Ana sayfa Bilim Gündemi İktidar mantığı

İktidar mantığı

963

İktidarın son dönemdeki uygulamaları (bekçiler yasası, çoklu baro, Ayasofya’nın ibadete açılması, Atatürk’ün bizzat RTE sonra da Diyanet İşleri Başkanı tarafından lanetlenmesi, RTE’nin oğlunun harf devrimine karşı çıkışı, RTE’nin damadının dergisinde hilafet istenmesi, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış çabası, sosyal medyayı kısıtlayan düzenlemeler, muhalif gazeteci ve siyasetçilerin cezaevine atılması, TÜİK’in ekonomi, Sağlık Bakanlığı’nın Covid açıklamalarında gerçeklerin açıkça çarpıtılması ve saklanması vb…) karşısında farklı analizler yapılıyor. Kimileri RTE’nin oyuna getirildiğini, altının oyulduğunu iddia ediyor. Kimileri ise iktidarı yokuş aşağı giderken freni patlayan kamyona benzetip duramadığını söylüyor. Bu ve benzer iddiaların hepsi, yukarıda sıraladığımız uygulamaların sağduyuya aykırı ve iktidara da zarar veren girişimler olduğunu savlıyor. Kanımca bu tür tahliller “iktidar mantığını”, hele rejim değiştirmiş bir iktidarın mantığını anlamamaktan kaynaklanıyor. Sanki sınıflar üstü ve siyaset üstü bir “sağduyu” varmış da, iktidar bu sağduyudan uzaklaşıyormuş sanılıyor. Oysa bize “sağduyuya aykırı” veya “kendi kendine zarar” gibi gelen uygulamalar, iktidarın mantığı açısından bakıldığında hiç de öyle olmayabilir.

İktidar mantığının temel ilkesi
İktidar mantığının en başta gelen ve vazgeçilemez ilkesi ne yapıp edip iktidarı korumaktır. Diğer ilkeler ve değerler ondan sonra gelir ve bu ilk ilkeye tabidir. İktidarın sağduyusu iktidarı korumak hedefiyle şekillenir. Evet, demokrasiye tamamen aykırı uygulamalar yapılmaktadır; ama sorun bakalım neden yapılmaktadır?: İktidarı korumak için (“devletin bekası için” de diyebilirsiniz; aynı şeydir). Açıkça yalan söylenmektedir ama neden? İktidarı korumak için. Hukuksuzluk kol gezmektedir ama neden? İktidarı korumak için. Muhaliflere eziyet edilmektedir ama neden? İktidarı korumak için. Ülkenin zenginlikleri resmen talan edilmekte ve peşkeş çekilmektedir ama neden? İktidarı korumak için. Yolsuzluk, hırsızlık tavan yapmıştır ama neden? İktidarı korumak için… Bu temel ilke söz konusu olduğunda, demokrasi, hukuk, adalet, insan hakları, dürüstlük, yurtseverlik vb. birer teferruata -hatta engele- dönüşür. İktidar mantığı ve “iktidar sağduyusu” bunu gerektirir.

Peki, iktidarın bu uygulamaları iktidar mantığına aykırı mıdır; kimilerinin iddia ettiği gibi iktidar kandırılmakta veya kendi ayağına mı sıkmaktadır? Daha hoşgörülü, daha kucaklayıcı, daha tavizkâr vb. olsa kendisi için de daha iyi olmaz mı? Bu noktada “iktidar aşamalarını” ve her aşamadaki “iktidar mecburiyetlerini” göz önüne almak gerekiyor. Mevcut iktidar hangi aşamadadır ve bu aşamada iktidar mantığı nasıl davranmayı emretmektedir?

İktidar aşamaları
Çinli bilge Lao Tse 2500 yıl önce, iktidar aşamalarını iktidar-halk ilişkisi bakımından edebi bir dille özetlemiş: “En yüksekte olan tümüyle bilinmez altta / sonra gelir saygı sevgi / sonra korku / sonra nefret…”(1)

Rönesans’ın siyaset ustası Machiavelli ise “Hükümdar” adlı ünlü eserinde, iktidar sahibi açısından sevilmenin mi yoksa korkulmanın mı daha “koruyucu” olduğu sorunsalını masaya yatırır ve “korkulmanın” daha işlevli olduğu sonucuna varır. Ama hükümdarı uyarır: “Korkul ama nefret edilme.”(2) Çünkü nefret aşaması, hükümdarın korkmaya başladığı aşamadır ve iktidar açısından ölümcüldür.

