Ana Sayfa 235. Sayı Aleviliği sorgulamak

Aleviliği sorgulamak

136

Dr. Hüseyin Karakuş

Alevilik her ne kadar İslamiyet’in pozitif değerlendirilen bir yorumu olsa da sütten çıkmış ak kaşık değildir. Bünyesinde, geçmişte yaşanan, bugün var olan, gelecekte yeni biçimlere evrilecek olan negatif yanları da barındırmaktadır.
Alevilikle ilgili iyi derken hemfikir olduğum, bu yazıda kötü derken ayrı düşeceğim kişiler elbette olacaktır. Her ayrışma ve tartışma, bir araştırma vesilesi olmalıdır. Böyle olursa gelişme ortaya çıkar. Yeni bir tartışmaya, araştırmaya ve gelişmeye önayak olmayı umut ediyorum.
Bilginin ham hali inanmaktır, inanmadan gerçeğin bilgisine ulaşılamaz. İlk insanları düşünün. Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, tattığımız şeylerin var olduğuna inanmak zorundayız. Yoksa hayatta kalamayız. Duyumsal bilgilerimize göre kaçarız, saklanırız veya saldırırız.
Zaman geçtikçe sınamalar ve tekrarlarla kimi inanılanlar değişir, kimileri de gerçeğin bilgisi olarak kalıcılaşır. İnanmayla başlayıp, gerçeğin bilgisine dönüşmeden varlığını sürdüren ve toplumu yönlendirecek güce erişen tek inanma, tanrısal inançtır. Tanrıya inanmak kitleselleşerek dine dönüşür ve dinler kurumsallaşarak beden bulur.
Bireyin tanrısal inancı, paylaşılarak ortak inanca dönüştüğünde dinselleşir. Dinler varlığını devam ettirmek için kurumsallaşmak yani mekâna, kurallara, kadroya ve gelire sahip olmak zorundadır. Kurumsallaşan din, toplumsal güç haline gelmiş demektir.
Toplumsal güç olmak, toplumu sevk ve idare edebilecek güce sahip olmak anlamını taşır. Buradaki sevk topluma istediğini yapmak veya yaptırmak, idare, toplumdaki mevcut statüleri korumak ve devam ettirmek anlamındadır. Konu ayrımı yapmadan toplumu yönetmenin (sevk ve idare etmenin) adı siyasettir.
Toplumda dört temel toplumsal güç vardır.
Ekonomik güç yani para, dinsel güç yani inanç, askeri güç yani silah zoru ve yönetsel güç yani siyaset. Yorgan gitti kavga bitti denir ya. Yorgan rolündeki edilgen ama belirleyici güç ekonomidir. Etkin olan, ekonomi üzerinde hakimiyet kavgası verenler dinsel, askeri ve siyasi güçlerdir.
Marksist literatürde ekonomi, alt yapı yani üretici güçtür. Din, siyaset, askeri güçler, üst yapı yani üretim ilişkileri içinde yer alır. Bütün toplumsal güçler ekonomik gücü ele geçirmeye, dinsel ve askeri güçlere hâkim olmaya, siyasal güce erişmeye çalışırlar.
Buraya kadar anlattıklarımızdan kurumsallaşmış dinin toplumsal bir güce dönüştüğünü, bu nedenle zorunlu olarak diğer toplumsal güçlerle yani parayla, siyasetle ve silahla organik ilişki içinde olduğunu anlıyoruz. Haçlı seferleri, kralları yönlendiren papalık ve elde ettikleri servet buna örnektir. İslamiyet, Atlas Okyanusundan Himalayalara kadar yayıldığında dini lider olan halife, aynı zamanda hem başkomutan hem de devleti yönetendi. İslamiyet’i yayma adına çıkılan seferlerde, can ve mal olarak ganimet toplanmasaydı İslamiyet’in yayılması da olmazdı. İslam hukukunda ganimetin paylaşılmasının özel bir yeri vardır.
