Ana Sayfa 216. Sayı Liberal anlatının sefaleti ve mutlak savaşın geri dönüşü

Liberal anlatının sefaleti ve mutlak savaşın geri dönüşü

716
ABD uçakları Vietkongların saklandığı ormanlara, ağaçları zehirleyerek yapraklarını dökmelerini sağlayan “yaprak döktürücü” püskürtürken…

Yeniden tüketici koltuğundayız. Bir yandan ekranlardan savaşı izliyoruz, aynı anda da bu savaşta hangi safta olduğumuzu seçmemiz isteniyor. Bir hikâyeyi satın almaya zorlanıyoruz. Vicdandan, barıştan, demokrasiden yana mısın? Yoksa…

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından kısa süre önce, 9 Şubat’ta (11 Mart’ta güncellendi), The Economist dergisinde Yuval Noah Harari imzalı “Ukrayna’da Tehlikede Olan, İnsanlık Tarihinin Gidişatı”(1) başlıklı bir makale yayımlandı. Harari’nin makalesinin önemi, yazarın özgün fikirlerinden değil, tam tersine, var olan bir anlatıyı iyi bir şekilde tekrar paketlemesinden kaynaklanıyor, bu yüzden üzerinde tartışılmayı hak ediyor.  Harari’nin başarılı bir “popüler bilim yazarı” olduğunu düşünürsek (gerçi filozof sıfatı da layık görülüyor kendisine ama…), mahareti, zaten söylenmiş olanı sıradan okurların da nüfuz edebileceği şekilde derlemek. Bu makale de bir anlatıyı kısa ve derli toplu bir şekilde yeniden ürettiği için önemli.
Harari, Ukrayna krizinin kalbinde “tarihin ve insanlığın doğasına ilişkin temel bir soru” yattığını düşünüyor: Değişim mümkün müdür? Harari’nin, değişimin mümkün olmadığını, her şeyin biteviye tekrarlandığını savunan bir düşünce ekolünün karşısında, değişimin mümkün olduğuna inanan başka bir düşünce ekolüne inandığını ve savunduğunu anlıyoruz. Gerçi değişimi imkânsız gören bu düşünce ekolünün ne olduğunu çıkaramıyoruz makaleden ama “bir ülkenin diğerini mideye indirmesinin önündeki tek engelin askeri güç olduğunu öne sürer ve değişim ihtimalini kesin olarak reddeder; dünya, güçlünün zayıfı avladığı bir ormandır,” tanımına bakarsak felsefi bir ekolden ziyade “güç politikası” (power politics) ve “realpolitik”ten bahsettiği sonucunu çıkarabiliriz. Çok önemli değil çünkü Harari’nin asıl anlatısı değişimin mümkün olduğu düşünce ekolü üzerine inşa edilmiş durumda. “Savaş, doğanın yerçekimi gibi temel bir kuvveti değildir” diyerek, organize savaşa dair ilk bulguların sadece 13 bin yıl önceye dayandığını, insanoğlunun bu tarihten önce “savaşsız” yaşayabildiğini söylüyor. Bir tarihçi olarak Harari’nin ilk çarpıtmalarından biri bu. Her şeyden önce “organize savaş” doğru bir tanım değil, savaş “organize ve büyük ölçekli bir çatışma” biçimi olarak tanımlanabilir ancak. İtişme, kakışma, yumruklaşma, birbirine girme gibi eylemler nasıl savaş olarak tanımlanamazsa insanlığın savaş denen olguyla tanışması için de bu kelimeyi hak edecek bir gelişme süreci şarttı: Savaşın gerektirdiği organizasyon becerisi, alet edevattaki gelişme, tarım topluluklarının ortaya çıkışıyla avcı/toplayıcı gruplar arasındaki gerilim, surlarla çevrili Eriha (Jerich) gibi kentlerle birlikte (MÖ 7000) korunaklı bölge hissinin ortaya çıkışı ve yeryüzünün üzerindeki insan nüfusunun artması…(2) Bunları göz önüne aldığımızda, Harari’nin saptadığı tarihin biraz daha yakına çekilebileceği bile söylenebilir. Ama bir tarihçi olarak, savaş denen organize ve büyük ölçekli çatışmanın insanlığın sonradan keşfettiği bir şey olduğunu söylemek tarih bilimini çarpıtmakla mümkündür ancak. Tam tersine, savaş tam da Harari’nin savunduğu gibi değişimle birlikte ortaya çıkan bir olgudur, gökten düşen ve insanlığa yapışmış ilahi bir lanet değildir.
