklar konmuş olabilir. Romalı yazar Vitrivius böyle bir makineyi betimlemektedir.

Bir madenin dar galerilerinde, bir öküzün dönüp duracağı çembere yetecek kadar geniş yer bulunmaz. Su çarkları, bir manivelayı ya da bir ayak değirmenini çalıştıran kölelerce döndürülmüştür. Roma zamanından kalma bir İspanya madeninde, 14 ayak [4 m. kadar] çaplı iki çift çark takımı, düzeneğe farklı düzeylere yerleştirilmiş olup, suyu toplam 10 ayak 6 inç [3 m. kadar] yükseğe çıkarma gücü kazandırmaktaydı. Bir başka madende, suyun en az 150 ayak [40 metreden fazla] yüksekliğe çıkarılabilmesi için, en az 14 çark gerekmişti. Madende gece gündüz çalıştırılmaları için 28 köle gerekiyordu.

Burada bir başka düzenek olan burgu (Arkhimedes tarafından MÖ 300 dolaylarında icat edildiği söylenen, Fransa’da ve Çin’de hâlâ kullanılan su burgusu)(44) (İng. screw) suyu 11 ayak [3 m. kadar] yüksekliğe taşıyabiliyordu. Bu her iki düzenek türü [su çarkı ve su burgusu] pompalara göre çok daha az etkiliydiler. Oldukça işe yarar bir su pompasının, MÖ 300 kadar oldukça erken bir tarihte icat edildiği anlaşılıyor. Ancak eskiçağda herhangi bir madendeki suyu çekmek için kullanılmış görünmüyor. Bu amaçla kullanımına ancak “Karanlık Çağlar” denen dönemde, MS 500-1500 arasında geçilmiştir. Yeri gelmişken, burgu ilkesinin, aynı zamanda preslerde, özellikle yağ çıkarma preslerinde, çağımızdaki kullanım biçimine oldukça yakın bir anlayışla kullanıldığını belirtmeliyim. Elbette o zaman burguları, bir torna tezgahında tahtadan biçimlendirilmiş türdendi. Burgu (vida) ilkesi, Orta Çağlar’a(45) dek bir şeyleri birbirine tutturmaya yarayan pimlere (vidalara) uygulanmadı. Ancak biz’lerin delgi’lerin uçlarına, biriken talaşın deliği doldurup kapatmasını [böylece delme işinin güçleşip ağırlaşmasını] engellemek için, vida biçimi verilmiş olabilir.

Bununla birlikte, Yunan ve Roma mekanikçileri, önce kilitler, sonra su ile çalıştırılan saatler ve benzeri küçük düzenekler için incelikle yapılmış metal dişli araçlar, diskli çarklar, büyük dişli – küçük dişli [birbirine geçmiş] “dişli takımları” (İng. rachet-and-pinions) vb. yapabilecek yetenekteydiler.

Feodal dönem ve sonrası

Avrupa’da, Roma köle ekonomisi, iç çelişki çizgileri boyunca kırılıp çöktü. Roma uygarlığı, barbar istilacılarca, MS 400 dolaylarında devrildi. Doğu’da Byzantium (İstanbul) içinde ve daha sonra, Yakın Asya’nın, Kuzey Afrika’nın ve İspanya’nın Arap kentlerinde tüm klasik [çağ] teknik araç gereçleri korundu. Hatta yeni araçların (örneğin makasların) ve makinelerin (örneğin yeldeğirmenlerinin) eklenmesiyle daha da varsıllaştırıldı. Avrupa’da bile zanaatçılar, araç gereç kıtlığı içine düşmüşlerse de, varlıklarını, teknik becerilerini ve araçlarını sonraki kuşaklara geçirebilecek kadar sürdürebildiler. Sonraki tarihlerde iyice güçten düşmüş imparatorluğun İtalya’daki topraklarına dek Avrupa’daki illeri (eyaletleri) boyunca yayılan (Anglo-Saksonlar gibi) Töton kabileleri, en sonunda, o tarihlerde bitkin düşmüş imparatorluğun, hammaddelerin ve zanaat ürünlerinin dağıtımını sağlamış bulunan ticaret düzeneklerini eklemlerinden çıkardılar. Öte yandan, Engels’in (Origins 177’de, Köken, 183’de) gösterdiği gibi, istilacı Tötonların barbarlıklarının ta kendisi ve gentile (kanbağı) ilkesine dayandırılan toplumsal yapıları, Avrupa’yı gençleştirecek [derecede ilerici] etkiler yarattı. Gerçekten bu istilacılar, ilkel komünizmden oldukça uzaklaşmış durumda bulunmakla birlikte, toprakta özel sahiplik (mülkiyet) ve tefecilik noktasına varmış değillerdi. Bununla birlikte, Romalı biçimi bir endüstri [malyapımı] köleliğine de varmış olmaktan uzaktılar. Aralarında, zanaatçılara büyük saygı gösteriliyordu. Varsıl mezarları [ölü armağanlarıyla dolu olanlar] içinde, demircilerin ve öteki metal işleyicilerinin, yalnızca tüm araçlarıyla değil, silahlarıyla birlikte gömüldükleri ölüleri bulunur.

