Ana sayfa 172. Sayı Okuma okumaya karşı

Okuma okumaya karşı

277
PAYLAŞ

Okumayı söktüğümüz andan itibaren öğretmenlerimiz, ebeveynlerimiz ve kendisinin bizden akıllı olduğunu varsayan pek çok “büyüğümüz” tarafından öylesine müdahalelere maruz kalır ki okurluğumuz, Daniel Pennac’ın ilan ettiği “okur hakları”na sempatiyle yaklaşmamak zor olmalı. Pennac’ın ileri sürdüğü okumama hakkı, sayfa atlama hakkı, bir kitabı bitirmeme hakkı, tekrar okuma hakkı, canının istediği yerde okuma hakkı, yüksek sesle okuma hakkı gibi hakların bazıları çoğu çocuk ve genç okur için zaman zaman birer mücadele konusu olmuştur. Yazarın amacı belki “kafasına göre” okumak isteyenin suçluluk duygusunu hafifletmek, okuma deneyimini ona dayatılan kalıpların boyunduruğundan kurtararak keyifli kılmak ve bu keyfi korumaktır. Rahatlayamayıp daha ileri gitmek isteyenler mesela Ali Mert’in “O Biçim Okuma Biçimleri” başlıklı yazısının yardımıyla konuya dair son psikolojik bariyerlerini de cesaretle yerle yeksan edebilir.

Sanırım ben daha formal ve sıkıcı biri olduğum için “okur hakları” denince, tüketici haklarının kendine özgü yanları olması gereken bir başlığından yola çıkarak düşünmeye başlıyorum. İyi yazılmış, iyi çevrilmiş, nitelikli editörlük hizmeti almış, kaliteli basılmış ve uygun fiyatlı kitaba kolay erişimin doğal yurttaşlık haklarımızdan biri olmasını istemek çok normal değil mi? İnsanlığın tarih boyunca biriktirerek bugüne getirdiği ve bugün de geliştirmeye, büyütmeye devam ettiği mirası kimsenin kimseden esirgemeye gücü ve yetkisi olmamalı. Bugünün kitap, dergi vb. yayıncılığının bitmek tükenmek bilmeyen sorunlarını göz önünde bulunduracak olursak, şimdilik tatlı bir hayal olarak görünüyor. Belki imkânsız bir hayal, çünkü “sınırsız erişim hakkı” dediğimizde aslında bir kitaba sahip olmanın ötesine geçmekten de bahsetmiş oluruz. Bir ömrü birkaç sıkı metinle boğuşmaya vakfetmek, bu amaç için daha binlerce başka metne başvurmak ve sonunda pek az şey elde edebilmiş olma hissiyle yüzleşmek işten değildir. Erken yaşlardan beri iyi okuyan, okurluğa kıymet veren, sürdürmek isteyen, iyi kitap seçebilen ve istedikleri kitapları elde etmekte zorlanmayanlar dahi, arzu ettikleri kadar ve arzu ettikleri gibi okuyamamaktan şikâyet ediyorlar. Canımızın çektiği gibi okuyabilmek için yeteceğini sandığımız kadar zamana asla sahip olamayacağız. Demek ki tercih yapmamız gerekiyor.

Çocukların okumaya teşvik amacıyla vakit geçirme biçimleri konusunda uyarıldıklarına çok şahit oldum. “Bütün gün top peşinde yorulacağına biraz kitap okumalısın”, “Gözlerini televizyondan ayırıp birkaç sayfa okusan daha iyi olmaz mı?” Okuyan çocuk böyle uyarılara pek maruz kalmaz. Onun çevresinde yarattığı endişe ise genellikle kitapları değil de derslerini, ödevlerini veya benzeri sorumluluklarını ihmal ediyor olabileceğime dairdir. Onun da kitaplarının rakibi futbol, basketbol veya başka oyunlardır; ama her biri kendilerine has organizasyon gerektiren uğraşlardır. Bir top, iyi kötü bir saha, oyun kurabilecek sayıda hevesli arkadaş vs… Belki bir kitabın sayfaları arasında kaybolmak tüm bunlara ihtiyaç gerektirmemesi nedeniyle çok daha kolaydır çoğu zaman. Televizyon veya müzik okumaya engel olacak kadar dikkat dağıtıcı değildir. Ekran da sürekli bakmak yerine ara sıra kulak vererek takip edilebilir bir yandan okurken. Bu meşguliyetlerin sıkı okurun önünde ciddi engeller oluşturduğunu hiçbir zaman ikna edici bulmadım. Okumaktan gerçekten keyif almayan birininse elindeki kitabı kenara bırakıp alternatifleri öne çekmesi son derece kolaydır. Ayıp veya günah da değildir.

Öte yandan, bugün artık okurluğun karşısında yükselen tehdidin yine bir başka okuma çeşidi olduğunu düşünüyorum. Bir dönem “son dakika” haberleriyle, bilmem kimden “çarpıcı” itiraflarla, herhangi bir konudaki “önemli” gelişmelerle, “şok” açıklamalarla birer haber bağımlısına dönüştürülmeye ve sürekli ekran karşısında tutulmaya çalışıldığımızı düşünürdüm. Hâlâ televizyon izleme oranları çok yüksek olsa da, bu konuda belli bir eşiğin aşılamadığı görülüyor. Buna karşılık akıllı telefonlarımız ise neredeyse elimizin uzantısı yeni birer uzva dönüştü. “Telefon bağımlılığı” gibi patolojilerden giderek daha sık bahsediliyor. Bağımlı olanla olmayanın nasıl ayırt edileceği de pek belirgin değil. İletişim imkânlarının getirdiği sınırsız şımarıklıkla eşimiz, çocuğumuz, annemiz, patronumuz, şefimiz, çalışma arkadaşımız, müşterimiz bizden sürekli ulaşılabilir olmamızı bekliyor. Tabii ki hislerimiz karşılıklı. Biz de onlardan bekliyoruz. Bir telefon hattı, bir IP numarası ve bu iki numara üzerinden çalışan milyonlarca görünmez ağ ile birbirimize bağlanmış durumdayız. Aynı zamanda ölesiye okuyoruz. 24 saat internet erişimine açık telefonlarımız sayesinde her an kolayca erişebildiğimiz “son haberler”, arkadaşlarımızın veya sosyal medyada takip ettiğimiz kullanıcıların dikkatimizi çekmek üzere bizi yönlendirdikleri yazılar, makaleler, röportajlar, raporlar. Bu sürpriz metinlerin gerçekten okunmaya değer olanlarını süzmeyi öğrenemeyip hepsini birlikte araya karıştırdıkça okur olarak kendi yolculuklarımızı ertelemeye, geciktirmeye devam ediyoruz. Belki de haddinden fazla okuduğumuz için “okuyamıyoruz”.