Diğer yandan, Harari’nin savunduğu, “değişimin mümkün olduğuna” dair düşünce ekolü, değişimin ve gelişmenin temel dinamiklerinden birinin antropolojik anlamda çatışma olduğunu söyler. Batı düşüncesinin üzerinde yükseldiği Yahudi-Hıristiyan anlatısına başvurursak Habil ve Kabil meseline kadar uzanabiliriz. (İlginçtir ki Putin’in 2021 yazında kaleme aldığı, Rusya perspektifinden Ukrayna ve Rusya tarihsel bağlamını yeniden inşa eden makalesindeki(3) “Rusya ve Ukrayna halkları kardeştir” vurgusuna Zelensky’den gelen cevap, “Habil ve Kabil kadar kardeşiz” olmuştu.) Savaş, çatışmanın fiziki, politik ve özel bir formudur. Ölçeği ve yıkıcılığı gereği de tarihte değişimin ve gelişmenin güçlü dinamiklerinden biridir. Tarihin kırılma ve yeniden inşa süreçlerini savaşları yok sayarak takip etmek mümkün değildir. Bir tarihçinin en azından bu konularda kavramları bulamaç haline getirmemesi beklenir ama Harari’nin meramı bu tersten okumayı şart kılıyor.
Harari’nin anlatısındaki merkezi unsur, insanlığın bir çatışma biçimi olarak savaşı aştığı veya en azından aşması gerektiği inancı. Bunu iki ayrı koldan kanıtlamaya çalışıyor. Öncelikle savaşın 1945’ten bu yana istatistiksel olarak geçerliliğini yitirmeye başladığını, nadir ve istenmeyen bir vaka haline geldiğini söylüyor: “Ancak tüm çatışma türleri dikkate alındığında dahi, insan eliyle gerçekleştiren şiddet eylemleri, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında intihar, araba kazaları veya obeziteye ilişkin hastalıklardan çok daha az ölüme sebep oldu. Bir diğer deyişle, barut artık şekerden daha az öldürücü hale geldi.”
Harari, bu noktada hem istatistiği hem de kavramları eğip bükmeye devam ediyor. İntihar ve savaş zayiatı arasında bir karşılaştırma yapmak, elma ile portakalı karşılaştırmaktır. Savaş esnasındaki zayiat rakamlarının ötesinde, savaşın yıkıcı etkisi kuşaklar boyu ve çok boyutlu olarak sürer gider. Doğrudan istatistiklere girmeyen göç, açlık gibi tali kayıpları da (collateral damage) kapsar, bu yüzden obezite veya Kovid-19 gibi bir olguyla karşılaştırılamaz. Dahası, ikisi arasında bir bağlantı kurulabilecek olsa bile, bu bağlantı 1945 sonrasına özel değildir. Örneğin, Yüzyıl Savaşları’ndaki ölü sayısı maksimum 3,5 milyon tahmin edilirken, aynı dönemde veba salgınından ölenlerin sayısının 25 milyon civarı olduğu tahmin ediliyor.
1945 tarihini bir milat olarak seçmesinde ise bir doğruluk payı var Harari’nin: “Yetmiş yılda süper güçler arasında doğrudan bir çatışma görülmedi.” Evet, süper güçler arasında doğrudan bir savaşın yaşanmamış olmaması dünya savaşlarındaki korkunç rakamları azaltmıştır kuşkusuz ama rakamlar yine de Harari’nin iyimser çıkarımını desteklemiyor. 1954-75 arasında Vietnam Savaşı’nın sonucu 3,6 milyon ölüdür. ABD’nin doğrudan taraf olduğu Irak Savaşı’nda ise sadece 2003-2009 arasındaki 6 yılda 800 bin ile 1,3 milyon arasında insanın öldüğü tahmin ediliyor.(4) Bu rakam, İngiltere, ABD ve Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki toplam asker ve sivil kayıplarına yakındır.(5) Harari’nin istatistikleri kendi insani değişim anlatısına uygun olarak okuduğunu söylemek mümkün. Ama birbirleriyle savaşmamış olsalar da süper güçlerin taraf olduğu yakın tarihli savaşlarda rakamlar 1945 öncesi kadar korkunç boyuttadır hâlâ. 1945 sonrası dünya üzerindeki savaşların görece daha az olmasının sebebi de burada yatar. Savaşı sürdürmek doğrudan ekonomik güçle ilgilidir. Süper güçlerin taraf olmadığı savaşlar, uzun süren savaşları destekleyecek ekonomik güçleri olmayan devletler arasında olduğundan daha kısa ve daha az yıkıcı olmuştur ama biliyoruz ki savaş 20. ve 21. yüzyılda peşimizi bir an bile bırakmamıştır. Suriye Savaşı’nın 11 yıllık bilançosu 4 milyona yakın insan olmuştur. Peki, İngiltere danışmanlığında planlanan, 1965-66 arasında Endonezya’da Suharto hükümet güçleri tarafından “savaş dışı” katledilen 1 milyon (bazı tahminlere göre 3 milyon) kişiyi istatistikler arasında nereye koyacağız? (6)Afrika’daki savaşların uzun vadeli bilançosu da daha iç açıcı değildir.