Gerçekten, çok geçmeden bu fetihçiler [fatihler] teritoryal [ülke ilkesine dayandırılan] sınıflı devletler kurup, birliğinde çiftçilerin serfliğini getiren feodal düzene geçmek için, toprağın toplulukça ortak sahipliğini bırakmışlardır. Ancak, birçok zanaatçı özgürlüğünü [bağımsızlığını] sürdürmüştür. MS 100’den sonra bir kaçak köle, bir kasabaya kapağı atabilirse ve oraya bir zanaatçı olarak yerleşebilirse, özgürlüğünü kazanabiliyordu. Kentli zanaatçılar, loncalar içinde bir araya gelerek, devlete, toprak sahibine ve tacire karşı ekonomik özgürlüklerini bir dereceye dek sürdürebiliyordu. Öyle ki bu, Tunç Çağı ya da Klasik dönem Demir Çağı bağımsız zanaatçısının hiçbir zaman bilmediği bir durumdu.

Pek az yeni el aracı icat edilmişti, ama emekten tutum sağlayan makineler vardı. Su dolapları, feodal devletlerde, hatta İngiltere’de bile, MS 700 dolaylarında kurulmuş bulunuyordu. MS 1100’den sonra, su gücünden, hamur makinelerini (İng. pulping mills) 1290’da, maden ergitme ocaklarını 1320’de, kereste hızarlarını 1322’de, tel çekme (hadde) makinelerini 1400’de ve iplik bükme gibi öteki makineleri çalıştırmada yararlanıldı. Tüm bu makineler, su pompası silindirinde olduğu gibi, daha çok tahtadandı. Ama daha hassas ve karmaşık dişliler ve hepsinden önemlisi, saat yapıcılarınca yapılan dişli çarkların dişleri ise genellikle demirdendi. Aynı zamanda, o tarihlere dek endüstride yalnızca dövme demir kullanılmaktayken, su gücünden [körüklerle] hava akımı yaratma yolunda yararlanılması, demirin dökümünün yapılması olanağını verdi.

Ortaçağ araçlarıyla çalışma.

Yeni makinelerin çok geçmeden devşirilen meyveleri, bir yandan mal yapımında çıktıda, yani (içinde araçlar da bulunan) yapılmış malların tutarında görülen çok büyük artışlar oldu. Öte yandan başka yararları, makinelerin, duvar ve masa saatlerinin ve elbette topların ve öteki silahların yapımında ve onarımında kullanılan yeni el araçlarının icat edilmesiyle devşirildi. 1500’den önce yaratılan bu yeni araçlar arasında, somunlar ve cıvatalar yanı sıra, onların sıkılmasıyla ve gevşetilmesiyle bağlantılı tüm bir anahtar takımı vardı. Bugün kullanılan biçimiyle matkap kolu (İng. brace)(46) da bulunmaktaydı. Aralarında yeni delgi türleri (örneğin pompaların tahta silindirlerini perdahlamakta kullanılan) [döner zımpara benzeri] delgi ve torna tezgahı da bulunuyordu. Ama sivri uçlu burgulu pimler, “vidalar” (İng. “screw nails”) 19. yüzyıla dek az kullanıldı. Dolayısıyla bu tarihe dek tornavidalar ve matkaplar bugünkü kadar önemli araçlar durumunda değildi. Makinelerin yapımında, 18. yüzyıldan başlayarak, tahtanın yerini metalin almasıyla, bu yazıda betimlenemeyecek karmaşıklıkta, yüksek derecede uzmanlaşmış yeni araçlar ailesi gelişti.

Ne var ki makinelerin sonul ürünü, zanaatçıyı üretim araçlarından yoksun edip, onu bir ücretliye indirmesi oldu. Çünkü yaptıkları işle ilgili yeni, pahalı makinelere, işi onları kullanmak olan zanaatçılar değil, özel kişiler sahip olmuşlardı. Başarılı tacirler kârlarını, (Yunan’da ve Roma’da kölelere yatırışları! gibi) makinelere yatırdılar. Böylece endüstri kapitalistleri durumuna geldiler.

El araçlarıyla üretilen alınıp satılan mallar, pazarda makine ürünleriyle yarışamayınca (rekabet edemeyince) söz konusu araçların kullanıcıları, ya makine sahiplerinin dayattığı koşullarla o makineleri kullanarak çalışmaktan ya da aç kalmaktan birini seçmekte özgür bırakıldılar! Burjuva kapitalizminin oluşma sürecinin, Marx tarafından Kapital içinde açıklanan asal özelliği bu olmakla birlikte, aslında süreç bu özetin gösterebileceğinden çok daha karmaşıktı.

Geride dikkat çekilmesi gereken bir nokta kaldı. Makineleşme (mekanizasyon) tarımda, zanaatlarda görülenden çok daha ağır ilerledi. Gerçekten koyunlar, Avustralya’daki kapitalist çiftliklerde ancak [1940’lı yıllar öncesi] elli yıldır makinelerle kırpılmaktalar. Biçerdöverler ve benzeri makineler, Amerika’da ve düzlük Britanya’da tırpanların ve çapaların yerini almakta bundan daha ağır. Çoğu Avrupalı köylüleri ve İskoçya’nın çoğu çiftlik kiralayan küçük çiftçileri (İng. crofters)(47) olan köylüler, binyıl öncesinin Romalı çiftçilerinden daha iyi donanımlı değiller!

