Ana sayfa 192. Sayı Seyirlik hayatlar

Seyirlik hayatlar

141
PAYLAŞ

Melis Mine Şener Avşar

Seyir toplumumuzda çok sevilen işlerdendir. Trafik kazalarını, inşaatları, yoldan geçen arabaları, sokaktan geçen insanları, perdesi açık evlerin içini… Bulduğumuz her fırsatı değerlendirir; acıyı, sevinci, her türlü seyirliği gözümüzü kırpmadan izleriz. Köprüde intihara teşebbüs edeni kurtarmaya çalışandan çok, çoğunlukla bu olayı izleyenler yüzünden trafik olur. Yazar Beni Kör Kuyularda hikâyesinin temelinde işte bu seyir işini merkezine alıyor. Güldiyar babası Muzaffer’in unuttuğu öğle yemeğini yetiştirmek için çıkar avludan, geri geldiğinde sesi çıkmıyordur. Ağlayınca gözlerinden gözyaşı yerine taşlar dökülüyordur üstelik. Annesi Bahriye ne yapacağını şaşırır. Kayıp oğlu Hüseyin’in ardından kızının başına gelenler çok geçmeden Bahriye’nin taşıyamayacağı kadar ağırlaşır, ölür gider Bahriye. Mevcut hayatıyla baş etmekte zorlanan Muzaffer sesi soluğu çıkmayan, ağladıkça gözlerinden taş dökülen Güldiyar’la baş başa kalır. Çok geçmez bu işin duyulması, her duyan bir kere olsun ağladıkça gözlerinden taş dökülen bu kızı görmek ister. Gecekondu mahallesinin avlulu küçük evi gün geçtikçe kalabalıklaşır, günden güne sanki bir panayır yerine döner. Başkasının acısını, kederini, derdini paraya çevirenler her yerde olduğu gibi burada da ortaya çıkar. Güldiyar’ın neden susup, gözünden taş dökerek ağladığı ile ilgilenen yoktur. Herkes bu mucizeyi görmenin, bir avuç insan da bundan fayda sağlamanın peşine düşer.

Kitabın adı önce Ümit Yaşar’ı, sonra Münir Nurettin Selçuk’u hatırlatıyor. Çok geçmeden de şiirle şarkının hüznü, kitabın tümüne siniyor.  Kapakta, yazarın daha önceki kitaplarının yeni baskılarında olduğu gibi, Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafları var. Romanın geneline yayılan karamsarlık bir kuyu ve karlar altında bir köyün fotoğraflarının bir araya gelmesi ile çarpıcı bir zıtlıkla görünür kılınmış sanki. Karın o beyazlığının insanda yarattığı çaresizlik hissiyle, kuyunun yalnızlığı ve ürkütücülüğü, daha kitabı elimize alır almaz karanlık bir romana başladığımızı anlatmak için seçilmiş gibi. Marquez’den Allende’ye, Calvino’dan Murakami’ye, İhsan Oktay Anar’dan Latife Tekin’e pek çok yazarın zaman zaman büyülü gerçekliği kullandığı düşünülünce, edebiyatta çok yabancı olmadığımız, hatta seveninin çok olduğu rahatlıkla söylenebilecek bir türle karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek mümkün. Hasan Ali Toptaş da bu akımın öğelerini kullanarak Güldiyar’ın gözlerinden gözyaşı yerine taşlar döküyor. Kitabın başlangıcından itibaren Güldiyar’ın niye sustuğunu, başına ne geldiğini öğrenemiyor oluşumuz bir yandan bir gizem yaratıyor elbette. Ama gerçekçi kurgulara alışkın okurlar için kitap biterken akılda hâlâ aynı soru kalıyor: “Ne oldu da, Güldiyar sustu, ne oldu da taş döktü gözlerinden?” Güldiyar’ın döktüğü gözyaşlarının sebebini öğrenemiyoruz ama insanların zalimliğini, dostlukların yıpranmasını, insanın tükenmesini zihin sesimizde duyuyoruz.

Yazar hikâyenin geçtiği gecekondu mahallesini öyle güzel tarif ediyor ki, çok bilinen bir düstur yankılanıyor zihnimde: “Söyleme, göster”. Yazarlık çalışması için en sık verilen ödevlerden olduğunu tahmin ettiğim bu düsturu hakkıyla yerine getiriyor Toptaş. O evleri, sokakları, odaları, klarnetini ağlatan Cevher’i, bahçedeki dut ağacını, bahçenin duvarını, avluyu, Halil’i, hangi dergâhtandır bilmesek de avluda eğleşen ihtiyarı gözünüzle görmemenizin tek sebebi, ancak okuduğunuzun başka bir kitap olması olabilir. Öte taraftan, Halil’in kuş gibi ağaçlara tünemesi, sonra kumru gibi hû çekmesi hikâyeye ne kazandırıyor, işte bu da hayal dünyamızın kıvraklığının cevap bulacağı bir soru oluyor. İlk sayfalardan itibaren gerçekliğin içinde dolanan öyle çok büyülü sahne, o kadar çok hayalet var ki sayfalar ilerledikçe sorular ister istemez artıyor. Bu büyülü sahnelerin arasında acımasız bir gerçeklik var oysa. Gemisini yürüten kaptanın her koşulda kazandığı zalim dünyayı, düşküne yapılan zulmü çok yakınlarımızda görerek, bilerek büyüyen bizlere çok tanıdık, kahreden, utandıran bir gerçeklik. Bu gerçekliğin içinde ağaca tüneyen, hû çeken meczup Halil’in “Hem bunların hem de o adamın yüzüne, sanki hiçbir şey olmamış gibi aynı ifadeyle bakamam. Bunu yapacak olursam, o zaman da aynada kendi yüzüme bakamam.” demesi bize hem makul, hem de söylenmesi gerekenin söze dökülmesinden dolayı umut verici görünüyor. Ama sonra bu umudun ipliği ortaya çıkmıyor. Yine bir bilinmezlik bulut gibi asılı kalıyor havada.  Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider’den tanıdığımız büyülü gerçeklik sınırlarındaki gezintisi bu kez ortaya çok fazla soru işareti döküyor. Türk Edebiyatı’nda farklı arayışların peşinde okurları memnun edebilecek bu tercih, belirsizliğe müsamaha göstermeyen okurları temkinli yaklaşmaya yönlendirebilir. Ancak, temkinli okuyucuların bile keyifle okuyacağı detaylı tanımlamalar, onları bu geri duruştan vazgeçmeye ikna edecek güzellikle sayfaların içinden okuru kitaba davet ediyor.

Beni Kör Kuyularda, Hasan Ali Toptaş, Everest Yayınları, 2019,  238 s.