Kurumsal dinin üç bileşeni vardır. İnananlar, inananları yönetenler ve bu esnada kullanılan argümanlar. Yönetenler yani din adamları inanmışları sevk ve idare etmek için kutsallaştırdıkları keramet söylemlerini, ibadetleri, statüleri, tapınakları, ritüelleri, vaat ve korkuları kullanırlar. Arabistan çöllerinden bize ulaşan İslamiyet’e göre günahkârlar, cehennemde cayır cayır yanacaklar. Eskimoların içinden bir peygamber çıksaydı, oranın günahkarları cehennemde, her gün milim milim donarak ve kutup ayıları tarafından sürekli parçalanarak acı çekerlerdi.
İslami soy ağacında üç türlü ayrım yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. İlmi ayrım, nefsi ayrım ve siyasi ayrım. İlmi ayrım İslami ayet ve hadislerin, teori ve uygulamaların farklı yorumlanmasından doğan ayrılıklardır. Birçok tarikat ve mezhep böyle doğmuştur. Nefsi ayrım din bezirganlarının çıkar hesaplarıyla inananları kendi etrafında toplamasıdır. Adnan Hocacılar buna örnektir. Siyasi ayrım Muhammed’in ölümünden hemen sonra başlayan, İslam alemini kimin yöneteceğine yönelik ilk temel ayrımdır. İslam soy ağacını ehli beytçiler ve ehli sünnetçiler diye iki ana kola ayırarak sonlanmıştır. Artık doğmuş ve doğacak her yeni dal bu iki ana kolun hangisinde filizleneceğini belirlemek zorundadır.
Muhammed’den sonra Müslümanlar halifenin kim olacağı ve nasıl seçileceği ile ilgili ikiye ayrılmışlardır. İmameti savunanlar yani ehli beytçiler ve hilafeti savunanlar yani ehli sünnetçiler. Burada imamet, peygamberden sonra halifeliğin peygamber soyundan gelenlerle devam etmesi anlamındadır. Bu anlamda Muhammed’den sonra onun amcaoğlu ve damadı olan Ali ve sonrasında onun çocuklarıyla halifelik devam etmelidir.
Ehli beytçiler Hüseyin’den sonra da aynı soydan gelen 9 imamın halifeliğini gıyabında kabul ederler. Hilafetçiler ise peygamberden sonra halifenin İslam’ın ileri gelenleri tarafından kendi aralarında seçilmesini savunurlar. Bu anlamda Ebubekir’in, Ömer’in ve Osman’ın halife olması meşrudur. Bu ayrımın Kerbela olayı ile siyasi boyutu netleşmiş, Emevi ve Abbasi iktidarları ile daha da keskinleşmiştir.
Ehli beytçiler ve ehli sünnetçiler ayet ve hadislere getirdikleri yorumlarla kendi içlerinde yeni ayrımlar yaşamışlardır. İran ehli beytçiliği Şiilik olarak nüfus yoğunluğuyla ehli beytin ana gövdesini oluşturmuştur. Diğer ülkelerde ehli beytçilik Aleviliğin farklılaşmış haliyle ve değişik isimlerle varlığını sürdürmektedir. Türkistan’da Pamir Alevileri, Suriye’de Nusayriler, Irak’ta Kakailer, ehli haklar veya Yaresaniler, Yemen’de al Aleviler, Mısır’da Fatımiler, Türkiye’de Kızılbaşlar ve Bektaşiler, Balkanlar’da Bektaşiler buna örnektir.
İslami soyağacını incelediğimizde, Anadolu Aleviliğinin yakın dallarla niteliksel farklılığı olsa da, ilk ayrım noktasında ehli beytin içinde olduğunu görüyoruz. Konuya bilimsel olarak yaklaşırsak: Peygamberler, onların çocukları, torunları ve sonrakiler, genetik biliminin dışına çıkarak özel bir gen aktarımı yapabilen canlılar değildirler. Peygamber soyundan gelenlerin ayrı bir kutsiyet taşıdığına inansanız da bunun ancak sevgi ve saygı duymak anlamında bir değeri olabilir.
