Ana Sayfa 235. Sayı Dinî eğitim mi, laik eğitim mi?

Dinî eğitim mi, laik eğitim mi?

116

Prof. Dr. Hasan Aydın

Eylül-Ekim ayları, yaz tatilinin bittiği, okulların açıldığı, eğitim-öğretim telaşı ve heyecanının yoğun olarak yaşandığı aylardır. Bu heyecan ve telaşa, okul masraflarının oluşturduğu ekonomik yükü de eklemek gerekir; çünkü eğitim-öğretimin maliyeti (katkı, giyim-kuşam, servis, kırtasiye vb. giderleri) küçümsenecek gibi değildir. Kuşkusuz aileler bakımından eğitim-öğretimin mali boyutu oldukça önemlidir; bu yüzden daha çok bu mali boyut ön plana çıkarılır. Ancak eğitim-öğretimin bir de müfredat boyutu vardır. Mali bedeller ödenerek, bin bir emekle okula gönderilen öğrenciler orada ne tür bir müfredatla karşılaşıyorlar? Neler öğreniyorlar? Çocuklarını çeşitli fedakârlıklarla okula gönderen velilerin, çocuklarını ne türden bir müfredatın beklediğini ve sorunlarının neler olduğunu bilmeye ve alenen tartışmaya haklarının olduğu açıktır.
Bilindiği gibi, son 20 yıldır, eğitim-öğretim sisteminde köklü dönüşümler yaşandı; öğretim programları değiştirildi, okulun yönetsel yapısıyla oynandı, okul bahçeleri otopark yapıldı, öğrencilerin bir üst okula yerleşmeleri tamamıyla merkezi sınavlara bağlı hale getirildi, özel okullar yaygınlaştı, özel okul öğretmenleriyle devlet okullarında öğretmenlik yapanlar arasındaki ücret makası gittikçe açıldı, öğretmenlere kılık kıyafet serbestliği tanındı,  öğretmenlik mesleği, öğretmen-uzman öğretmen-başöğretmen şeklinde kariyer basamaklarına ayrıldı, bu ayrımlar sınavlara bağlandı, kesintisiz 8 yıllık eğitimden kesintili 4+4+4 uygulamasına geçildi, dershaneler görünüşe göre kapandı ya da etüt merkezlerine ve akademilere dönüştü vb..
Aslında tüm bu uygulamalarda, iki husus dikkat çekicidir: Birisi, eğitimin, neoliberal ekonomi politikalarına uygun bir biçimde gittikçe piyasalaşmasıdır; diğeri ise, muhafazakâr kültür politikaları ekseninde eğitimin gittikçe dinselleşmesidir. Yani neoliberal muhafazakârlığın iki önemli sonucuyla karşı karşıya olduğumuz açıktır.
Özel okullara yönelik teşvik ve mali destekler, özel okul öğretmenlerinin mali durumlarının gittikçe kötüleşmesi (aynı sorun devlet öğretmenleri için de geçerlidir; ancak onlar özel okul öğretmenlerinden görece daha iyi durumdadırlar), imam hatip ortaokullarının ve liselerinin sayısal olarak artırılması ve yaygınlaştırılması, 12 Eylül Anayasasının (laik bir ülke açısından bir tür garabet olan) zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersine ek olarak, seçmeli Kuran ve Hz Muhammed’in hayatı (siyer) gibi derslerin eklenmesi, müfredata, din dersi dışında kalan dersler aracılığıyla (hayat bilgisi, sosyal bilgiler, vatandaşlık, tarih, Türkçe, edebiyat  vb. dersler aracılığıyla) milli ve manevi değerler maskesi altında bir sürü mitik-dinsel unsurun eklemlenmesi, yine öğrenci yerleştirmelerinde imam hatip okullarına zorunlu yerleştirme sayısındaki artış, öğretmenlerin kariyer sınavlarına sokulmak istenmesi  vb. son dönemlerin en dikkate değer eğitim-öğretim gelişmeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabi öğretmen atamalarındaki din kültürü ve ahlak bilgisi dersi öğretmeni patlamalarını ve okul müdürlerinin genelde onlardan seçilmesi uygulamasını da unutmamak gerekir. Bu açıdan, muhafazakâr iktidar, dindar gençlik yetiştireceğiz söyleminde epeyce yol alınmışa benzemektedir.