Ama SSCB’nin kolektif çiftlikleri üzerinde, [Çarlığın] köleci toplum[un]da geliştirilmiş eski araç gereçlerin yerine konmuş tarım makineleri, işlerin güçlüğünü büyük ölçüde azalttığı gibi kişi başına çıktıyı [verimliliği, emeğin verimliliğini] artırmakta. Ve bu yeni araç gereçlerin sahibi, toprakta olduğu gibi, bir bütün olarak topluluktur. Böyle olunca Sovyetler yönetiminde mekanizasyon, kapitalistin kâr sağlaması için zorlu çalışmadan kurtulma, işbirliği içinde gösterilen çabayla yaşam standartlarının herkes için yükseltilmesi anlamına gelmektedir.

Çizimlerin Açıklamaları

Makaledeki kabataslak çizimler, yukarıda sözü edilen tarihte görünüş sıralarına göre en önemlileri olan, soylarından gelenleri hâlâ kullanımda bulunan araçların bazılarını canlandırmaktadır. Çiz. 1’de, ilk standartlaştırılmış olan, ama [belli tek bir iş için] uzmanlaştırılmış olmayan aşağı paleolitik elbaltası gösterilmektedir. Çiz. 2 ve Çiz. 3’te orta paleolitik [kültürün] “erkeğin” ve “kadının” [farklı işleri için] uzmanlaştırılmış bıçakları. Çiz. 2’deki araçlardan, yalnızca saplanıcı silahlar büyük ailesi değil, aynı zamanda “iki yüzlü” [her iki kıyısı keskin] araçlar çıkıp gelmiştir. Çiz. 3’teki, daha çok [post vb.] kazımak için tasarlanmışsa da, çağımız bıçaklarının yukarı paleolitik çakmaktaşı anatası [anası atası] sayılabilir. Çiz. 4’tekinin sırtı yontularak körleştirilmişken, Çiz. 5’te bu aracın, çok daha sonra metal çağlarında, metal örneğine dönüştürülüşü gösterilmektedir.

En erken görünen çekiç, yalnızca, çıplak elle kavranan yuvarlak bir taş parçası olsa gerektir. Bu tür araçları, Mısır’da ve öteki Tunç Çağı devletlerinde(48) masonlarca [taş yontucularınca] hatta yontu [heykel] yapıcılarınca kullanılmaktaydı. Ancak, maden cevheri taşlarını kırıp [kayalıklardan] çıkarmak ve onları [övütme yolunda] çekiçlemek için, Tunç Çağı metal işleyicileri, çekiç başının ortasına (Çiz. 8’de görüldüğü gibi) çepeçevre bir oyuk açıp onu bir sapın ucuna tutturdular. Ama ağaç dalından bir sopa, ta paleolitik zamanlarda bile kullanılmaktaydı. Bu sopa Tunç Çağı’nda ele avuca uygun [bildiğimiz biçimiyle] bir çekice varacak yönde geliştirildi. Ya da bir ağacın uygun bir dalının çıktığı yerde oluşan çatalının bir bölümü veya bir geyikboynuzunun çatalı alınıp, böylece kendinden kazanılmış bir sapı bulunan bir çekiç oluşturulacaktı. Daha sonra, Tunç Çağı’nda sap, çekiç başından ayrı yapılıp, tam da bizim çekiçlerimizde olduğu gibi, çekiç başında açılan deliğe uydurulup takıldı (bak. Çiz. 6). Tunç Çağı sona ermeden çekicin tahta başının tunç kopyası, ağır işlerin üstesinden gelinmesi için geliştirilmiş (bak. Çiz. 7) bulunuyordu.