Vatandaşını düşünen liberalizm
Harari bir tarihçi olarak çok iyi bildiği (veya bilmesi gereken) bu olguları niye tersten okuyor peki? İnsanlığın savaş kavramını geride bırakmasının, kendi deyimiyle “yeni barış haline” adım atmasının sebebi “küresel kültürde yaşanan büyük sarsıntı” iddiasında gizli. Harari’ye göre bu sarsıntı, fetih yoluyla kendilerini ölümsüzleştirmeye çalışan, savaşa olumlu bakan Akad Kralı Büyük Sargon, Mussolini gibi şahsiyetlerin artık dünya siyasetinde prim yapmaması ve dünyanın “savaşı hem kötü hem de kaçınılabilir olarak gören seçkinlerin egemenliğine altına girmesi”. Harari’ye göre, 1945 sonrası dünya haritasının fetihler aracılığıyla değişmemesi bu olumlu gelişmenin bir parçası. Ama Harari, bir kere daha savaş kavramının anlamını karıştırıyor ve savaşın amacını doğrudan fetihle özdeşleştiriyor. Fetih, tarihin belli dönemlerinde geçerli savaş amaçlarından sadece biridir. Fetih, savaşın asli değil, belli bir ekonomik sistemin öne çıkardığı tali bir amacıdır. Fetih döneminin geride kaldığı söylenebilir ama Clausewitz’in dediği gibi, “savaş, düşmanı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketi” ise hiçbir şeyin değişmediği söylenebilir. Savaştan kaçınan yeni bir seçkinler kuşağının geldiğini söylemek, hemen hemen dünyanın her yerindeki savaşlara politik, finansal ve askeri yardım sunan süper güçleri aklamak anlamına gelir.

Endonezya Komünist Partisi gençlik kolları üyeleri toplama kamplarına götürülüyor.

Harari’ye bakacak olursak Ukrayna krizi dünyanın “yeni hali” içinde bir istisnadır ve insanlık tarihinin gidişatı için tehlike arz etmektedir. 1945’ten bu yana savaşın yıkıcılığının azaldığı, teknolojik, kültürel ve ekonomik gelişimin aydınlattığı yeni bir dünyanın şafağı üzerinde sallanan Demokles’in kılıcıdır. Çağımızın büyük değişimlerinden biri de “küresel ekonomi(nin), emtiaya dayalı bir ekonomiden bilgiye dayalı bir ekonomiye dönüşmesidir”. Artık petrol kuyularını, altın madenlerini veya buğday tarlalarını “zorla ele geçirmek” anlamsızdır çünkü “fethin kârlılığı” azalmıştır. O zaman kendisine şuna sormak durumundayız: Süper güçlerin bulaştığı her savaşın ardından niye bir doğal kaynak çatışması çıkıyor? Emtia devri kapandıysa şu günlerde tüm dünya niye gıda ve petrol fiyatlarının fırlamasından bu kadar endişe ediyor? Harari’ye göre, Ukrayna krizi gibi istisnai tehlikeler iklim değişikliği gibi konulardaki küresel işbirliğine de balta vuracak ve bizi orman kanunlarına geri taşıyacaktır. Bunun da sorumlusu Çarlık Rusya’sından SSCB’ye ve oradan Rusya Federasyonu’na uzanan kesintisiz bir “tiranlık” olacaktır.

