Ana Sayfa 229. Sayı Bir Ada Hikâyesi

Bir Ada Hikâyesi

145

Ada benim için her zaman büyülü bir mekân olmuştur. Yalnızlığı, terk edilmişliği, doğaya teslimiyeti, kendi içine kapalılığı ve dört tarafını saran denizle en gizemli masalların, en ürkütücü anlatıların, en dokunaklı şarkıların, en fütursuz neşelerin beşiğidir ada. İnsan kendi içinden başka birini, varlığını sezdiği ama temas edemediği birini çıkarabilir adada, adanın bağımsızlığı buna izin verir. Rüzgârı değişimi getirir, gecesi unutuşu. Sakinleri için kimi zaman haşin ve acımasızdır yüzü, oysa misafirlerini şefkatle ağırlar.
İstanbul’da yaşarken Burgaz ve yemyeşil Heybeli’ydi gözbebeğim. Sait Faik’le, Hüseyin Rahmi’yle, Değirmenburnu’yla, Kalpazankaya’yla, Martha Koyu’yla, insanı içmeden sarhoş eden meyhaneleriyle o minik, şirin adalar…
Sonra Gökçeada, namı diğer İmroz’la tanıştım. Yabani çehresi, az insanı, bol keçisiyle, (şimdilik) bakir doğası ve bambaşka bir gezegenden aramıza düştüğüne inandığım Yıldızkoy’la kendimi en özgür, en mutlu hissettiğim yerlerden biri oldu İmroz. Bir dostummuş gibi özlerim, kavuştum mu değmeyin neşeme. Kale’den günbatımını izlerken diner içimdeki dikenli sesler, güneşin doğuşuyla yeni umutlar bulurum hikayeme. Köy evlerinin gölgesinde şiirler düşer dilime. Kayalıkları gibi, zeytin ağaçları gibi, keçileri gibi hissederim kendimi. Ada gibi hissederim kendimi. Öyle bir sevmek.
Gelin görün ki İmroz’un kardeşi, Bozacaada’ya hiç gitmedim, hep bir şey geri çekti beni o yolculuktan beni. Hemen herkesin anlattığı kalabalığı, tamamen turistik bir yere dönüşmesi beni iten. Ama içimde merak, kalbimde tenha bir zamanına denk gelip bağlanacağıma ilişkin bir umut da yok değil. Kısmet…
Melis Sena Yılmaz’ın yeni kitabı, Mayısın Üçüncü Haftası’nı okuyunca Bozcaada merakım, hevesim bir kez daha depreşti. Buz gibi suyunu, insanı ürpertmeden yakasını bırakmayan rüzgârını ve kim bilir, belki batçık kuşlarını tanımak fena mı olur?
Cenk, mecburi tatilini geçirmek için biraz gönülsüz de olsa büyük halasının Bozcaada’daki oteline gelir. Kısa süre içinde bu güzelim otelde tatilden çok çalışmakla zaman geçireceğini anlar. Ama dert mi? Hayır, Cenk hayatın önüne sürüp burnuna dayattıklarını metanet ve neşeyle karşılayan bir genç arkadaşımız. Suratsız Bahçıvan Hüsnü de Leylak Otel’in bitmeyen işleri de bozamaz keyfini, tüyler ürperten ıssız bodrum bile vız gelir ona. Ne de olsa deniz var, yüzmek var işin ucunda. Ama mayısın üçüncü haftasında Bozcaada’da işin rengi – ya da belki denizin rengi – pek öyle değildir.

“Mayısın üçüncü haftası,

Uzak tutun çocukları,

Bozcaada’nın denizinden,

Yoksa felaket sonları.”

Elbette Cenk bu hurafelere pabuç bırakacak bir çocuk değildir. Güler geçer ve havlusunu kapıp denizin yolunu tutar. İşte bu sırada adalı bir arkadaş edinir; kırmızı çizmeleri, sarı yağmurluğuyla Büşra. Büşra da adalı herkes gibi bilir tekerlemeyi, uzak durur denizden o hafta. Neden olduğunu bilmese de tekerlemenin ve nesilden nesle geçen korkunun kaynağını hiç düşünmese de.
Evet, doğru tahmin ettiniz, Cenk mayısın üçüncü haftası atar kendini Bozcaada’nın buz gibi dalgalarının kollarına. Ve belki başka bir şeyin de kollarına. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim…
Böylece iki arkadaş büyük bir maceraya ve mücadeleye girişir. Gizemi çözmeli, Cenk’i ve diğer kayıp çocukları kurtarmalı, adanın kalbindeki canavarı açığa çıkarmalıdırlar. Bodrumun duvarlarına sinen laneti aydınlatmalı, onulmaz bir kaybın acısını huzura kavuşturmalıdırlar. Ve tüm bunları yapabilmek için önce canavarla, o en derindeki, en korkulan canavarla yüzleşmelidirler.
“‘Sana bir sır vereyim,’ diye fısıldadı kadın. ‘Bu anlattıkların çoğumuz için geçerli, hepimiz canavara dönüşmemek için sürekli mücadele veriyoruz. İyi insanlar bu savaşı kazanıyor.’ Sessizlikle karşılaşınca devam etti: ‘Yalnız, neyle savaştığını bilmen gerek. Seni olduğundan kötü hale getiren ne? Kıskançlık mı, tembellik mi, yoksa bambaşka bir şey mi? Önce emin olmalısın. Ardından, üstüne gitmen lazım.”
Neyse ki bu zorlu görevde dostluğun neşesi, gençliğin gamsız enerjisi, büyülü batçık kuşlarının minnettar kalbi onlardan yana.
Melis Sena Yılmaz geniş hayal gücüyle, doğru yerleri işaret eden pusulasıyla hem tüyler ürpertici hem neşeli bir macerayı su gibi akan bir dille aktarıyor. Parmak sallamayan eleştirileri, maceranın ve iyiliğin kalbinde yatan mücevheri açığa çıkaran samimiyetiyle gençten yetişkine, okuru metne bağlamayı, metni kalbe işlemeyi gayet iyi başarıyor.
İlk kitabı, Aşağı İstanbul’la bizlere etkileyici bir İstanbul masalı sunan Yılmaz, Mayısın Üçüncü Haftası’nda köşe başlarını gizem ve heyecanın tuttuğu, ada rüzgârıyla kâh ürperten kâh coşturan bir hikâye, bir ada hikâyesi anlatıyor.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Mayısın Üçüncü Haftası, Melis Sena Yılmaz, Günışığı Kitaplığı, 2023, 208 s.

Önceki İçerikKaranlık maddeyi kütleçekim dalgalarıyla yakalamak mümkün mü?
Sonraki İçerikKitapçı Rafı