Yukarı paleolitik zamanlarda insanlar, odunları yarmak için, tahta “kama”lar [bıçak benzeri değil takoz benzeri araçlar] ya da fildişinden veya geyikboynuzundan yapılmış keski kalemleri [İng. chisels] kullandılar. Diğer kama biçimli uç (İng. wedge), geyikboynuzu çatalının bir ucunun eğik kesilip alınmasıyla oluşturulabilirdi. Ama geyikboynuzunun o bölümü öyle kesildikten sonra çatalından alınmayıp orada bırakılmışsa, kama çekiçlendikten sonra bir levye (kaldıraç) olarak da kullanılabilirdi (bak. Çiz. 11). Çatalın eğik kesilmiş ucunun yerine (bak. Çiz. 14’te gösterilen) bir çakmaktaşı bıçak [başı] yani cilalanarak keskinleştirilmiş bir taş parçasının çatalın ayrıldığı dalın ucuna sokuşturulmuş biçimi (bak. Çiz. 12’deki gibi) konmuş olabilirdi. Yontma amaçlı bir baltanın doğuşunun [izlenmiş] yollarından biri bu olabilir. Daha sonra, taş balta başı ya bir geyikboynuzunun delik açılmış bölümünden yararlanılarak çatal geyikboynuzu parçasına, ya da doğrudan doğruya bir düzgün tahta sopaya tutturulabilir (bak. Çiz. 13) veya taş balta başı, dirsekli bir sopanın yarılmış ucuna sokuşturularak (bak. Çiz. 17) takılabilirdi. Bakır ya da tunç baltalara önceleri, geçmişin taş baltalarının yakın kopyaları olan biçimler verildi. Bir farkla ki, her iki örnekte, bıçağa daha kesici bir kıyı kazandırmak üzere, dışa doğru az çok bir eğim kazandırılmaktaydı (bak. Çiz. 15). Bu dışa [yelpaze gibi açılan] eğimlilik durumu önceleri, döküm balta başlarında keskin bir kıyı oluşturmak amacıyla çekiçlemenin [metalin yanlara doğru yayılmasına varan] sonucu olarak doğmuş bulunabilir. Ama daha sonra kalıbına, bilinçli olarak bu biçim verilerek dışa yayılmasının abartıldığı anlaşılıyor. Bunlara, taş balta başlarında olduğu gibi, düz bir sap takılmış olabilir. Avrupa’da dirsekli sap (bak. Çiz. 17) her zaman yeğlendi. Bu biçimin kullanılışı, sonunda “delikli balta başları” (İng. socketed celt) (bak. Çiz. 16) denen aracın, MÖ 1200 dolaylarında bulunuşuna vardı. Bu balta başının boru biçimli dökülmüş bir deliği olup, çatallı sopanın bir kolu buraya sokulmaktaydı. Aynı sap geçirme yöntemi tunçtan yapılan oluk ağızlı doğramacı kalemlerinin (bak. Çiz. 25) tunç keskilerin (bak. Çiz. 28) yapımında da kullanıldı. Hatta kullanımı, Alpler’in kuzeyinde demir baltalarda MÖ 400’e kadar sürdü. Ama Macaristan’da, Yunanistan’da ve Yakın Asya’da, MÖ 300’den başlayarak, bakır ve tunç baltalarda, balta başlarına, çağımızdakilerde olduğu gibi bir sap deliği kondu. Çizim 18’de gösterilen benzeri yalın (basit) baltalar yanı sıra, özellikle Yunanistan’da ve Girit’te olmak üzere, çift yüzlü baltalar ve balta-kazma karışımı araçlar (bak. Çiz. 20) yapıldı. Tüm bu biçimler, MÖ 100’den sonra demirden çeşitleriyle yeniden üretilmiş ve zamanla yavaş yavaş deliksiz biçimlerinin yerini almış olmalı. Bu yolda bir sonraki en önemli gelişme, Romalı ormancı baltasında (bak. Çiz. 19) görüldüğü gibi, baltanın keskin kıyısının genişletilmesi oldu.

Keser başlarına balta başlarınınkine benzer biçimler verilmiş olabilir. Ama çoğunlukla (Çiz. 22’deki çakmaktaşı örneğindeki gibi) simetrik değildiler ve (Çiz. 21’deki neolitik Bohemya örneğindeki gibi) dirsekli bir sapa takılmış olmalılar. Tunç örneklerinde ve daha sık olarak da demir örneklerinde sap takılacak delik, delikli balta başlarının kullanıldığı ülkelerde balta başlarının enli bölümüne açıldı.

Keski kalemleri, tam da daha eskinin taş ve tunç balta başlarına benzer; ama onlardan daha dardır (bak. Çiz. 23 taş, Çiz. 26 tunç olanı). Bunlar, Demir Çağı içinde maşalarda olduğu gibi, çıplak elle tutularak kullanılan, ayrıca sapı bulunmayan araçlar olabilirler. Ya da bir boynuzun tepesine (bak. Çiz. 23) yerleştirilmiş bulunabilirler. Veya günümüzdekiler gibi tahta sopa takılmış da olabilirler. Sapa takılmaları için geç Tunç Çağı keskilerinin (bak. Çiz. 27) ve Demir Çağı keskilerinin, sapa sokulacak bölümüne, giderek daralan bir uzantı kazandırılmıştır. Oluk ağızlı [tahta işleme doğramacı aracı] kalemler, mezolitik kemik örnekleriyle başlatılmış olup, neolitikte taştan yapıldılar (bak. Çiz. 24) ve Tunç Çağı’nda çağdaş bir biçim verildi (bak. Çiz. 30 Mezopotamya, Çiz. 25 İrlanda örnekleri).

İğneler ve biz’ler, yukarı paleolitik kemik örneklerinin biçimlerini bugün bile sürdürmekteler. Delici araçlar, yukarı paleolitik çakmaktaşı biz’ler ile (bak. Çiz. 29) kemikte delik açmak için kullanıldı. Bir yay delgi aracının çomağına takılarak (bak. Çiz. 31) delik açıcı matkap uçları durumuna geldiler. Metalin ucuna (Çiz. 30’daki gibi) dört köşe biçimi verildiğinde, delik açmak kadar oluk ağızlı tahta işleme kalemleri olarak kullanılabilme olanağı sundular. Torna uçları ve rimerler (İng. centre bits and rymers) ilk olarak Demir Çağı’nda, MÖ 700 dolaylarında kullanıldı.

