Ana sayfa 207. Sayı “Çevrecilik” neyimize yetmiyor?

“Çevrecilik” neyimize yetmiyor?

91

“Yarın, gazeteler bunu ‘çevrecilere karşı çıktı’ diye yazacak. Ama ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim. Belediye başkanlığımdan beri çevrecilik konusunda neler yaptığımızı özellikle İstanbul’da yaşayanlar çok iyi bilir.”

Recep Tayyip Erdoğan
Cuma Namazı sonrası otobüs üzerinden cemaate konuşma.
23 Ağustos 2008, Rize-Güneysu

Pek çok muteber sıfatı “daniskalık” düzeyinde haiz olduğunu sık sık belirten Erdoğan’ın çevrecilik konusundaki iddiasını diğerlerine göre daha çok önemsiyorum. Sözü ve eylemi arasındaki ilişkinin en çok bu konuda kendini açığa vurduğunu, yalın gerçeği “gönül gözüne” filan ihtiyaç duymadan her bakan için görünür kıldığını düşünüyorum. Neden onun gibi ve onun kadar “çevreci” olamadığımızı sorguluyorum ister istemez.
Tüm dünyada vazgeçilmeye çalışılan nükleer santraller Türkiye’de onun iktidarında inşa ediliyor. Dünyanın çöpü ayrıştırılmak, geri dönüştürülmek ve kısmen imha edilmek üzere Türkiye’ye onun iktidarında taşınıyor. Millet olarak bu işlemlerin hiçbirinin usulüne ve hukuka uygun yapılmadığını ancak uluslararası bir skandala yol açtıktan ve İngiliz başbakanı protestoların hedefi haline geldikten sonra öğrenebiliyoruz. Aynı dönemde Hasankeyf 12 bin yıllık tarihiyle Ilısu Barajı’nın sularına gömülüyor. Neredeyse kılcal sayılabilecek derelerine kadar Türkiye’nin akarsularının kapalı kanallara hapsedilmesi, bu su kaynaklarını besleyen havzalar üzerindeki tüm tasarruf haklarının çok uluslu şirketlere (ÇUŞ) devredilmesi onun iktidarında söz konusu olabiliyor. Karadeniz’in ormanlarında taş ocakları açılmasına izin veriliyor, halkın gece gündüz nöbet tuttuğu Kaz Dağı, onun çabalarıyla define arayan korsanlar gibi davranan madencilik şirketlerinin insafına ve vicdanına emanet ediliyor. Tarihin en büyük kazalarının gerçekleşmesi, yüzlerce işçinin adeta katliamlara kurban gitmesi sonucunda kömür madenlerinin ne kadar emniyetsiz işletildiği ve bu yaklaşımın denetimsiz biçimde yaygınlaştırıldığı saklanamaz hale geliyor. Kendimizi tutmayıp aklımıza gelenleri şöyle bir dökmeye kalksak buradan köye yol olur.
Yeni hava limanı ve Kuzey Marmara otoyolunu bir yana bırakacak olsak dahi yalnızca kanal projesi ve yol açabileceği yeni tehlikelerle İstanbul’un ayrı bir başlığı hak ettiğini özellikle burada yaşayanlar çok iyi biliyor. Hiçbir açıklamaya ve özete gerek görmüyorum. Zira hepimiz fazla bilgiden ve bunca bilgiye rağmen eylemsizliğe zorlanmaktan bunalmış durumdayız. İstanbul özelinde Erdoğan iktidarının tüm bileşenleriyle birlikte 25 yıldır süren vurdumduymazlığı sonucu ortaya çıkan müsilaj sorununun kanal projesi için bir son ikaz olacağını umarken aksine kanalı savunmanın bahanesi haline getirildiğini görüyoruz. Karşımızdaki şehircilik doktrininin, sözde çevrecilik anlayışının düz dünyacılıktan, aşı karşıtlığından ve benzeri safsata havariliğinden zerre kadar farkı yok. O nedenle