RTE iktidarı hangi aşamadadır? Neredeyse 20 yıllık bir süreçten söz ediyoruz, ama kısa geçelim. RTE ilk başlarda (diyelim ilk 10-12 yılda) toplumun önemli bir kesimi (özellikle yoksul ve sistem tarafından dışlanmış kesimi) tarafından sevilip sayılmaktaydı, hatta bir “rol modeli” durumundaydı. Mazlumdu, eziyete uğramıştı, demokrasiden ve ezilenden yanaydı, ceberutluğa karşı mücadele etmekteydi, hoşgörülüydü, her kesime yönelik açılımlar peşindeydi, falan filan… İktidarını korumak ve pekiştirmek için bu algıya muhtaçtı. Toplumun yarısını etkileyebildi; ama (özellikle ideolojisi -Siyasal İslam- dolayısıyla) diğer yarısı tarafından başından itibaren bir nefret objesiydi.

Tek başına iktidarı yitirdiği 7 Haziran 2015 genel seçiminin bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Bu tarihten itibaren RTE iktidarı “korku salma” aşamasına geçti ve korkutarak yönetme stratejisini mecburen benimsedi. 2015 Haziran’ından sonra RTE iktidarı “iki lütuf” sayesinde sürebildi. Biri “Hendek Savaşları”dır ve PKK’nın lütfudur; diğeri “15 Temmuz 2016 darbe girişimi”dir ve FETÖ’nün lütfudur. İktidarının devam etmesi ve çok önemli bir adım olan “Başkanlık Sistemi”ne geçiş bu iki lütuf sayesinde gerçekleşmiştir.(3) Görüldüğü gibi hiç de “normal” bir süreç değildir bu. Cumhuriyet tarihinde yaşanan üç iç savaş durumunun ikisidir bunlar (diğeri de 12 Eylül öncesi).(4) Kaldı ki bir de “dış savaşlar” var. Korku aşamasının görüntüleri!

RTE iktidarının başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ülkenin lokomotifi durumundaki büyük kentlerde yenilgiye uğradığı 2019 yerel seçimlerini ikinci dönüm noktası olarak tespit edebiliriz. Bu tarihten sonra “nefret -etme ve edilme- aşamasına” geçti iktidar ve bu aşamanın mecburiyetleri başladı. Çoğu kişinin anlam veremediği, kendi ayağına sıkmak diye nitelediği uygulamalar (ilk örneği İstanbul seçiminin tekrarının dayatılmasıydı) bu mecburiyetlerden kaynaklanıyor.

Ölüm-kalım mücadelesinin mantığı
Bir kere nefret aşamasına geçildi mi, iktidarı korumak bir “ölüm-kalım meselesi” durumuna gelir ve ölüm-kalım mücadelesinin mantığı işlemeye başlar. RTE iktidarı “normal” bir iktidar değildir, rejim değiştiren bir iktidardır. Rejimi değiştirdin mi sıkıya gelince iktidarı verip kenara çekilemezsin, çünkü hesabı kötü sorulur. Devrimlerin ve karşı-devrimlerin diyalektiğidir bu. Sonuna kadar savaşmak zorundasın. Hitler 1944 yılında “ben ettim siz etmeyin” deyip kenara çekilebilir miydi? Zıt bir örnek verelim: 1917’de Rusya’da iktidarı devrimle alan Bolşevikler, 1919’da Alman devriminin yenilgisinden sonra vazgeçip iktidarı bırakabilirler miydi? Paris Komününün yenilgisinden sonra Sen Nehri nasıl kırmızı aktıysa, bütün Rusya da böyle olurdu. Ölümüne savaşmak zorundaydılar ve savaştılar.

RTE iktidarı bırakamaz ve çatışmaya hazırlanıyor. Kimine anlamsız gelen uygulamalar bu hazırlığın adımlarıdır.

