Ana Sayfa 225. Sayı Beyhude…

Beyhude…

147

“Ocak iki yüzü olan bir aydı, soytarı çıngıraklarıyla şıngırdayan, kar kabuğu gibi çatırdayan, herhangi bir başlangıç gibi saf, bir ihtiyar kadar umutsuz, dilin ucuna gelen ama seslendirilemeyen bir sözcük gibi gizemli bir biçimde aşina, yine de bilinmeyen.”
Ocak ayının eşiğinde bu yazıyı yazarken Highsmith’le benzer duygular içindeyim. Ocak, umutlanmak için insana bahane sunan ama bir yandan da bunun beyhudeliğini sezdiren bir ay. Yeni yılın çatal dilli oyunbozanlığı: heyecan verecek kadar yeni ama bir o kadar da eski. Kim bilir kaçıncı ocak, kim bilir kaçıncı yeni yıl, kim bilir kaçıncı saf umutlar, kim bilir kaçıncı tüh yine olmadı’lar…
Yeni yıl ve ocakla hesaplaşmak bu kadar yeter… Beyhude dostlar
Bu yıl Patricia Highsmith’in Türkçedeki eserlerini tamamladım, kıvançla kitapları rafa dizdim. Carol en sona bıraktığım kitabıydı. Highsmith’in beni hayal kırıklığına uğratmayacağına inancım tam olsa da filminin sevmemiş, bu yüzden okuma listemde geriye itmiştim.
Carol, hayli genç bir kız olan Therese ve zorlu bir boşanma sürecindeki Carol’ın ilişkisini, tutkulu aşkını anlatıyor. Highsmith’in bu görkemli lezbiyen aşk hikayesini 1950’lerde yazdığını eklemeliyim; bu eşcinselliğin en büyük sapkınlık, en büyük iğrençlik olarak görüldüğü yıllar (hoş, en azından bizde o zamandan bu zamana değişen fazla bir şey yok). Ve birisi kalkıp ilk kez bir lezbiyen ilişkiyi yumuşak bir erotizm, insanın gönlünü okşayan bir romantizmle yazıyor; abartmadan, karikatürize etmeden, karakterleri üzerinden toplumu yatıştırmaya ya da normlarla uzlaşmaya çalışmadan.
Romanın beni çeken bir yanı da Therese’in kendini, yaşamını inşa etme çabasını aktarmaktaki başarısı, genç bir kadının benlik arayışını olanca sancısı ve çelişkisiyle yansıtabilmesi.
“Ve aklının içinde bulunduğu o girdap noktasında, kendisini dehşete düşüren şeyin umutsuzluktan başka bir şey olmadığını biliyordu. Bu, Mrs. Robichek’in hastalıklı bedeninden ve mağazadaki görevinden, sandıktaki giysi yığınından, kadının çirkinliğinden kaynaklanan umutsuzluktu, ömrünün sonunu oluşturan umutsuzluktu. Bir de kendi durumunun umutsuzluğu vardı; olmak istediği kişi olamamanın, o kişinin yapacaklarını yapamamanın yarattığı umutsuzluk. Bütün yaşamı bir düşten ibaret miydi, gerçek olan bu muydu?”
Hihgsmith’in dili hemen her kitabında olduğu gibi yalın ve çarpıcı; çelişkileri, bocalamaları doğallıkla ortaya döküyor. Kahramanlarının ağzından bize hayatın sırlarını vermeye yeltenmeden çoğunlukla soruları ve çelişkileri önümüze döküyor. Bu sorular, bu çelişkiler kimi umutsuz, kimi gerilim yüklü… ama çoğunlukla kaçınılmaz.
“Therese hayat, insan ilişkileri hep böyle mi diye merak ediyordu. İnsanın ayağı hiçbir zaman sağlam toprağa basamıyordu. Hep çakıl taşları gibi, biraz gevşek, ama bütün dünyanın işiteceği kadar da gürültülü, o yüzden de insan her an gizlice yaklaşan birinin sert adımlarının sesine kulak kabartmak için tetikte oluyor.”
Carol, birbirini seven iki kadının mutluluğunu anlatırken elbette bu mutluluğu cendereye alan korku, şüphe ve endişeleri de resmediyor. Yaşamı ve toplumu daha iyi tanıyan Carol ödeyeceği bedelin az çok farkında, Therese ise her şeyden önce kendi içindeki savaşlarla meşgul.
“Bu durum çoğunlukla zevkli olmaktan çok, sancılıydı, buna bağlı olarak da Therese çok ciddi ve benzersiz bir kusur işlemiş olmaktan korkuyordu. Bazen omurgası kırılmış olarak dolaştığından ürküyordu. Bunları Carol’a anlatacak cesareti olsa bile, her zamanki gibi kendi tepkilerine güvenemediği, kendi tepkilerinin herkesinkinden farklı olmasından kaygılandığı, o yüzden de Carol’ın bile anlayamayacağını düşündüğü için daha ağzını açmadan sözcükler eriyip gidiyordu.”
Kitabı bitirip demlendirince aklımda çok yalın sorular belirdi. O kadar yalın ve açık ki aslında, insan sormaya utanıyor. Mesela biz kim oluyoruz da kimin kimi seveceğine, kimin kime dokunabileceğine karar verebiliyoruz? İki insanın karşılıklı arzusunu ne hakla sapkınlık ne hakla yanlış ilan edebiliyoruz? Hangi tenin hangi tende huzur bulacağına nasıl karar veriyoruz? Elimde değil, şaşırıyorum. Evet, biliyorum. Beyhude…
“Dün söylenen ya da en azından ima edilen şey, şimdi tuttuğum yolun beni insanlığın en büyük kötülük ve yozlaşmasının dibine sürükleyeceği idi. Evet, seni benden kopardıklarından beri çok dibe battım. Evet doğru, eğer böyle devam eder ve seninle yakalanırsam, üzerime gelinirse, hiçbir zaman bir insana onu yeterince tanıyacak kadar uzun süre sahip olamazsam o kişi hakkında bildiklerim sadece yüzeysel olur – işte buna da yozlaşma denir. Ya da bir insanın kendi mizacına aykırı tarzda yaşaması da, o da yozlaşmadır.”
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Carol/ Tuzun Bedeli, Patricia Highsmith, çeviren Seçkin Selvi, Can Yayınları, 352 s.

Önceki İçerikKitapçı Rafı
Sonraki İçerikRobotlar işimizi elimizden alacak mı? Düşman robotlar değil, sistem