Mutlak savaştan muğlak savaşa
Bu çıkarımdan da anlaşılıyor ki dünya değişirken Rusya’nın karakteri “tiranlık” tanımı dışına çıkamamış ve bir koza içinde, yalıtılmış halde bu öz, etrafına acı ve dehşet salarak var olmaya devam etmiştir. Oysa o sırada dünya “yeni barış” düzenine geçmiş, politik liderler reformlarla ülkelerini ekonomik refaha taşımıştır. Çatışma, en azından dünyanın bir kısmında insanlığın kötü seçimlerinden biri olarak tarihe gömülmüş veya gömülmek üzeredir. Harari’nin burada bize sunduğu, ekonomik gelişme ile çatışmasızlığın (“savaşın mantıksızlığının”) ele ele olduğu bir cennettir. Oysa liberal ekonominin ana motoru çatışmanın bir başka karşılığı olan rekabettir ve ekonomik rekabet süper güçlerin fitillediği, desteklediği, taraf olduğu tüm savaşların temel sebebi olarak kalmaya devam etmektedir. Tek fark, süper güçlerin kendi aralarında topyekûn bir savaşa girmekten imtina etmeleridir.

B-52 bombardıman uçakları Vietnam’ın üzerine özgürlük bombalarını bırakırken…

Doğrusu, bırakın süper güçlerin kendi aralarında savaşa tutuşmalarını, birkaç istisna hariç (Afganistan İşgali, Irak Savaşı vb.) vekâlet savaşı adı verilen, başka ordular, başka örgütler ve sayısız taşeron şirket üzerinden (ABD’nin Blackwater’ı, Rusya’nın Wagner’i gibi) yürütülen daha kılçıksız, kamuoylarını daha az rahatsız eden bir strateji geliştirdiklerini de unutmamak lazım. Süper devletler adına sahada savaşı icra edenler uluslararası savaş hukukundan azade olmakla kalmıyor, askeri kayıplar da kamuoyunu rahatsız etmeyecek şekilde gizlenebiliyor. ABD’nin Irak Savaşı’nda resmi asker zayiatından 7 kat fazla paralı asker zayiatı olması da bu yüzden. Diğer yandan, barış döneminde askeri harcamaların radikal bir şekilde düştüğü ve politik liderlerin artık bütçelerini vatandaşlarının refahı için ayırdıkları önermesi de doğru değil. Batılı devletlerin ekonomilerinin büyümesiyle birlikte askeri harcamaların GSMH’ye göre oranının düşmesine rağmen harcanan miktar sürekli olarak katlanmıştır. Örneğin, ABD 1945-1970 arasında ortalama yıllık 540 milyar USD, Soğuk Savaş’ın son yılında 670 milyar USD harcarken, bu rakam 2020’de 770 milyar dolar civarındadır.(7) Radikal bir fark yoktur.
ABD ve Avrupa gibi savunma sanayisi gelişmiş ülkeler için savunma bütçesi birçok açıdan iyidir. Savunma sanayisindeki araştırma bütçeleri teknolojik buluşların ve gelişmelerin ateşleyicisi durumundadır ve kendisiyle birlikte onlarca yan sanayi kolunu da besler. Batılı devletler gibi silah ihracatçısı ülkeler için savunma sanayisi sadece kârlı bir sektör değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde tahakküm kurmak için mükemmel bir politik araçtır. Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik kriz sırasında AB ile yapılan anlaşmada, Almanya’nın baskısıyla savunma bütçesinde en ufak bir kesinti yapılmadığı haberlere yansımıştı. Peki o zaman, “savaşın manasızlığına” ikna olmuş, “savaşı hem kötü hem de kaçınılabilir olarak gören seçkinler” ürettikleri bu silahları ne yapıyorlar acaba? İşte, Harari bunu açıklamıyor.

