Ana sayfa 184. Sayı Köylülüğün sosyoekonomik dönüşümü

Köylülüğün sosyoekonomik dönüşümü

352
PAYLAŞ

Alihan Ereörnek

Temel tarımsal gıda ürünlerinin pahalılığı gündemdeki yerini korurken, 2016 yılından beri İstanbul gibi metropollerden kırsala göçün düzenli olarak artması haberi, tarımın ve kırsal yapının dönüşümüne dair merakımı daha da uyandırdı. Çağlar Keyder ve Zafer Yenal tarafından kaleme alınmış Bildiğimiz Tarımın Sonu sosyoekonomik saha araştırmalarından yola çıkılarak yazılmış makalelerle bu merakı büyük ölçüde gideriyor.

Yazarlar yoksulluğu, mülksüzleşmeyi, dışlanmayı, etnik şiddeti, toplumsal eşitsizliği ve buna karşılık verilen mücadeleleri tartışmak için, öncelikle tarım ve kırdaki dönüşümü anlamak gerektiğini belirtiyor. Tarım, sanayi, hizmet ve finansın girift ilişkileri, kitabın basıldığı yıllardan önce tartışılmaya başlanmış ve hâlâ önemini koruyor. Bölgesel olarak yaptıkları tespitler oldukça düşündürücü. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki özellikle Kürt kökenli çiftçi ailelerinin göç nedenleri de kitapta ihmal edilmemiş. Mevsimlik veya geçici işlerle geçimini sağlayanların, tekrar köydeki evine dönmesinin ekonomik, siyasi ve sosyolojik neden ve sonuç ilişkilerini kitaptaki makalelerde bulabiliyoruz. Kitap ağırlıklı olarak sosyoekonomik odaklı olsa da, ekolojik tahribatlardan da söz edilmiş.

Karl Marx’ın metabolik yarılma kavramı
Yazarlara göre tarımın sanayileşmesi, sermaye yoğunluğunun ve kimyasal girdi kullanımının artması, tarımın ve gıda üretiminin giderek biyolojik temellerinden ayrılması, metabolik yarılmayı beraberinde getiriyor. Bu süreç son derece önemli ekolojik, toplumsal ve ekonomik sonuçlar içeriyor. Dünyadaki metabolik yarılma gelişmelerini ara başlıklar ile ele alan yazarlar, devlet politikalarının artık tarım sektöründeki gelişmeleri kontrol edebilecek, köylüyü ve küçük üreticiyi piyasaya karşı koruyabilecek bir pozisyonda olmadığını vurguluyor. Türkiye’deki bu süreci anlamak için de bu kavram bize bazı ipuçları veriyor. Metalaşma, mülksüzleşme ve köylünün işçileşmesi sonuçları üzerinden yapılan analizler, Türkiye’deki durumun diğer ülkelerden bölgesel odaklı olarak biraz farklı olduğu sonucuna varıyor.

Küreselleşen Türkiye’de tarımsal dönüşüm ve metalaşma süreci
Metalaşma süreçlerini analiz ederken, öncelikli olarak bölgesel yapıların ve farklılıkların sosyolojik tahlilini dünyadan ve ülkemizden örnekleriyle bezeli bir giriş, kitapta eksik edilmemiş. Özellikle 1950-1975 yılları arasında yaşanan ekonomik büyümelerin Türkiye’de tarımsal yapılar üzerinde derin etkileri oldu. Neoliberal küreselleşme dünyada olduğu gibi Türkiye kırsalında da alışılmış bilgi, üretim ve pazarlama ağını yok etti. Metalaşma konusunun tüm detaylarına değinmeden yazarların bu duruma verdikleri çarpıcı bir örneği aktarmak isterim: “Kendi buğdayının unuyla kendi ekmeğini yapan köylünün, ürününü satıp ekmeğini parayla almaya başlaması yeni bir şey değil. Ama kendi ürettiğini, kendi tüketme şansı kalmamış köylünün sürekli piyasaları, oluşan fiyatları takip etmeye mecbur kalması, kendi emeğinin ve toprağının kullanım şeklini de bu fiyatlara bakarak tespit etmeye çalışması bayağı yeni bir olgu.”

Akdeniz ve Ege bölgesindeki saha araştırmaları kitabın ağırlığını oluştururken, yazarların Antalya bölgesinde yaptıkları araştırmalar ise bölgeyi tanıyan biri olarak özellikle ilgimi çekti. Sera üretiminin ne boyutlara vardığı, arazi fiyatlarının ve turizmin arazileri ele geçirmesinin bölgede yaşayan köylülerin yaşamlarını nasıl etkilediğini okumak ve düşünmek gerekiyor. Bu konu hakkında ülkede olan biteni de şöyle basit ama etkili bir cümle ile okuyucuya sunmuşlar: “Ulusal kalkınmacı devletin korumasının yıllardır alışık olduğumuz haliyle sona erdiği yerde üretici, çoğunlukla dev tarım, finans ve turizm şirketlerinin yönettiği bir kumarhanede kendi kaderinin efendisi olmak zorunda kaldı.”

Kuzeyin sömürdüğü, fakir güney ülkelerinde son yıllarda kıra ve tarıma geri dönüş, yani yeniden köylüleşme hareketi (re-peasantization) yaşanıyor. Yeniden köylüleşme, özellikle Latin Amerika ve Afrika’nın belli ülkelerinde belirgin bir toplumsal hareket halini aldı. Neoliberal politikaların ve kalkınmacılığın iyimser beklentilerinin inandırıcılığını yitirmesi bu geri göçün temel sebebi. Yazarlar Türkiye’deki durumun biraz farklı olduğu ve nedeninin de toprak mülkiyeti kavramından kaynaklı olduğu görüşündeler. Brezilya gibi ülkelerde mülksüz marjinal nüfusun toprağa geri dönüşü ancak dönenlere yeni toprak sağlama sonucunda mümkün olurken, ülkemizde var olan mülkiyetin veya talep edilmesi caiz olan bir hakkın kullanımı söz konusu. Yeniden köylüleşmenin 5-6 yıllık yeni bir olgu olduğunu ve bu konuda daha çok araştırma yapılması gerektiğini belirtseler de, benim gibi kentten kırsala göçen biri için oldukça tatmin edici bir akademik çalışma olduğunu belirtmemde fayda var. Kitabın sonuç bölümünde yer alan bazı sorular ise okuyucuyu düşündürmeye ve yanıtlar aramaya itiyor.

Bildiğimiz Tarımın Sonu
Küresel İktidar ve Köylülük, Çağlar Keyder-Zafer Yenal, İletişim Yayınları, 2013, 237 s.