Delerken oluşan [delginin sıkışmasına yol açan] talaştan, molozdan kurtulmak için geliştirilen sarmal oluklu vida ucu (İng. screw tread) MÖ 400’den önce hiçbir zaman [çivi gibi] sivri uçlara uygulanmamıştı. Matkap (İng. brace) Orta Çağ’a dek yay delginin yerini alamadı. Ama Mısırlı taş yontucuları, MÖ 2500’den sonra, torna işleminde yukarıdan aşağıya ağırlık yaratmak için, sol elle tutulan taşlarla ağırlaştırılmış bir dirsekli sapı olan delgi milini (bak. Çiz. 32) kullanmaya başlamışlardı. Bizimkiler gibi T saplı burgular (tirbuşonlar) Roma döneminde bazen kullanılmıştı.

Testere dişli (Çiz. 33’teki gibi) çakmaktaşı araçlar, yukarı paleolitik avcılarca kemiği keserek bölmede kullanıldı. Daha sonra doğramacıların testeresi olarak iş görebilecek kadar uzun bıçaklı [tahta saplı] testerelerin yapılmasına metalürjinin keşfine dek olanak yoktu. Tunç Çağı testerelerinin hepsi (Çiz. 34’te gösterilenle) aynı tipteydi ve dişleri aynı yönde değildi. Çift saplı [enli, uzun] hızarcı testereleri (İng. cross-cut saws) Demir Çağı’nın erken dönemlerinde MÖ 500’den önce icat edilmişti. Dişleri hâlâ aynı düzlem boyunca açılmış olmakla birlikte,(49) genellikle eğikti. Tunç çağında odun saplara keser başları takılmışsa da, planya (bak. Çiz. 36) MS 50’de icat edildi.

Toprak parçalarını sürüp işlemek için ve toprağı kazmak için düz bir sopa, rengeyiği boynuzunun çatallı bölümü (bak. Çiz. 37) ya da dirsekli (kancalı) bir sopa üzerine Çiz. 21’deki gibi bağlanıp tutturulmuş olabilecek araç, neolitik köylülerce kullanıldı. Hatta Tunç Çağı Mısırlı çiftçileri (Çiz. 38’deki gibi) tahta çapaları toprağı işlemekte kullanmaktaydılar. Ama Demir Çağı’nın başlamasından sonra Filistin’de çapalara metal başlıklar takıldı (bak. Çiz. 39 ve 40). Çizim 41 ve 42’de gösterilenler Roma toprak kazma [kürek] araçlarıdır. Çizim 44, Almanya’da bir bitki artıkları çürümesi ürünü bataklıktan [İng. peat bog] çıkarılan, sabanın, başka yerde karşılaşılmadık derecede hantal türüydü. Ama tüm Tunç Çağı sabanları, yalnızca tahtadan yapılmış olmaları [tahtadan başka gereç kullanılmış olmaması] noktasında birleşirler. Sabanlara ancak Demir Çağı’nda metal (Çiz. 45’deki gibi) saban demiri geçirildi.

Neolitik Çağ ve Tunç Çağı orakları genellikle (Çiz. 48’de görüldüğü gibi) çakmaktaşı testere dişler kakılmış olarak yapıldı. Geç Tunç Çağı içinde bazen bunların metal kopyaları üretildi (bak. Çiz. 49). Demir Çağı’nda oraklar (Filistin’dekiler gibi) düzenli olarak metalden yapılmıştı. Çizim 50 Roma orağını (İng. sickle) ve 51 Roma kalıcını (İng. scythe: kalıç, kör orak) gösteriyor. Çizim 52’de ise Roma gaga bıçaklı tara (İng. billhook) aracı gösterilmekte. Çizim 53’te Avrupa’da bulunan, MÖ 250 dolaylarından kalma makas gösterilirken; Çizim 54’deki Roma makasıdır. Çizim 55, erken Demir Çağı maşasını canlandırmaktadır. Çizim 57’deki çok küçük tunç örs, ince metal işleyiciliği için olup, Britanya Tunç Çağı ürünüdür. Çizim 58 çivi/mıh yapmada kullanılan bir örs ve Çizim 59, Roma Fransa’sında taşınır orak bileyici örsü [?](50) (İng. mower’s anvil) 60 ve 61 Roma malalarıdır.

Dipnotlar

1) Bu ve çeviri boyunca karşılaşılacak öteki köşeli ayraçlar çevirenindir (y.n.).

2) Eski Yunan’ın aşkınöznesi Şafak Tanrıça Eos’un adına, lithos (taş) sözcüğünün eklenmesiyle oluşturulmuş bir arkeoloji kavramı olup, ilk insan topluluklarınca kullanılan kendiliğinden biçimlenmiş taşlar mı yoksa insanlarca yapılan ilk araçlar mı olduklarına kolay kolay karar verilemeyecek denli ilkel (Afrika’da Kenya’nın Olduvai kara boğazı vadisinden, Pekin yakınlarındaki Çokutiyen mağarasından çıkarılanlar ve benzeri) araçlar topluluğuna verilen ad idi. Arkeolojide bu kavramın kullanımından vazgeçilmiş olup, söz konusu buluntular Paleolitik kültür içinde sayılmaktadır.