Soydan gelmek inançsal, sosyal ve siyasi liderlik özelliklerinin de soyla aktarılacağı anlamına gelmez. Liderlik soyla taşınsaydı Fatih’in torunları arasında deli İbrahimler, Vahdettinler olmazdı. Liderliği belirleyen zihniyet ve kişilik, sosyal yaşamda edinilmiş akli özelliklerdir. Kalıtsal olan zekâ ve mizaç, kişilikte katalizör etki yapabilir ancak. Kaldı ki liderlik toptan kalıtsal olsaydı bile, annenin genleri de alındığından her yeni doğanda kalıtım yüzde 50 oranında zaten değişmek zorundadır. O halde seçim sisteminde doğru olan, soydan gelmek değil, dini bilgisi, yönetim becerisi ve yetenekleri takdir edilmiş dini liderin seçimle gelmesidir.
Alevi kolektif kimliğinin iki yönü vardır. Alevi cemaati olarak dini yönü ve Alevi zihniyeti olarak felsefi yönü. İslamiyet Anadolu’ya gelmeden, Alevi cemaati oluşmadan önce Anadolu’da yaşayan halklarda yüzlerce yılın birikimi olarak Alevi zihniyeti vardı. Bu zihniyet, Hıristiyan diniyle karşılaştığında Katolik veya Ortodoks olmadı. Anadolu’ya özgü Pavlikan cemaate dönüşerek kendini korudu. Bu zihniyet, İslam diniyle karşılaştığında Sünni veya Şii de olmadı. Anadolu’ya özgü Alevi cemaate dönüşerek kendini korudu.
Anadolu Alevileri zihniyet olarak ezilenin, haksızlığa uğrayanın, mazlum olanın yanındadır. Alevi zihniyeti iki kişiyi kavga ederken görse, haklılık haksızlığı düşünmeden döveni engeller, dövüleni kurtarır. Sıffin Savaşı sonrası düzmece hakemliği, Kerbela’da yaşananları, Emevi ve Abbasi yönetimlerinin peygamber soyuna çektirdiklerini öğrenen Alevi zihniyeti, ezilenin, haksızlığa uğrayanın, mazlum olanın yanında olmak adına ehli beyt tarafında olmuştur.
Ehli beytçilik de ehli sünnetçilik de artık sonlanmış, olgudan duruma dönüşmüştür. Savunulacak bir uygulama olmaktan çıkmış, taraf haline gelmiştir. Bu anlamda Ehli beyt tarafında yer aldığı için Aleviliğe bilimdışı olma suçlamasını getirmek haksızlık olacaktır. Ehli beytçilerin 12 imama sevgi ve saygının ötesinde bağlılık göstermelerinin nedeni peygamber soyu oldukları içindir. Ehli beytçi olan Anadolu Aleviliğinde dinsel makam olarak şıhlık, şeyhlik, pirlik, dedelik, babalık vardır ama imamlık yoktur. Dördüncü İmam olan Zeynel Abidin’le birlikte ehli beyt – ehli sünnet ayrımı netleştiği halde imamların hiçbiri Alevi değildi. Camide namaz kılan ve kıldıran kimselerdi. İslamiyet’in siyasi boyutunda imamet tarafında olan Alevilik, ibadet boyutunda imamlığı reddetmektedir. Yani Anadolu Alevilerinin ehli beytçiliği tarafgirlikten öte değildir. Geri kalan 12 imama duyulan sevgi ve saygıdan ibarettir.