İyiler ve kötüler
Harari’nin satmaya çalıştığı bu liberal anlatının öne sürdüğü olgular, üzerini biraz kazıdığınızda dökülmeye başlıyor. Ama bu Harari’nin hatası değil. O sadece var olan anlatıyı tekrar etmeye çalışıyor. İplik iplik dökülen, anlatının ta kendisi. Rusya-Ukrayna Savaşı’yla birlikte uluslararası medya tarafından tekrar pompalanmaya başlamasıyla hangi dikişlerin patladığı daha açık olarak görünür oldu. “Neo-Naziler/Güvenlik Tehlikesi/Nefes Alanı” sacayağı üzerine kurulan Rusya anlatısını ve Harari’nin makalesini şimdilik bir kenara bırakalım ve bu liberal anlatının güncel bağlamda bize ne söylediğini ana hatlarıyla resmetmeye çalışalım:
“Rusya’da iktidar, irrasyonel, gerçeklerden yalıtılmış, oligarklar ve aparatchik’lerle çevrilmiş, kendi halkını ve dünyanın güvenliğini tehlikeye atmaktan çekinmeyen bir Caligula tarafından işgal edilmiştir. Bu şeytani kişilik, Rus İmparatorluğu’nu (veya SSCB’yi) yeniden inşa etmek gibi bir fanteziye kendini inandırmış ve bu amaçla egemen bir Avrupa devletine, dolayısıyla Avrupa’ya ve Avrupa/Batı değerlerine savaş açmıştır. Bu tehdit karşısında Avrupa/Batı ve Batılı değerlere inanan tüm dünya, her tür imkânı seferber ederek bu tehdidi bertaraf etmek için birleşmiştir. Rusya baştan kaybetmiştir çünkü eylemi insanlık gözünde haksızdır. Bedelini ödeyecektir.”
Bu aşina olduğumuz bir şablondur. Kosova Savaşı’yla birlikte uluslararası politikada ortaya çıkan “insani müdahale” kavramı da her zaman bir şeytani kişilikle özdeşleştiriliyor: Miloseviç, Saddam, Esad, şimdi de Putin. Ama bu seferki sanki daha farklı. Yugoslavya, Avrupa için bir iç savaş, dolayısıyla vicdani bir seyirlikti. Irak ve Suriye Savaşı ise Batı’nın konforlu dünyasından uzakta cereyan etmişti. Oysa şimdi Avrupa’nın kendi coğrafyası saldırıya uğramakta, tehdit edilmektedir. Avrupa’nın 24 Şubat’ta uyandığı kâbus budur. Soğukkanlı bakıldığında, Ukrayna krizi seneler içinde adım adım tırmanmış ve deyim yerindeyse savaş göstere göstere gelmiştir, ortada sürpriz yoktur. Yine de Rusya’nın tetiği çekmesi, Avrupa’yı 70 yıldır esenlik içinde yaşatan “savaşsızlık” tabusunu yıkmış ve Carl Schmitt’in “mutlak savaş”ı mezarından bir zombi olarak dirilmiştir.

Mutlak savaş kapıyı çaldığında
Carl Schmitt, “düşman” ve “savaş” kavramlarının tamamen politik olduğunu, apolitik içeriklerle ikame edilemeyeceğini söyler. Dini, ahlaki, estetik ve ekonomik motiflerin politik karar almanın yerini tutamayacağını söyler.(8) Schmitt’e göre, savaş kararı en hakiki politik varoluş biçimidir ve barışçıl bir varoluş sürdürme talebi barışın koşulu değildir. Batı’nın Rusya’nın Ukrayna’ya girmesiyle birlikte yaşadığı “travma”nın nedenini burada aramalıyız belki.

2003-2009 arasında Irak’ta ölenlerin sayısı 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz, ABD ve Fransa’nın askeri ve sivil kayıplarının toplamına yakın.

Schmitt’in politik evreninde savaş tamamen politiktir, bu yüzden taraflar eşit ve nötrdür. Herhangi bir ahlaki sıfat taşımazlar. Tam da bu yüzden savaşın amaçları da kısıtlıdır ve Harari’nin iddia ettiğinin tersine, amaç karşı tarafı bütünüyle imha etmek değil, iradesine boyun eğdirmektir. Schmitt, modern politikayı, düşman ve savaş durumunu açıklarken, Kant’ın evrensel bir buyruğa aykırı davranan özne olarak tarif ettiği “haksız düşman” kavramından radikal bir kopuşu da temsil eder.(9) Politik bir karar alıcı olduğu sürece evrensel buyruğa aykırı bir özneyi belirlemek imkânsızdır ona göre. “İnsanlık”, “uygarlık”, “ilerleme” gibi soyut kavramların apolitik olduğunu ve uluslararası politikanın bu kavramlar üzerine inşa edilemeyeceğini iddia eder: “Bu anlamda politik dünya ‘pluriversum’dur. Bir başka deyişle, politikanın olduğu yerde tek bir dünya devleti olamaz. Politik dünya ‘universum” olamaz.”(10) Uzun süredir maruz kaldığımız ve güncel bağlamda tekrar karşımıza çıkan liberal anlatının her şeyden önce universum üzerine inşa edildiğini ve harcın, insanlık, gelişme ve uygarlık/Avrupa değerleri gibi soyut, kaygan ve kaypak terimlerle yoğrulduğunu görebiliyoruz.
Schmitt’in politik evreninden uzun süre önce çıktığımız iddia edilebilir. Doğrudur da… Bunu anlamak için yakın tarihteki insani müdahalelere, terörle savaşa temel oluşturan ABD dış politikasının insanlık anlayışının doğrudan “burjuva liberal demokrasi” üzerinden tanımlandığını biliyoruz. Bunun mottolarından biri “Şer Ekseni” idi. Karşı tarafı şer olarak tanımladığınızda kendinizi iyi olarak tanımlamış ve mücadelenizi politik olandan apolitik olana, ahlaki bir düzleme çekmiş olursunuz. Düşman tanımının yerini şer aldığında savaş asla bitmeyecektir çünkü düşman haksızdır ve diyalog mümkün değildir.
Şimdi tekrar dönüp Avrupa-ABD eksenini oluşturan devletlerin ve uluslararası medyanın anlatısına bu gözle baktığımızda, taraf olmayanın bertaraf olacağının söylendiği bir Haçlı Seferi içinde görebiliriz kendimizi.