3) Bilimsel yazında, insanlığın “ilkel topluluk” (yalın yapılı topluluk) döneminin, daha üretime bile geçilmediği avcılık, toplayıcılık ya da balıkçılıkla asalak geçim biçiminin sürdürüldüğü ilk evresine “yabanıllık”; üretime (bitkisel ve hayvansal besin üretimine) geçilmiş (ama daha kentli uygar yaşama geçilmemiş) evresine “barbarlık” denmektedir. “Uygarlık” bu ilkel topluluk evrelerini izleyip sınıfsız toplumdan sınıflı, devletli, kentli topluma geçişten günümüze kadar uzanan döneme verilen addır (ç.n.).

4) “Cilalıtaş” da denen “Yenitaş Çağı”, insanlığın, bazıları cilalanarak daha keskinleştirilmiş taş araçların kullanıldığı, ama ona bağlanan katmanlarda daha metal araçlarla karşılaşılmadığı; geçim etkinliklerinde, daha çok tahıllar olmak üzere bitkilerin ekilip biçilip, yiyecek sağlanan hayvanların yetiştirildiği kültür dönemi.

5) “Aşağı barbarlık”, Henry Lewis Morgan’ın Eski Toplum (Çev. Ünsal Oskay, İstanbul, 1994, Payel Yayınları) çalışmasında sunduğu, Friedrich Engels’in Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (çev. Kenan Somer, Ankara, 2012, Sol Yayınları, s.29-34’te) benimsediği sınıflandırmanın ürünüdür. Bu sınıflandırmada, insanlığın, başlangıcından ateşin kullanılmasına kadarki evresi “Aşağı Yabanıllık”; oradan okun yayın kullanımına kadarki “Orta Yabanıllık”; sonra çömlek yapımına dek geçen süre kültürü “Yüksek Yabanıllık” olarak nitelenmektedir. Onu “Barbarlık” evrelerinin izlediği kabul edilmektedir: Söz konusu evreler, çömlekçilikten hayvancılığa, tarıma uzanan evre “Aşağı Barbarlık”; oradan demir araçlara “Orta Barbarlık”, demir araçlardan okuryazarlığa “Yukarı Barbarlık” olarak nitelenmektedir. Bunları, alfabe’nin kullanımından günümüze dek “Uygarlık” evresinin izlediği görüşü benimsenmektedir.

6) İngilizcesinde “later … races” (sonraki … ırklar) biçiminde; o tarihlerde genel olarak insan cinsinden ve onun türlerinden, günlük dilde “insan ırkı” olarak söz edilebiliyordu. Nazilerden sonra onların ırk’a verdikleri dar ve özel, ırkçı anlama tepkiyle olsa gerek, ırk sözcüğünün bu kullanımı bırakıldı (ç.n.).

7) Söz konusu çizimler, makale içinde gösterilmiş bulunmaktadır: çevirmen, “bakınız”ın kısaltılmış biçimi “bkz” yerine “bak.” biçimini; “Şekil” için “Çizim” sözcüğünün “Çiz. ” kısaltılmış biçimini yeğlemektedir (Yayıncının notu=y.n.).

8) Yazar burada ve buna benzer birçok durumda “toplum” (İng. society) sözcüğünü kullanmış olmakla birlikte, kimi yazarlarca yüz yüze ilişkiler içinde küçük insan popülasyonlarına uygun bilimsel kavram olarak, Tönnies’in Gemeinschaft und Gesselschaft, (1887) (topluluk ve toplum; cemaat ile cemiyet) ayrımına dikkati çeken yapıtından beri “topluluk” kavramı daha uygun görünmektedir (ç.n.).

9) İng. “flakes”; arkeolojide “yongalar” anlamına gelen sözcükle, paralele yakın düzeyleri olup, bir taş parçasından birkaç vuruşta yongalar koparılıp, onların neredeyse o durumlarıyla kullanılan, parçalarına verilen Türkçe’de “yongataşlar” olarak karşıladığım araçların adıdır. Yongataş araçların karşısında, “çekirdek” (İngilizce’de core) denen, biçimsiz taş parçasından biçim verme yolunda yongalar koparıldıktan sonra geride kalan (“çekirdek” denen) ana parça olup “çekirdektaşlar”, çekirdektaş araçlar olarak çevrilmeleri uygun düşen araçlar takımı bulunmaktadır; hiç değilse ben onlar için bu karşılıkları kullanıyorum (ç.n.).

10) SSCB’nin önde gelen Marksçı prehistoryacısı. Çevirenin ve yayıncının olduğu belirtilmeyen böyle notlar yazarındır (y.n.).