Şimdi bir de dedelik makamı ile ilgili birkaç laf edelim. Alevi dinsel inancının odak noktasında dedelik kurumu yer alır. Dedeler Hasan ve Hüseyin’den sonra onların devamı olarak peygamber soyundan geldiklerini söyleyen kişilerdir. Hasan soyundan gelenlere şerif, Hüseyin soyundan gelenlere seyid denir. Kızılbaş ve Bektaşi araştırmacısı ve yazarı Melikoff, Bektaşiler ve Kızılbaşların zümrelerden oluştuğunu söyler. Bektaşiler iki zümreye ayrılırlar: Biri Çelebiler zümresidir ki onlara göre Hacı Bektaş, Kadıncık Ana ile evlenmiş ve bundan çocukları olmuştur. Çelebiler kendilerinin Hacı Bektaş’ın torunları ve bel evladı olduklarını ileri sürerler. Soyadı kanunu çıkmasından sonra “Ulusoy” soyadını almışlardır. Varlıklarının soydan gelen kutsallığa sahip olduğunu düşündüklerine göre “aydın” veya “cömert” gibi bir soyadı almalarını beklemezdik zaten. Ne yazık ki Çelebilere bağlı ocaklara sahip köylerde hala Çelebilere “efendilerimiz” denmektedir. İkinci zümre Arnavutluk, Trakya, Makedonya’da babalara bağlıdır. Soy geçerli değildir, kendilerini yol evladı kabul ederler. Makam liyakatle elde edilir.
Bütün Kızılbaş Alevi köyleri bir ocağa ve dedeye bağlıdır. Cem törenleri dedeler veya dedelerin olur verdiği kişiler önderliğinde yapılır. Ne hikmetse bizzat dedelerin önderlik ettiği cemler genellikle köylünün hasat yaptığı, eline para ve ürün geçtiği zamanlarda yapılır.
Hasan Çelik ve Seda Kırteke kardeşlerin makalelerinde belirtildiği gibi , ocak sistemi dışında bir Alevî düşünülemez. Herkesin dede olsun talip olsun bu sistem içerisinde belirlenmiş bir konumu söz konusudur. Burada ele alınan, incelenen ve “ocak” olarak nitelendirilen terimle anlatılmak istenen, Alevi dinsel hizmetlerini gören dedelerin aileleridir. Her dede ailesi bir ocağa bağlıdır. Onun temsil ettiği değerlere büyük kutsallık ve güç atfedilir. Ocaklarla ilgili birçok kerametin söz konusu olduğu olaylar menkıbe adıyla dilden dile aktarılır.
Ocaklar yani dede ailelerine mensup olmak bazı özel ayrıcalıkları da beraberinde getirmiştir. Birçok dede soylunun mezarı zaman içerisinde büyük ziyaretgâhlara dönüşmektedir. Örneğin, Malatya Hekimhan Ballıkaya köyündeki Vayloğ Dede, Muş Varto İçmeler köyündeki Seyyîd Nesîmi Dede yakın zamanda yaşamış dede soylulardır. Bu kişilerin soyları ve toplum üzerindeki nüfuzlarına binaen mezarları birer ziyaretgâha dönüşmüş, türbe hâline getirilmiştir. Bu yerler sürekli ziyaret edilen, adak adanan, dilek dilenen, derman beklenen mekânlar haline dönüşmüşlerdir.
Aslında dedelerden beklenen, çevrelerinde sevilen sayılan bir kişilik olmaları ve dini bilgi ile donanmış olarak inananlara bilimin ışığında yol göstermeleridir. Bu tanımlamamın soyla hiç ilgisi yoktur. Tamamen yetişme, eğitim ve öğretimle olur. Soydan gelenin liderliğini önderliğini savunmak bilime aykırıdır, cehaletin sonucudur. Soydan gelenin üstün insan, kâmil insan olduğunu savunmak ırkçılığın ve kabullenilmiş aşağılanmanın ürünüdür. Yalnızca köle sahipleri ırkçı değildir. Köleliğini ve köle sahiplerinin efendiliğini içine sindirmiş, savunur hale gelmiş köleler de ırkçıdır.
Bir insanın kerametlerinden söz etmek, belli bir amaç doğrultusunda onu yüceltmeye çalışmaktır. Menkıbeler böyle yaratılır. Bir amaç yoksa anlatılan masala dönüşür. Bir insanın Tanrı tarafından bahşedilmiş kerametleri olduğuna inanmak ise cehalettir. Peygamber olsun, pir olsun hiçbir insanın kerameti olamaz. Yalnızca çalışma ile oluşmuş, kalıtımla ivme kazanmış yetenek ve beceriler vardır. Dünyada hiç kimse 100 metreyi 9,58 saniyede koşan Usain Bold’dan daha hızlı koşmamıştır. Dünyada hiç kimse Javier’in 2 metre 45 santim atladığı kadar yüksekliği aşamamıştır. Bunlar keramet değil yetenek ve çalışmayla oluşan becerilerdir.