Liberal devlet ve demokrasi krizi
24 Şubat’ta Avrupa topraklarında savaşın tekrar boy göstermesiyle beraber uzun süredir zaten krizde olduğu bilinen ve tartışılan liberal devlet ve demokrasi bir travma yaşamaktadır. Alınan kararlar, söylemler, eylemler eğer travmatik değil ise çok daha vahim bir dönemeci işaret etmektedir. O yüzden, travmatik olduğunu ummaktan başka şansımız yok. Politikanın giderek popülerleştiği, şova dönüştüğü, kamuoyuna hikâye satmanın politikanın asli itici gücü haline geldiği bir kriz bu. Madalyonun öbür yüzünde ise liberal anlatının kendi topraklarında bile ikna edici olmaktan çıktığı bir evredeyiz. Refah toplumunun bir arada tutmakta zorlandığı Avrupa ve ABD sosyolojisi bu krize karşı semptomlar üretiyor. IŞİD’in çekiciliğine kapılan 5000’i aşkın Avrupalı asimile genç(11) veya bir daha hiç çıkmamak üzere Avrupa parlamentolarına yerleşmiş olan ırkçı, aşırı-sağ partiler bu semptomların en görünür olanları. Liberalizm, kendi vatandaşlarının bile satın almadığı anlatısını Ukrayna ve Rusya bağlamında tüm dünyaya empoze etmeye çalışıyor ve bunun için herkesten alkış bekliyor.

28 Şubat’a kadar silahlanmaya çekinceli yaklaşan Almanya 5. büyük savunma ihracatçısı. AB, silah ticareti pazarının % 21’ini (İngiltere’yi dahil edersek % 25’i) temsil ediyor.

Devam etmeden önce bir dizi rasgele soru sıralayalım: Almanya’nın, savaşın başlamasının hemen ertesinde Olaf Scholz’un Bundestag’taki tarihi konuşmasıyla silahlanma yarışına girdiğini ilan etmesi büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu kararla birlikte Almanya, ABD ve Çin’in ardından en büyük üçüncü savunma bütçesine sahip olacak. Peki, yakın ve orta vadede bu silahların AfD’nin iradesine geçmeyeceğini liberal demokrasi nasıl garanti edebiliyor? Ya da Zelensky’nin ülkeye paralı askerleri davet etmesi üzerine gelen soruya İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss’ın, “Elimizden geleni yaparız” demesine, ülkesinde bununla ilgili yasalar olduğunu öğrenince de çark etmesine ne demeli? Seçim kampanyası bütçesinde oligarkların milyonlarının yattığı bilinen Boris Johnson’ın (tıpkı Kaddafi’nin milyonlarını sorgusuz sualsiz alan Sarkozy gibi) kışkırtıcı açıklamalarını nereye koyacağız? Ambargolarla birlikte dalga dalga yayılan, sanatçıları ve sporcuları “tarafını seçmeyle” tehdit eden sansür uygulamaları Avrupa değerlerinin, bireysel hakların ve demokrasinin neresine denk düşüyor?(12) 3 milyona yakın mülteciye kapılarını açan AB’nin ikinci lig ülkeleri (Polonya, Romanya, Moldova, Macaristan ve Slovakya) bu yükün altında ezildiğinde Batı Avrupa ülkeleri kucaklarını açacaklar mı? Demokrasi konusundaki hassasiyetlerini her daim vurgulayan AB, kendi içindeki aşırı-sağ ve otoriter hükümetlere (Polonya ve Macaristan) niye bir şey yapmıyor? NATO Genel Sekreteri’ne gittiği her ülkeyi savaşın tarafı olmaya itecek açıklamalar yapma hakkını (sadece Türkiye’de Bayraktar SİHA’larıyla ilgili söylediklerine bakmak bile yeterli) kim veriyor? BM oylamasında Rusya aleyhine oy kullanmayıp çekimser kalan veya oy kullanmayan ülkelerin 4,5 milyarlık bir nüfusu temsil etmesi ne anlama gelmektedir? BBC, CNN gibi medya organlarında niye NATO’nun daha cesur olması gerektiğini savunan devlet görevlileri giderek daha çok yer almaya başladı? İran krizinden bildiğimiz nükleer silah, Irak’tan bildiğimiz kimyasal silah tehdidi ve 3. Dünya Savaşı olasılığı niye fütursuzca tüm uluslararası medyanın ana tartışma konuları haline geldi?

