Ana sayfa 190. Sayı Nadir olmaması gereken “nadir” eser

Nadir olmaması gereken “nadir” eser

164
PAYLAŞ

Özer Or

“O kitaplar karın doyurmayacak” derlerdi. Galiba haklıydılar. Ne acıktığımda onu bastırmama yardımcı oldu okuduklarım, ne susuzluğumu giderdi, ne de cebime birkaç kuruş koydu şimdiye dek. Aksine, herkesin bildiği üzere okurluk masraflıdır. Kitabı, dergisi, fuarı, sahafı derken, “aman bu sayı kaçmasın”, “aman şu baskı tükendi, sonra daha zor bulurum”lar da eklenirse paranız okunacak bir şeylere dönüşmediği sürece adeta batar etinize. Zaman içinde kişisel kütüphaneyi sürekli genişleten bir mekanizma oluşur kendiliğinden. Nitelik bakımından çıta yüksekse, bedeli de ona göre ağır olacaktır.

Öyle veya böyle, o para sonunda matbuata gidecekse iyisi mi isabetli harcamaya, hani mümkünse ekonomistlerin “yatırım” addettikleri biçimde değerlendirmeye bakmalı, diye düşünenler vardır. Onlar koleksiyonerlerdir. Sorsanız, koleksiyonunu bozmaya, kısmen bile olsa elden çıkarmaya kimsenin de niyeti yoktur ama biriktirdikleri toplamın maddi değerini de arada sırada yoklamadan yapamazlar. Belki “paramı çarçur etmiyorum” telkinidir kendi kendine, belki eşe dosta göre “mantıksız davranıyor” izlenimini üzerinden atma çabasıdır; bilemeyiz.

Bana göre satmayı düşünmeyeceğim varlıkların maddi değeri önemli değildir. Karşılaştığım bazı kitapları “ileride değerlenir” endişesiyle edinmeye çalışmamın yegâne gerekçesi daha sonra edinmemin zorlaşabileceğine dair öngörüm. Türkiye’de ikinci el kitap pazarında tuhaf bir durum var. Daha birkaç yıl evvel basılmış ve er ya da geç bir süre sonra yeniden basılacak kitaplar bile, sanal mağazalarda tükendiği için sahaflarda, hele sanal sahaflarda beş, hatta on katı fiyatlarla satılabiliyor. “Demek ki alıcısı var” diye düşünmek de olası ama olguyu kendisinin nedeni gibi açıklamak ancak papağan iktisatçılara yakışır.

Son 20 yılda birkaç katına çıkan üniversite sayısı akademik alanı neredeyse bir sektöre dönüştürmüş durumda. Yalnızca lisans üstü tezleri veya benzer akademik araştırmaları basarak varlığını sürdürmeyi başarabilen yayınevleri mevcut. Kısa süreler içinde geniş kataloglar oluşturabildiklerini de görüyoruz, seviniyoruz. Eskiden henüz çevrilmemiş olmasıyla hayrete düşüren klasik bazı metinlerin çevrilmesi “yılın olayı”, hatta “yüzyılın olayı” diye sunulurken bugün pek çok benzer yayının sessiz sedasız raflarda yerini aldığına tanıklık ediyoruz. Ne var ki akademik yayıncılığın okuru akademisyenleri ve akademisyen adaylarını hesaba kattığımızda dahi hâlâ çok az. Söz konusu kitapların az konuşuluyor, tartışılıyor olmasından, kitap eklerinde haber veya röportaj olarak dahi kendilerine yer bulamamalarından da anlaşılıyor durum.

Hâl böyle olunca bu kitaplar “best seller” olamadıkları gibi makul süreler içinde tekrar tekrar basılan “long seller” metinlere de dönüşemiyor. Akademisyen, öğrenci, yüksek öğrenim görmüş okur sayısının kestirilebilir olduğu bir ortamda bazı kitapların belli aralıklarla sürekli basılabiliyor olmalarını beklememiz gerekirdi. Gerçek durum böyle değil. İlkinde 1000 ila 2000 adet basılan kitap o kadar uzun sürede tükeniyor ki, 500 adetlik ikinci baskı için yıllarca beklemek gerekebiliyor. Bu zaman zarfında kitaba gerçekten ihtiyacı olan araştırmacılar sahafların elindeki az sayıdaki kitabı neredeyse açık artırma ile satın almak zorunda kalıyor. Akademi dışındaki meraklı okur için aynı kitaplara ulaşmak daha da zor, çünkü hem kütüphaneden, hem de çevreden uzak olduğundan ödünç alabileceği bir ortamda değil ve kitaba ulaşmasının tek yolu satın almak. Özetle, “nadir olmaması gereken nadir eserler pazarı” gibi bir durum söz konusu.

Basılan kitap sayısının, toplam okur sayısının azımsanamayacağı bir ortamda nitelikli metinler hâlâ beklendiği biçimde dolaşıma giremiyor, girse de dolaşımda kalamıyor. Atıf alıyorlar ama ne kadar ve nasıl okundukları belli değil. Atıflar da genellikle tekrarın tekrarı, aslında birincilmiş gibi görünen ikincil kaynak atıfları. İyi bir çalışmada yer verilen fakat yanlış veya eksik anlaşılmış bir paragraf benzer konuda pek çok başka çalışmada öncesiyle ve sonrasıyla birlikte değerlendirilmediği için yanlış anlaşılmaya, yanlış aktarılmaya devam ediyor.

Eleştirinin, eleştirel okumanın kuvvet kazanamadığı ortamda durumun nasıl daha iyiye gidebileceğini öngörmek zor. Bunu yapacak okurun nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağını bilmek de mümkün değil. Beklenen okur gökten inmeyeceğine ve “işinde gücünde” akademi de pek umursamadığına göre yayınevlerine kendi okurun yaratmak, onu yetiştirmek, geliştirmek gibi görevler düşüyor. Eskiden tek çarenin dergi yayıncılığını desteklemek olduğunu düşünürdüm, zahmeti ve maliyeti nedeniyle bu zayıf çözüm beni karamsarlığa sürüklerdi. Son zamanlarda internette çeşitli biçimlerde dolaşıma giren video veya ses kayıtlarıyla, bloglarla, online dergilerle başka yolların da mümkün olabileceğini görüyorum. Meraklı okurlar olarak çok meraklı bir yazarın sözünü hatırlayarak noktalayalım: “Enseyi karartmayın.”