11) Çevirmen İngilizcede kısaltılmış biçimi cf olarak verilen “karşılaştır” deyişinin Türkçede kısaltılmışı olarak kullanılan “krş” yerine “kar.” biçimini yeğlemektedir (y.n.).

12) Engels’in ünlü yapıtının İngilizce baskısının adındaki Origins sözcüğüyle kısaltılarak yapılan göndermelerin sayfaları, “Origins, 180” örneği biçiminde; Türkçe çevirideki yerleri ise “Köken, 186” örneğindeki gibi verilecektir. Söz konusu çeviri, Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Ankara, 2012, Sol Yayınları olup, sayfa sayılarında bu Türkçe çeviri izlenmiştir (y.n.).

13) Gravür işleri için çakmaktaşından yapılmış, ince ama sağlam kıyısı bulunan, kullanışlı bir araç.

14) Sivri olmayan ucunda parmaklarla ya da avuç içiyle baskı uygulanarak deliciliği güçlendirilen bir tür kalın iğnelere Türkçede “biz” (İng. awl) denmektedir; “biz” ile karıştırılmaması için “bız” denmesi de önerilmektedir (ç.n.).

15) Mızrak fırlatıcısı, mızrağın savrulma yayının çapını yükseltecek bir araç olup, mızrağın dibi çıkıntısına dayandıktan sonra ortasından tutularak savrulan “ ” biçimli bir düzenektir. Hedefi bulma şansı, mızrağın kavranarak fırlatılmasında hedefi tutturma olasılığı kadar yüksek olmasa gerektir. Ama hedefin yaklaşılması kolay olmayan otlayan tehlikeli hayvanlar sürüsü ya da kaçan tehlikesizler sürüsü olacağı düşünülürse, nokta atışı yapılamasa da onunla fırlatılan mızrağın, sürüden birine rastlaması olasıdır; yeter ki mızrak aradaki uzaklığı aşabilecek kadar uzağa fırlatılabilsin (ç.n.).

16) Bir tür balık oltası olup, kancalı olmayan, ortasından olta ipi geçirilen bir yer [delik ya da ip sarılan çentik bulunan] her iki ucu sivriltilmiş balık avı aracı.

17) Burada, bu tür araçlarla kazanılan gücü anlatma yolunda, ormanın “sapı benden (bana ihanet etmiş) olmasaydı, ben o el kadarcık balta başına boyun eğer miydim?” meselini anımsayıp anlatmamak elde mi? (ç.n.).

18) Doğramacılıkta [parçaları mıhla, çiviyle değil] geçme işi ile birleştirmede, bir kereste parçasına, bir başka parçanın [“erkek” denen] çıkıntısının yerleştirilerek birleştirileceği [“dişi” denen] girintinin oyulması. “Zıvanadan çıkma” deyişi böyle yapılmış eşyanın sallanıp dağılmasından esinlenilerek türetilmiş görünüyor (ç.n.).

19) 4. nota bakınız (ç.n.).

20) Taneyi kavuzundan [en dıştaki sert kabuğundan] ayırmak için [düvenden geçirildikten sonra] karışık samanla taneyi ayırmada hasadı savurarak yellendirme işlevi gören araç [yaba].

21) Üstteki parçanın alttaki taş üzerinde ileri geri sürtülerek, ya da [alttakinin ortasındaki kazığa geçirilmiş bir delik taşın döndürülmesiyle] çalıştırılan araçlar.

22) Dokumacılıkta, ucuna ağırlık bağlanmış ya da dokuma tezgahının hareketli alt parçasına tutuşturulmuş dikey konumdaki ipliklere “çözgü” ipleri (İng. warp threads) onların arasından yatay olarak dolaştırılanlara “atkı” ipleri denmektedir (ç.n.).

23) Aynı düzenek bugün bazı Anadolu kasabalarında, uzun sigara tüttürme çubuğu (ağızlık) gibi objeleri delmede kullanılmaktadır (ç.n.).

24) Mırçlar, manivelalara benzeyen, onlardan yalnızca daha kısa olmalarıyla ayırt edilen sivri uçlu metal çubuklardı. Tahta manivelalardan farklı olarak metal uç takılmış (Çiz. 43) araçlardı.

25) İng. smith; İngilizcede ayrı metallerin metalürji uzmanları için, blacksmith (demirci) goldsmith (kuyumcu) gibi adlar yanı sıra, hepsini içeren bir ortak meslek adının (smith) bulunmasına karşılık, Türkçede böyle bir ad bulunmamaktadır; en azından ben bilmiyorum; bazı yerlerde “dökümcü” ile karşıladım (ç.n.).

26) Sabanın toprak keseklerini altüst eden eğri plaka biçimli parçası.

27) Sabanın kulağına dikey yerleştirilmiş kesici bir metal parçası [Türçe’de “saban demiri” denen parça olmalı- ç.n.].

28) Yirminci yüzyılın yarısından sonraki onyıllarda, İngilizcedeki war-chariot adının kısaltılmasıyla, sonraki onyıllarda chariot sözcüğü, her türlü iki tekerlekli araç için değil, savaş arabası için kullanılır olacaktı (ç.n.).