kişi ve grup menfaatlerinin safsataya bulanarak kutsallaştırıldığı ve kitlelerin taraftarlığa teşvik edildiği bir ortamda devletin imkânları da kullanılarak propaganda, lobicilik, yargı süreçlerine siyasi müdahale, bilirkişilik kurumunun yozlaştırılması normalleştiriliyor. Elbette güneş balçıkla sıvanmaz, görünen köy kılavuz istemez. Bu hilelerin ve yalanların hiçbiri toplumu ikna etmeye yetmediği için her gün jandarma tarafından korunan iş makinelerinin karşısına dikilen ihtiyar köylü kadınların, polisin gaza boğduğu mahallelerinde gecekondularına, bahçelerindeki ağaçlara sarılan kent yoksullarının görüntüleri düşüyor önümüze.
Son kitabına tekrar göz atarken Kobanê davasında yargılandığı için uzun süredir tutuklu bulunan HDP milletvekili Prof. Dr. Beyza Üstün’ün tahliye haberi geldi. Çevre politikalarıyla, ekolojiyle, su kaynaklarının ve havzalarının ticarileştirilmesiyle, HES’lerin yol açtığı kültür ve tabiat tahribatıyla az çok ilgilenmiş kim varsa muhtemelen kendisiyle, en azından ismiyle karşılaşmıştır. Hâlâ karşılaşmadıysanız yaşamı savunma konusunda tahmin ettiğiniz kadar ilgili ve duyarlı olmadığınızı üzülerek ifade etmek zorundayım. Dost acı söyler.
Beyza Hoca’nın “ekoloji politik” yazıları ve söyleşileri İletişim Yayınları tarafından Doğayı, Emeği, Yaşamı Korumak başlığı altında toplanmış. Emperyalist ülkelerin, kapitalist tekellerin, savaş müteahhitlerinin, su ve toprak gibi doğal kaynaklarımızı, tüm insanlığa ait kültür ve tabiat varlıklarını sermaye döngüsüne sokmak isteyenlerin ve onların ekmeğine yağ sürme gayretindeki politikacıların, lobici vakıfların, derneklerin, sahte raporlar düzenleyen üniversitelerin, akademisyenlerin, entelektüellerin “çevreci” olmakla övündüğü bir dönemde gerçekten yaşamı savunmak istiyorsak neden çevrecilikle yetinemeyeceğimizi etraflıca anlatıyor. O kadar çok örnek olay ve özel isim veriyor ki bir seferde okuyup geçerek yağmanın, talanın boyutlarını kavramak çok zor. Başımıza gelenleri “kötülükle” veya “gaddarlıkla” değil, küresel kapitalist sistemin yerel ölçekte nasıl işlediğiyle, sınıf mücadelesiyle, kadınların eşitlik ve özgürlük kavgasıyla ilişkilendirerek açıklıyor. Sistemin bütününü ihmal eden tutarsız yaklaşımların neden kesin ve kalıcı başarılar elde edemeyeceğini her fırsatta üzerine basa basa hatırlatıyor. Dünya çapında egemen kılınmaya çalışılan söylemleri en temel varsayımlarına kadar sorguluyor.
Sözü hep siyaset üretmenin, siyaset yapmanın önemine getirerek bitiriyor. 3. Havalimanı İşçileri ile Dayanışma Platformu’nun tahliye haberini “hoş geldin hocam” diyerek duyurması doğaya, emeğe ve yaşama dair bütüncül yaklaşımı, tutarlılığı, düşüncesiyle sözünün, sözüyle eyleminin birliği ve çok boyutluluğu sayesinde eriştiği menzili de gösteriyor olmalı. Bu yazı da onun sözleriyle bitmiş olsun: “kendi için olması gerekenden daha çoğunu yaşam için isteyebilmektir mücadele.”

Doğayı, Emeği, Yaşamı Korumak, Beyza Üstün, İletişim Yayınları, 2021, 240 s.