Ana sayfa 191. Sayı 50 Kuşağı, Doğan Tekeli ve “Zor Sanat”

50 Kuşağı, Doğan Tekeli ve “Zor Sanat”

265
PAYLAŞ

Özer Or

Fikir hayatımızı ele alan çalışmalarda 1950’li yıllar neredeyse bir durgunluk dönemi olarak yansıtılır. Farklı tutumların sahibi bir takım gazeteler hep vardır ama1940’larda, İstanbul’da Hilmi Ziya Ülken’in Sosyoloji dergisiyle, Ankara’da Behice Boran, Niyazi Berkes ve DTCF çevresinin Yurt ve Dünya dergisiyle estirmeye başladığı hava süreklilik kazanamamıştır. 50’leri resmen sona erdiren 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle oluşan yeni atmosferde ise her şey yeni başlıyor, ilk kez yapılıyor, ilk kez tartışılıyor, ilk kez düşünülüyor gibidir. Kurtuluş Kayalı pek çok metninde buradaki kopuş algısına ve bu algıya rağmen arka plandaki sürekliliğe dikkat çekmeye çalışır. O bile, belki tarihçi alışkanlığıyla ilk ortaya çıkışlara daha çok önem verdiği için, 40’larla 60’lar arasında kalmış 50’leri sanki daha az renkli bulmaktadır.

1950’ler Türkiyesi’nin fikir hayatı gerçekten de “iki arada bir derede” kalmıştır. Nazizm ve faşizmin yükselişine engel olamayan Avrupa, II. Savaş’tan “uygarlık meşalesini” taşıyan saygın rolünü yitirmiş olarak çıkar. Sovyetler Birliği, Nazileri yenilgiye uğratan fakat bütün Doğu Avrupa’yı da kontrol altına alan yeni süper güç olarak yanı başımızda beliriverir. ABD ise Sovyetlerin Avrupa’daki ilerleyişini durduran bir diğer süper güçtür. “Hür Dünya”nın yeni temsilcisi, bulduğu çözümden şüphe etmeyen ve kendi anlayışı çerçevesinde tüm dünyayı yeniden şekillendirmek isteyen projeci bir devlettir. Soğuk Savaş’ın henüz hız almakta olduğu bir dünyada bağımsız kafayla düşünmeye çalışmak cesaret gerektirmektedir. Kısa süre önce, hemen her şey alt üst olmuşken iddialı sözler etmek güçtür.

Kültür sanat ortamı ise yine politikanın dışında kalmak kaydıyla ve büyük laflar etmekten kaçınmakla birlikte farklı bir görüntü sunar. “1950 kuşağı” dendiğinde çoğumuzun olduğu gibi benim de aklıma edebiyatçılar, özellikle de öykücüler geliyor: Leylâ Erbil, Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Özcan Ergüder, Onat Kutlar. Türk öykücülüğünün önemli yükselişlerinden birini gerçekleştirmiştir o dönemde yazmaya, yayımlamaya başlayanlar. Onlara göre daha genç olan ve hayli geç yazmaya başlamış Oğuz Atay’ın da edebiyat çevresine yaklaşması aslında aynı dönemdedir. Şairler hâlâ aklıma gelmiyor, çünkü aynı dönemin şairlerini “50 Kuşağı” değil de “İkinci Yeni” adıyla anıyoruz: Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, İlhan Berk, Ece Ayhan, Ülkü Tamer. Bu iki grup birlikte düşünüldüğünde ve Sait Faik, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday gibi bir önceki kuşak sayılan isimlerin de varlığı göz önünde bulundurulduğunda o günkü edebiyat hayatının zenginliği az çok kestirilebilir. Okuryazar nüfusun yarıyı aşmadığı 25 milyonluk Türkiye’de Varlık dergisinin tirajının yaklaşık 7-8 bin olduğu zamanları gözümüzde canlandırmakta bugün zorlanıyoruz. Sanıyorum şairlerle öykücüler arasındaki adlandırmaya dayalı bu ayrım benim 1950’lerin kültür sanat hayatını bir bütün olarak kavramamı hayli geciktirdi. Ancak zaman içinde ilgim, algım genişledikçe edebiyata olduğu gibi müziğe, resme, sinemaya ve mimariye de damgasını vuran “50 Kuşağı” mensupları olduğunu keşfettim. Daha doğrusu, “Modern Türk Sanatı” denince hatırıma gelen pek çok ismin “50 Kuşağı” başlığı altında buluşabildiğini fark ettim.

Bu düşüncelerimi SALT’ın Doğan Tekeli’yi konu veya konuk ettiği son birkaç toplantısı tetikledi. Salt Araştırma bir süredir Doğan Tekeli-Sami Sisa Arşivi’ni dijitalleştiriyor. Önümüzdeki aylarda da tamamıyla erişime açacak. Doğan Tekeli 50 Kuşağı’nın mimarlık alanındaki temsilcilerinden biri benim gözümde. “Zor sanat” dediği uğraşında, ortağı Sami Sisa’yla birlikte sadeliği aramaya gayret etmiş. Hangi mimari akımları kendilerine yakın buldukları sorulduğunda beğendikleri, takip ettikleri mimarların adlarını vermekle beraber öncelikli amaçlarının “doğru yapıyı yapmak” olduğunu belirtiyor. Biçimsel gösteriler uğruna, bir mimarlık eserinden beklenen başka özelliklerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Gerçekten, büyük ölçekli olanlar da dâhil her yapısına ilk bakışta bir doğruluk ve ölçülülük dikkati çekiyor.

Doğan Tekeli’nin mimarlığı henüz öğrenciyken, İzmir Merkez Bankası proje yarışmasını kazanmasıyla 1950 yılında başlıyor ve kesintisiz 61 yıl sürüyor. Meslek yaşamını anlattığı Mimarlık: Zor Sanat başlıklı kitabı 2012’de yayımlandığında merakla ve keyifle okumuştum. Dağınık bir nükteli anılar derlemesi de, nehir söyleşi kıvamında hafif bir sohbet kitabı da değildi. Kendisini “Mimar Doğan Tekeli” yapan mesleki geçmişini öğrenciliğinden başlayarak kronolojik olarak yapı yapı, proje proje dikkatle anlatıyordu. Her projeye mahsus deneyimini irdeliyor, o deneyimin birikimine ve mimarlığına neler kattığını açıkça ifade etmeye çalışıyordu.

Ülkemizde bir alanda kendini ispat etmiş olanların çoğunun bahsetmekten büyük keyif aldığı fakat yazmaktan, yayımlamaktan ısrarla kaçındığı bir konu meslek yaşamı. Doğan Tekeli baştan beri farklı bir yolu benimsemiş. 1974’te ilk 20 yılının proje arşivini kitaplaştırarak başladığı yayıncılığını, tüm yaşamını anlattığı Çebiş Evi’nden Hisartepe’ye ile sürdürüyor. Özetle, “Türk mimarlığı vardır, çünkü biz mimarlık yaptık, başkaları da yaptı,” diyor ve sakince kayda geçiriyor tanıklığını. Bir panelde İhsan Bilgin, Mimarlık: Zor Sanat’ın anı kitabı gibi görünse de “1950 sonrası Türkiye’nin, henüz yazılmamış gayrı resmi mimarlık tarihi” olduğunu söylemişti. Üzerine ne denir, bilmiyorum.