Fransız entelektüel Bernard-Henri Lévy, Donbass’ta Ukrayna cephesini teftiş ederken.

Danimarka’da çürümüş bir şeyler var
Sorular çoğaltılabilir. Ama Batı’da yaşananın bir histeri olmadığını kanıtlamak şu an için imkânsız gibi duruyor çünkü bu histerinin ortaya çıkışını liberal anlatının temelleri destekliyor. Karşı taraf kötü ve siz iyiyseniz, karşı taraf haksız ve siz haklıysanız her şey mubahtır. Oligarkların mallarına çökerek özel mülkiyeti ve sanatçıları taraf seçmeye zorlayarak bireyciliği bile yerine göre liberalizmin kutsal değerleri olmaktan çıkarabilirsiniz. Bu izni de onlara liberal anlatının temelleri vermektedir. Harari’nin zaten var olan bir anlatıyı tekrarladığını söylemiştik. Bu anlatıyı kuran o değil ama bizzat bu anlatının kurucu babalarından sayılabilecek, Atlantik’in iki yakasından iki felsefeciye kulak verelim o zaman.
Bunlardan ilki ABD dış politikası üzerinde büyük bir etkisi olan Richard Rorty. 2005 yılında yapılan bir röportajda(13) söylediği birkaç cümle liberal anlatının buyurganlığı konusunda yeterince bilgi veriyor bize:
Cevap: Burjuva toplumunun son iki yüzyıldaki gelişimi insanlığı doğru yola soktu. Umabileceğimiz en iyi şey küreselleşme ile beraber Batı’da kurduğumuz dünyanın evrenselleşmesidir.
Soru: Belli bir tür gelişmenin bizi doğru yola soktuğunu nasıl söyleyebiliriz? Bunu söylemek için elimizde bir kriter olması gerekir. Niye fikirlerin çokluğu, çatışan dünya görüşleri arasında diyalog olmasın? Niye burjuva liberal demokrasisi tek doğru? Felsefenin sorması gereken sorular bunlar değil mi?
C: Felsefenin sorması gereken sorular bunlar değil. Felsefe, burjuva liberal demokrasisi için ne yapabilirim diye sormalı.
S: Sizden alıntı yapıyorum: “Liberal demokrasinin olabileceği en iyi haline geldiğine inanıyoruz. Tek ihtiyacımız olan ABD’nin Norveç’e ve geri kalan dünyanın ABD’ye daha çok benzemesi.” Erişilecek nihai hedefin bu olması bazılarına grotesk gelecektir.
C: O zaman kendileri alternatif bir hikâye yaratsınlar, görelim.
S: Dünyanın geri kalanının ABD’ye benzemesi gerektiğini söylerken ne kastediyorsunuz. Tüm kültürlerin Amerikanlaşması arzu edilir bir şey mi? Bu farklılığın ortadan kalkması anlamına gelmez mi?
C: (…) Büyük bir gücün ortaya çıkışıyla birlikte küçük kültürler yok olur. Bu ödenmesi gereken bir bedeldir. Eğer dünya demokratikleşecek ve evrensel değerler üzerinde uzlaşacaksa kültürlerin yok olması küçük bir bedel olacaktır.