Eğitimdeki piyasalaştırmaları bir kenara bırakırsak (bu çok önemli bir sorundur, kanımca Türkiye gelecekte bu yüzden pek çok sorun yaşayacaktır), en temel sorunlardan birisi, hiç kuşkusuz, dinî eğitim-laik eğitim ikilemine dayanıyor.
Türk eğitim tarihi, “nasıl bir insan istiyoruz” sorusu ile “bu insanda bulunması istenen özellikler ve bu özelliklerin hangi öğretim içerikleri ile kazandırılacağı” konusunda Tanzimat’tan beri güçlü tartışmalarla doludur. Son üç yüz yıldır tartıştığımız “dinî eğitim-laik eğitim ikilemi” bu tartışmaların kuşkusuz en önemlisidir. Kanımca bu tartışma yaşamsaldır; çünkü her iki eğitim anlayışının varlık, bilgi ve değere bakışı, inşa etmeyi amaçladığı insan tipi ile amaca ulaştırıcı eğitim içeriği kökten farklılaşmaktadır. Tartışmayı, düşünsel açıdan felsefi bir zemine dayandırmak için, din öğretimi ile dinî eğitimi birbirinden ayırmak gerekir; dinî eğitim, dinsel eğitim de diyebiliriz, eğitimi dinî temellere dayandırmaya, bilgi, varlık ve değere dinsel/tanrısal paradigmadan, deyiş yerindeyse, theo-epistemolojik (tanrısal bilgibilim) ve theo-ontolojik (tanrısal varlık bilim) ve theo-aksiyolojik (tanrısal eylembilim) temelde bakan insanlar yetiştirmeye çalışırken, din öğretimi, din ve dinler hakkında yansız ve çoğulcu bir biçimde bilgilendirmeyi temel alır. Bu haliyle, varlık, bilgi ve değerlere antropo-epistemoloji (insansal bilgi bilim) ve antropo-ontolojik (insansal varlıkbilim) ve antropo-aksiyolojik (insansal eylembilim) temellerle yaklaşan laik eğitim, dinler ve mezhepler hakkında nesnel ve çoğulcu bilgiler veren din öğretiminin değil, eğitimi dinsel temellere dayandıran dinî eğitim anlayışının almaşığıdır. Önemli kadın filozoflarımızdan birisi olan Betül Çotuksöken’in yerinde kavramsallaştırmasıyla, dinî eğitim özcü, tümelci ve durağan bir yaklaşıma dayanırken, laik eğitim, değişim ve evrimi temele alan tikelci ve nominalist bir yaklaşıma dayanır.
Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, bizdeki din öğretimi programları, laik eğitime uygun olarak dinler ve mezhepler hakkında yansız ve çoğulcu bilgiler vermekten çok, insani olan her şeyi (bilim, felsefe, sanat, etik, siyaset vb.) dinsel bir temele dayandırmaya çalışmakta; hatta İslam’ın da sadece belli bir yorumunu, Sünni yorumunu esas almaktadır. Bu haliyle yansız ve çoğulcu din öğretimi değil, fikir aşılamasına, hatta koşullandırmaya yönelten dinî bir eğitimi hedeflemektedir.
Yansız ve çoğulcu din öğretimi yerine, dinî eğitim yapmak ve laik eğitimden uzaklaşmak, bize ne getirir? Gelin tartışmamızı, felsefi bağlamda, dinî eğitim ve laik eğitimin hedeflediği ideal insan tipinden yola çıkarak biraz derinleştirelim.
