Anıl Ceren Altunkanat
“yaslan bana yeryüzü ağacı
dikili gövdenin üretkenliği için
çıldırtan bir gübre mi arıyorsun
kökünü toprağımda dene”[1]
Urba’dayız. Bir zamanlar büyük zenginlik ve özgürlük vaatleriyle doğmuş, yavrularını bağrına basmış bir liman şehri. Her yüzün, her hikâyenin kendine yer bulduğu bereketli topraklar. Umudun diyarı.
“Farklı ve daha iyi bir gelecek için Urba’ya göç edenler, geçmişleriyle birlikte isimlerini de bıraktılar geride. Nasıl başlamıştı bilinmez ama şehrin sakinleri kendilerine yeni isimler seçmeyi bir şehir âdetine dönüştürdüler zamanla. Urba’da doğan çocuklar da kendilerine konmuş isimleri büyüdüklerinde tükürdü ve kendi seçtikleri isimleriyle devam ettiler hayatlarına. İnsanlar burada çalıştı, sevişti, intihar etti.”
Ve sonra Urba’nın çevresini saran savaş. Sefaletin kol gezdiği sokaklar, perişanlığın birbirine iliştirdiği yaşamlar. Yine bereketli aslına bakarsanız; yıkımın da kendi meyveleri vardır. Ve bazı yaratıklar bundan beslenir. Yıkımın çağrısı, diyelim buna; ölümün inkâr edilmez çekim gücü. Ve tabii savaş: “Savaş taze fırsatlar demektir.”
Ramak savaş kıskacında çehresi ve sakinleri değişen Urba’da geçiyor. Bir kâbusun ihtişamını andırıyor şehir; renkler, dokular, müzik oradan oraya savruluyor. İnsanlar ya sevişiyor ya ölüyor. Ya kaçıyor ya öldürüyor. Ya saklanıyor ya arıyor. Tabii yaratıklar da. Ve tüm bunlar aslında başlı başına bir sistem, kâbusları korkutucu kılan o görünmez ama sağlam sistem.
Ogan Güner’in güçlü anlatımıyla kahramanlarımızı tanıyoruz sokak sokak; geçmişlerine gidiyoruz, geleceklerini seziyoruz. Kan kokusu geliyor insanın burnuna – ve bu savaşın değil, ruhların kokusu.
Ogan Güner’in ikinci romanı olan Ramak sarsıcı bir hikâyeyi, son derece çarpıcı bir atmosfer içinde okuru soluksuz bırakarak anlatmayı başarıyor. Güner aralara serpiştirdiği minik sürprizlerle – yoksa yol işaretleri mi demeli – okuru dürtmekten geri kalmıyor. Okumakla kalmıyoruz, müziğiyle, sahnesiyle içine çekiliyoruz o dünyanın.
Ancak yeni bir dünyada, hayal gücünün labirentinde değiliz Urba’da; buradayız, şu andayız. Urba’nın sokaklarını arşınlayan yaratıklar karşımızda, kimiyle el eleyiz, kimiyle savaşımız sürüyor. Geçmişimize gidiyoruz, geleceğimizi seziyoruz.
“Her şey unutulduğunda, isyanın tadı kalmıştı geriye.”
Beyoğlu Kitabevi’nden çıkan Ramak damakta buruk ve kendine has bir lezzet bırakan, zihinde kendine çok yönde yol bulan bir kitap. Güner’in dili zorlamalardan uzak, okura takla attırmaya çalışmıyor; buna ihtiyacı da yok. Mekân, hikâye, karakterler kendi soluk alıp verişleriyle, karanlık bir rüyanın kaçınılmaz gerçekliği içinde varlıklarını ortaya koyuyorlar.
***
KökDiyar’ın göze batan üç çocuğu: pembe saçlarından dertli Sidra, başı bulutlara takılan dev Enerro, farklı bakış açılarına kavuşmak için nasıl yürüyeceğini şaşıran Bika… Çoraklaştırılmış, muhafazakâr ülkelerinde içlerinden taşan neşe, dirim ve merakla hoşnutsuz bakışları üstlerine çeken çocuklar. Farklı olanın istenmediği bir yer burası, ağaçlardan korkan, ormanın engin çeşitliliğinden nefret edenlerin ülkesi. Yaşamın kendine açtığı yolları çaresizce tıkamaya çalışan zavallıların hüküm sürdüğü, korku ve baskının söz geçirdiği bir ülke. Tanıdık mı geldi? Evet.
Ülkelerinin yeniden yazılan karanlık tarihi içinde bunalan ve köşeye sıkışan çocukların yaşamı uzak diyarlardan gelen temsilcilerle ve daha da önemlisi ikiz ağaçlarıyla tanışmalarıyla değişir. Hem de ne değişmek. Korkularıyla, ruhlarını kemiren yalanlarla yüzleştikçe bulutlar aralanır, yeni bir yaşamın ışığı dolar gözlerine. Ormanın çeşitliliğinden, bu çeşitliliğin içindeki dayanışmadan farklı olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını öğrenirler. Korkunun üzerine gittikçe savaşmanın o kadar da olanaksız olmadığını öğrenirler. Her ağacın, her dalın fısıltısıyla başka bir yaşamın, başka bir ülkenin mümkün olduğunu öğrenirler.
Ormanın yeşiliyle, dirimiyle kutsanmış, şarkıların ve kahkahaların her köşe başında çınladığı bir ülke; korkmadan, çekinmeden, kendini saklamak zorunda kalmadan yaşayabileceğin bir ülke. Umuda yer açan, neşenin yaprak yaprak çoğaldığı bir ülke. Dayanışmayla, yarını çağıran hikâyelerle, her ağacının bereketiyle büyüyen bir ülke. Yeşeren, mutlu insanların yaşam sevinciyle taçlanan bir ülke. İnsanların karanlık ve aydınlık patikalarında kendi yollarını çizebildiği bir ülke.
“Ben kuyuya bir taş attım. Onlar çıkarana kadar yaşam yeniden filizlenecek. Orman, ülkenizde büyüyecek, eviniz olacak. Sakın korkmayın. Ağaçların yaşayışlarını, ormanın karanlık ve aydınlık patikalarını keşfedin. Kendi yolunuzu çizin. Başkasının peşinden giderseniz, dönüp dolaşır yine KökDiyar’a varırsınız.”
İrem Uşar’ın yazdığı, Sadi Güran’ın resimlediği AşrıOrman okurunu ormanlarca düş kurmaya iten, kalbe umut salan bir kitap. Daha önemlisi bizlere başka bir gelecek inşa edebileceğimizi, bu çoraklığa mahkûm olmadığımızı gösteriyor. Umarım haklıdır, umarım KökDiyar’ı boğan o yoz karanlığın kökünü kurutur, neşenin ve dayanışmanın ormanına kavuşuruz.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
1) Arkadaş Z. Özger, “Yeryüzü Ağacı” şiirinden.