Savaşa hazırlanan bir odak önceliği nerenin tahkimine verir? Vurucu (silahlı) kuvvetlerine ve mali kaynaklarına. Bu ikisi olmadan savaşılamaz. Ara güçler, titrek kesimler, “eleştirel eski dostlar” olmadan savaşılabilir; bunlar savaş başarılarıyla yeniden hizaya getirilebilir; ama özgüç (vurucu güç ve mali kaynak) tahkim edilmeden savaşa girilemez; bunların gönlü hoş tutulmalı, kesin bağlılıkları sağlanmalı (mecburiyet kapsamına alınmalı), harekete geçirilmelidirler.

Varsın Batı dünyası karşı çıksın, bazı AKP’liler bile tedirgin olsun; Ayasofya açılmalı ve Atatürk’e lanet okunmalıdır ki, yeri geldiğinde vurucu güç olarak sokağa sürülecek tarikat militanları istim üzerinde tutulsun.

Varsın kentli “Z kuşağı” oy-moy yok desin, dislike yapsın; zıvanadan çıkmış sosyal medya denetim altına alınmalıdır. Zaten başarı garanti altına alınmadan bir seçime girilecek midir ki… O vakit geldiğinde “ergen veletleri” hizaya sokmak kolay!

Varsın işçiler toplama kamplarındaki gibi çalıştırılsın, işsizlik katlansın, yoksullar çaresizlikten kendilerini yaksın, ülkenin bütün doğal zenginlikleri utanmazca talan edilsin, “çılgın proje” adı altında doğal dengeler yerle bir edilip muazzam rant alanları yaratılıp yabancılara ve yandaşlara peşkeş çekilsin; yeter ki kaderi RTE iktidarı ile birleşmiş mafyatik burjuvazinin gönlü hoş tutulsun, daha da palazlansınlar ve yörüngede tutulsunlar.

Varsın kadınlar cinayetlere kurban gitsinler; iktidarın zaten kendisi açısından kaybedilmiş modern kadınlara değil, o şiddeti yaratan ideolojik zeminin etkisiyle davrananlara ihtiyacı var.

Kısacası, bunlar “sağduyuya aykırı” ve “kendi ayağına sıkan” uygulamalar değil, iktidarın geldiği ölüm-kalım mücadelesi aşamasının mantığının emrettiği zorunlu adımlardır.

Peki, muhalefet?
Peki, RTE iktidarı bu yolla devamını sağlayabilir mi? Bilemiyoruz. Ana muhalefet hâlâ “seçimde dostlarımızla birlikte iktidara geleceğiz” diyor. Bir seçim yapılırsa gelebilirler belki… Son aylarda atılan adımların mantığını tahlil etmekten uzak görünüyorlar; yoksa niye “Ayasofya’yı ibadete açacaksan aç” desinler, açılınca tebrik etsinler, gidip namaza dursunlar…

Benim kanım, iktidarın başarıyı garanti altına almadan bir seçim riskini göze almayacağı, bu “garanti”yi sağlamak için her şeyi yapabileceğidir. Haziran 2015 genel, Mart 2019 yerel seçimlerinden ders almış olmalı RTE iktidarı. Muhalefet de bu iktidarın Haziran 2015’ten beri neler yaparak iktidarda kalabildiğini bilince çıkarmalı.

Muhalefet Machiavelli’i anımsamalı. Çünkü üstat hükümdara öğüt verir gibi yapmaktadır ama aslında hükümdarın nasıl devrilebileceğinin de yolunu göstermektedir. Hükümdarlar iktidarlarını nasıl koruyorlarsa öyle devrilirler.

DİPNOTLAR:
1) Lao Tse, Tao Te Ching, Yol Yayınları, Türkçesi ve yorumu: Ömer Turgan, 1994, s.38.
2) N. Machiavelli, Hükümdar – Il Principe, Sosyal Yayınlar, Çev. H. Kemal Karabulut, Eylül 1998. Özellikle “Sevilmek mi yoksa korkulmak mı daha iyidir?” (s.185-191) ve “Yardımcı birlikler, karma birlikler ve hükümdarın kendi öz birlikleri” (s.164-171) başlıklı bölümler.
3) Bu “iki lütuf”un arka planındaki gerçekler gün gelir bir gün ortaya çıkar.
4) “İç savaş” nitelemesi ağır kaçabilir ve aşırı bulunabilir. Tartışılır. İç savaş kuramları göz önüne alınarak ayrıca tartışılmalı bu örnekler. Küçük bir deneme için bkz. E, Helvacıoğlu, Türkiye’de iç savaş, ABC, 28 Aralık 2017.