29) Hitit kayıtlarına göre, bugünkü Anadolu sınırları içinde “Kizvadna” denen kesin yeri saptanamayan (Toroslar’da ya da Doğu Karadeniz dağlarında olduğu ileri sürülen) dağlık bölgede (ç.n.).

30) Kör oraklar; çorak yerlerdeki kısa saplı ekinlerin devşirilmesinde kullanılan, başaklarından tutulan bir tutam ekinin orağın kör yüzüyle çekilerek köklerinden söküldükten sonra, tersiyle köklerine vurularak topraklarının dökülmesine yarayan araç (ç.n.).

31) İng. mattock, her iki ucu sivri kazmalardan farklı olarak, toprağı çapalayıp gevşetmek için kullanılan bir ucu yassı araçlar.

32) Bak. n.26 (ç.n.).

33) Marangozların tahtaya delik açmada kullandıkları ( biçimli) döner araç.

34) Yazar, bu yazısını yazdığı yirminci yüzyılın ilk yarısında da süren bir gelenekle, “devlet” (İng. State) sözcüğünü, her kullandığı yerde büyük harfle başlatmakta (ç.n.).

35) Bak. n.9 (ç.n.).

36) Bak. n.4 (ç.n.).

37) Bir kapı geçiti üzerine koymak ya da iki dik [sütun, duvar gibi] yapı arası boşluğu birleştirip kapatmak için yatay yerleştirilen kalas ya da taş bloğu [söve taşı].

38) Ayak değirmeni, insan gücüyle döner devinim yaratmak için, çalışanların ağırlığının, bir döner silindir üzerine yatay yerleştirilmiş kalaslara basmalarıyla döndürücü güce dönüştürülmesiyle çalıştırılan bir değirmen türüdür (ç.n.).

39) Değirmenin, içine, değirmende öğütülmek üzere konan şeyi [tahılı] salıveren huni ya da yalak biçimli parçası.

40) Mill, İngilizcede önceleri un değirmenleri için kullanılan bir sözcüktü. Sonraları içinde değirmen düzenekleri bulunan genel anlamda “fabrika”lar için de kullanılır oldu. Power mills su elektrik, petrol vb. kullanılarak döndürüldüğünde enerjinin “güç”e, “iş”e dönüştürüldüğü, gücü “beygir gücü” birimine göre verilen binek arabalarındaki gibi makinelere verilen addır (ç.n.).

41) Tarihte ve günümüzde, bildiğim kadar Mısır’dan Hindistan’a dek uzanan ülkelerde kullanılan, kuyulardan su çekmede de yararlanılan bu su kaldıracı aracına “şaduf” denmektedir (ç.n.)

42) Düz ovalar içinden akan ırmakların, zaman zaman görülen taşkınlarda getirip bıraktığı topraklar, kıyılarındaki tarlalarda sulamayı, bu amaçla kanal açmayı çok güçleştiren bir durumla, ırmakların kıyılarında metrelerce yüksekliği, yüz metrelerce genişliği bulabilen banklar oluşturabilmektedir (ç.n.).

43) Burada “makine” sözüyle anlatılmak istenen, parçaları hareketli düzeneklerdir (ç.n.).

44) İster dikey ister yatay konuşlandırılmış bulunsun, bir ucundan ötekine (vidalardaki gibi) sarmal girintiler ve çıkıntılar oyulmuş bir çubuğun, içi oyulmuş daha geniş çaplı bir direk içinde döndürülmesiyle, oyuklara dolan suyun direğin öteki ucuna kadar taşınması sağlanmaktadır. Bu düzeneğin, metal örnekleri, tepelerine takılmış mili dişlilerle döndüren yeldeğirmeni pervaneleriyle çalıştırılan biçimleriyle Anadolu’da (örneğin Manisa ovasında) karşılaşılabilmektedir (ç.n.).

45) Bizim “Ortaçağ” dediğimiz (500-1500 arası) dönemlere İngilizce tarihlerde “Orta Çağlar” (İng. Middle Ages) denmektedir (ç.n.).

46) Delik açıcı araçların döndürülmesi için ağaçtan, metalden ya da ikisinin karışımından yapılmış kanca biçimli araç.

47) Çevresi duvarlarla çevrili ve çiftlik evine bitişik küçük topraklardan oluşan (croft denen) çiftlikleri kiralayarak geçinen küçük çiftçiler.

48) Bak. n. 35 (ç.n.).

49) Metal testere dişleri aynı düzlem içinde açılırsa, araç bir süre sonra sıkışır. Çözümü, dişlerden birini hafifçe sola, ondan sonrakini sağa eğmekle bulunmuştur. Bu, talaşın dışarı atılmasını ve testereye sıkışmayı önleyen hareket olanağı veren genişletilmiş bir kanal sağlar. Dişler zamanla sağa sola eğimlerini yitirip, aynı düzleme girince, testere “körelmiş” demektir. Bilenmesi, özel bir araçla, dişlerin gene sağa sola eğilmesiyle sağlanır (ç.n.).

50) Bu çeviriden ve metindeki açıklamadan çıkarak yakıştırdığım adın doğruluğundan kuşkuluyum (ç.n.)