Şimdi bir söylenceye pozitif yaklaşalım. Hacı Bektaşi Veli’nin hacı olmasına bir bakalım:
Horasan’da Bektaşi Veli’nin hocası Lokman Perende hacca gider. Kâbe’yi tavaftan sonra, Arafat’a çıkar. Orada, yanındakilere “bugün arife günü, şimdi bizim Türkistan’da herkes ‘bişi’ pişirir.” der. Bu söz Horasan’daki Bektaşi Veli’ye malum olur. O sırada Lokman Perende’nin evinde, gerçekten bişi pişirilmektedir. Bektaşi Veli bişileri bir tepsiye koyar, bir kerametle Lokman Perende’ye ulaşır ve bişileri verir. Bundaki hikmeti anlayan Şeyh Lokman Perende, arkadaşları ile beraber bu “bişi” yi yerler. Hac dönemi bitip Hicaz’dan dönülünce, Nişabur halkı Lokman Perende’yi karşılamaya çıkar. “Haccın kabul olsun” diyerek tebrik ederler. Lokman Perende, gelen halka Bektaş’ın kerametini anlattıktan sonra, “Esas hacı olan Bektaş’tır” diyerek, onu tebrik eder. Bunun üzerine Bektaş’ın adı Hacı Bektaş olur.”
Bu bir söylencedir. Gönülleri okşar, insanı rahatlatır. “Hayır bu gerçek bir olaydır, yoksa dilden dile dolaşıp bize kadar gelmezdi” derseniz durum değişir. Olay safsata, siz cahil olursunuz.
Cahillik Arapça “cehl” kökünden türemiştir ve bilmemek anlamına gelir. Cahil bilmeyendir. Cehalet ise bilmemenin eyleme dönüşmüş halidir ve bilmeden bir şey yapmak anlamına gelir.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen, yalnızca cahildir. Buna Cehli basit denir. Bilmeyen, bilmediğini bilmeyerek yapan, cehalet içindedir. Buna Cehli mürekkeb denir. Bilmeyen bilmediğini bilmeyerek en doğruyu bildiğini iddia eden ise yobazdır. Buna Cehli mikab denir.
Cahil olana öğretebilirsiniz, cehalet içinde olanı ikna edilebilirsiniz. Yobaz olanı ne ikna edebilirsiniz ne de öğretebilirsiniz.
Yobaz gericidir, karşı devrimcidir, irticayı temsil eder. İrtica eskinin mutlak doğru olduğu düşüncesiyle, günün teknolojisini kullanarak, geçmişe dönme çabasıdır. Bu çabanın İran’da, Afganistan’da, Arabistan’da olduğu gibi halkın baskı ve zulüm altında ezilmesinden, birkaç şeyh, kral ve ayetullahın da lüks içinde yaşamasından başka getirisi olmamıştır.
Alevi dedeleri statükocudur. Ama hiçbir zaman yobazlığı savunmamışlardır. Çağdaş ve yenilikçi de olmamışlardır. Devrimci de, karşı devrimci de andan memnun olmayan insandır. Şu anda var olanı devrimci ileriye doğru, karşı devrimci yobaz geriye doğru değiştirmek ister.
Dedelik makamı anın savunucusu, değişimin karşıtıdır. Anadolu Alevilerini cahillik ve cehalet düzeyinde tutarak telef olmalarını engellerken, kendi durumlarının, statülerinin devam etmesini de sağlamışlardır.
Değişim ve gelişimi hiçbir güç durduramaz. Ancak yavaşlatıp, geciktirebilirsiniz.
Türkiye’de 1950’lerden sonra iç ve dış göçle birlikte Anadolu Aleviliği de gelenekselliği kırarak yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu aşamayı başka bir yazıda ele alalım.

Önceki İçerikDinî eğitim mi, laik eğitim mi?
Sonraki İçerikBüyüleyici kanıtlar – 2