Genelde dinî eğitimin amaçladığı ideal insan tipi, -bu ister Hıristiyan ister Müslüman isterse Yahudi olsun fark etmez- aslında insana, topluma, evrene ve bunlara yönelik varlık, bilgi ve değere Tanrı odaklı, bir başka deyişle teosentrik bakan bir insan tipidir. Bu bakış açısına göre, ontolojik anlamda biricik varlık Tanrı’dır, o, zorunlu varlıktır, sadece o gerçek etkin varlıktır; o yaratıcıdır, o her şeyin kökenidir. Hakiki varlık odur; diğer varlıklar, yaratılmış, olumsal, ikincil varlıklardır; deyiş yerindeyse, onların varlığı mecazidir; onlar kendinde etkin değil, Tanrı karşısında tümüyle edilgindirler. Şeylerin birbirleriyle kendilerinde ontik ilişkileri yoktur; tüm şeyleri Tanrı yarattığı gibi, tüm ilişkileri de anlık olarak o yaratmaktadır. Bu yüzden söz konusu sistemde nedensellik değil vesilecilik (aranedencilik) ve erekselcilik egemendir. Bu varlık anlayışı, felsefeden tanıdığımız Platoncu varlık anlayışının, dinsel kılıkta basit bir tekrarı gibidir. Bu tipin, ontolojik bakımdan bir diğer önemli unsuru, bu dünyayı gelip geçici sayması, öte dünyacı olması, değiş yerindeyse bir tür “homo ahiretikus”, “homo eskatolojikus” olmasıdır.
Bu anlayışa göre, bilgi ve değer de Tanrı tarafından verilmiştir, yani esinlenmiştir, vahyedilmiştir. Dolayısıyla insana düşen, verilmiş olan öz bilgi ve değeri yorumlayarak açımlamak ve yaşamına uygulamaktır. Burada insanın bilgi ve değer konusundaki tek üretken katkısı, verilmiş çerçeve içinde düşünerek, kutsal metinlerde gizil olan hakikati ortaya çıkarmak, onu açımlamaktan ibarettir. Bu, deyiş yerindeyse tam da tipik bir Ortaçağ anlayışıdır ve bu anlayışın başarılı bir insan tiplemesi olmadığını, bilgi ve değer üretmede güdük kaldığını tarihsel deneyimler göstermiştir. Batı bu insan tipini terk edince atılıma geçmiş, Osmanlı da anılan tipten Batı karşısında geri kaldığı için vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu insan tipi skolastik bir tiptir; her türden bilgi ve değerin meşruiyetini kutsal metinlerle ilişkilendirme gereksinimi duyar. Dinsel metinlerle ilişkilendiremediği her türden bilgi ve değere mesafeli durur; seküler olanı aşağılar ve küçümser. Bu nedenle ona bir bilgi ve değeri sunarken daima dini referanslarla sunmak gerekir; aksi takdirde onu kabullenemez. Onun için dini ambalaj şarttır. Aksi takdirde seküler olanı sekülerliği içinde kabullendiğinde dinden çıkacağını düşünür. Aslında bu insan tiplemesi, modern seküler toplumda yaşıyorsa, daima travmatik bir bilişsel durum içerisindedir; çünkü karşılaştığı her şey sekülerdir ve bilişini altüst etmektedir.
Bu tipin bir diğer önemli niteliği, kendisini hakikate, daha doğru bir deyişle tanrısal hakikate sahip olarak nitelemesi, kendisi gibi bakmayanları, laik ve seküler bakanları dinsiz ve hatta ahlaksız olarak görmesi, bilişinde onları aşağılamasıdır. Bu özünde tolerans ve demokratik kültürün önündeki en güçlü engel olarak karşımıza çıkar. Zihni dogmalarla koşullandırılmış olan insan tipinin, eleştiriye, yeniye, farklı bakışlara, alternatiflere, nedensel açıklamalara karşı mesafeli olduğunu, varlığı ve evreni Tanrı’yı karıştırmaksızın kendi içinde nedensel süreçlerle açıklamayı isteyen etkinliklere yaklaşmadığını belirtmek gerekir.  