Daha fazla söze hacet yok galiba. Şimdi de Fransa’nın popüler felsefecisi Bernard-Hénri Levy’in (BHL), Ukrayna krizi ve güncel savaşla ilgili söylediklerine kulak verelim. BHL, dünyadaki 9 ayrı çatışma noktasına yaptığı seyahatlerle ilgili yeni bir kitap ve ona eşlik eden bir belgeseli daha yeni tamamlamış durumda. Belgeselle ilgili Ocak 2022’de yapılan bir röportajda(14), yıllar içinde Ukrayna’ya yaptığı ziyaretlerle ilgili gözlemlerini aktarıyor. 2013 yılında Maidan gösterileri sırasında göstericilere hitaben bir konuşma yapan BHL, onlara, “Siz Avrupa’nın ve dünyanın muhafızlarısınız!” diye seslendiğini söyledikten sonra, 2021 yılında Donbass bölgesindeki cephelere yaptığı ziyarette şahit olduğu vatansever Ukrayna ordusunu, silah başında, Avrupa’nın kapılarını korumaya hazır cesur Ukrayna askerlerini övüyor, Batı tarafından oraya yığılan silahların etkileyiciliğinden bahsediyor. Savaşın başlamasından hemen sonra, 28 Şubat’ta yayınladığı “Ukrayna’nın Kahraman Başkanı Z.”(15) isimli makalesinde Zelinsky’yi, bir Fransız yemeği tarif verircesine bir tutam Allende, bir tutam Danton karışımı “özgürlük savaşçısı olarak yeniden doğan” biri olarak tarif ettikten sonra güzellemesini şöyle tamamlıyor: “Tanrılar onunla olsun! Kiev savaşında tehlike altında olan özgür dünya ve Avrupa değerleri, onun şahsında yeni, genç ve muhteşem bir kurucu baba buldu.”

Her hakikat bir yorumsa bu niye daha hakiki?
Liberal anlatının sefaleti bizi tekrar en başa getiriyor. Kurbağa ile akrebin hikâyesindeki gibi, kendini bile yok etme pahasına doğasını yerine getirmeye kararlı. Savaşan taraflar arasında taraf tutmaya zorlanıyoruz, aksi halde bertaraf olacağımız söyleniyor bize. Buna karşı çıkanların “haksız” olacağı söyleniyor, çünkü liberal anlatı olup olabilecek en iyi ve tek doğruyu temsil ediyor. İlginçtir ki liberal düşünce bu mutlak tahakküme postmodernizmin “her hakikat bir yorumdur” önermesinden geçerek geldi. Liberalizm ne değişime ne de yoruma karşı, bunlar liberalizme doğru aktığı sürece. Yanlışlıkla yoldan saparsanız şer ekseninde bulacaksınız kendinizi. Geriye dönüp savaşa doğru tırmanan adımları listelemenin ve yorumlamanın bir faydası yok artık. Şu anda, bir kez daha üzerimize liberal anlatının misket bombaları yağıyor. Bu anlatıyı yıkmadan sığınaklardan başımızı çıkaramayacağız.

DİPNOTLAR

1) Orijinal Metin: https://econ.st/36qF5Sv
Türkçesi: https://bit.ly/3JiRQNL
2) Dünya Savaş Tarihi, Archer, Criston I, John R. Ferris, İş Bankası Yay., İstanbul, s.3.
3) V. Putin’in Ukrayna müdahalesine de temel oluşturan tezlerini içeren, 12 Temmuz 2021’de yayınlanan makalesi için: http://en.kremlin.ru/events/president/news/66181
4) https://web.mit.edu/humancostiraq/
5) https://bit.ly/3Ic6HrL
6) https://bit.ly/3JlAxvl
7) https://bit.ly/3wdG9Eu
8) Schmitt’le Birlikte Schmitt’e Karşı, Kardeş, H. Ertan, İletişim Yay, İstanbul, s.49.
9) Schmitt’le Birlikte Schmitt’e Karşı, s.197
10) Schmitt’le Birlikte Schmitt’e Karşı, s.55
11) Bu konuda etkileyici bir analiz için: “IŞİD Bir Devrimdir”, Scott Atran: https://bit.ly/3JhvnRe
12) Rus sanatına ve sanatçılarına uygulanan sansürün boyutlarıyla ilgili bir yazı için: “İkiyüzlü Medeniyet Sizin İçin Seçti”, Caner Karavit: https://bit.ly/3tiJq36
13) (28.-35. Dakikalar arası) https://www.youtube.com/watch?v=IMGmqMtzkjE
14) https://www.youtube.com/watch?v=KmHV0Q9Xi_4
15) “Ukraine’s Hero President Z.”, Levy, Bernard-Henri: https://bit.ly/3N0CX54

Önceki İçerikDünya ikliminin tarihi
Sonraki İçerikSavaş-devrim diyalektiği bu kez farklı işleyebilir mi?