Bu tip, genelde farklı dinsel yorumlara da dinsizlik gözüyle bakar. Onun için her şeyin yanıtı bir şekilde Tanrı ve tanrısal yaratıyla ilişkilidir. Her söylemine Tanrı sözcüğü mutlaka bulaşır. Bu nedenle, onun evreninde her an harikulade şeyler olabilir; doğanın olağan işleyişi sadece faili muhtar (özgür seçici) olan Tanrı’nın dileğine bağlıdır. Her şey Tanrı’ya bağlı olduğu için, her şeyde bir tanrısal hikmet arar, şans, tesadüf, rastlantı gibi kavramların yerini Tanrı’nın anlık yaratımına dayanan kader alır. İşte bu insan tipi, evrim kuramına dine uymadığı için karşı çıkar; laik yaşamı, dini referans almadığı için eleştirir; bilimi Tanrı’dan söz etmiyor diyerek materyalist sayar, her türden yeniliğe, bidat diyerek karşı durur. Bu nedenle olsa gerek, kimi modern dinciler -Yahudi, Hıristiyan, Müslüman olsun fark etmez- dini metinleri bir parça tahrif ederek, çeşitli te’villerle dini metinlerde evrimden söz edildiğini, dinin laikliği önerdiğini, demokrasinin dinde de yer aldığını, çeşitli dinsel ritüellerin tıbben sağlık getirdiğini vb. gündeme getiriler; bu tutumlarıyla modern bilgi ve değerleri dini bir ambalaja sokarak sunarlar; değişimi, görüşte saltıkçı bir paradigma içerinde, böyle gerçekleştirmeye çalışırlar. Her şeyi kutsal kitapta arayan bu insan tipi için, hakikat verilmiştir; oradadır ve verilmiş hakikati ezberlemek ve bilişe yerleştirmek yeterlidir. Bu nedenle bu tip insan daha çok hafızasını kullanır, zekâsını işlevsel olarak kullanmada sıkıntılar yaşar. Bu insan ahirete odaklı olduğu ve dünyayı küçümsediği için, uygarlığa katkısı oldukça sınırlıdır. Hemencecik inanıverme niteliği yüzünden sömürüye ve itaate hazırdır. Daha da önemlisi bu insan tipi, varoluşu, yaşamı ve yaşamın tüm zenginliğini bir kitaba, bir metne indirger; hayatı ona sığdırmaya çalışır. Ona sığdıramadığında iç çelişkiler yaşar ve günahkârlık bilinciyle ondan kaçınır.
Buna karşın, yansız ve çoğulcu din öğretimine karşı çıkmayan, dini sosyal bilimler içinde konumlandıran laik eğitim, varlığa, insana ve topluma insani olanaklarla bakan, onları bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan hümanist bir insan tipi varsayar. Bu tip, ontolojik anlamda bir Tanrı’ya inansa da -inanmama özgürlüğünün de bilincindedir- bunu öznel kabul eder ve inançlarını diğerine empoze etmez. İnancını Tanrı ile kendi arasında bir bağ olarak görür ve bunu çoğu kez konuşmaz. Nesnel bir dünyada yaşadığının farkındadır ve bu dünyanın nedensel açıklamasının peşine düşer. Onun için bir olguyu, bir olayı, bir durumu açıklamak, bir üst yasaya ve daha üst teorilere gitmekle mümkündür. Doğanın ve insanın bilgisini yine doğada ve insanda arar; onu kutsal metinlerle ilişkilendirme gereği duymaz; ona göre din başka bilim başka bir şeydir; her ikisi insanın farklı taraflarına seslenir. Çünkü ona göre insan çok boyutlu bir varlıktır. Bu açıdan onun için bilgi ve değer üretmek çok önemlidir; bilgi ve değer verilmiş değil, yaşamsal koşullarla diyalektik içerisinde üretilmiş ve üretilen bir şeydir. Bu anlamda bilgi ve değer alanında mutlak hakikat diye bir şeye inanamaz; hakikatin peşindedir; ama ona kesin anlamda sahip olduğunu ileri sürmez; hiçbir şeyi ezberlemez, anlamaya, kavramaya çalışır. Önüne sürülen her bilgi ve değere eleştirel yaklaşır; farklı alternatiflere bakar, mutlak doğru saplantısı olmadığı için alternatiflere saygı gösterir, diyalog kurar ve demokratik yaklaşımı ilkeleştirir. Ahlakı toplumsal ve insansal yaşamın bir parçası olarak görür; onu insanın dışında aramaz, insana eğilir, içine ve vicdanına yönelir, iç dünyasını korkularla değil sevgilerle zenginleştirir. Köle ahlakı, korku ahlakı, dışsal baskı ahlakını gerçek ahlak olarak görmez; ahlakı insani ve evrensel değerlerde arar. İnanan, inanmayan ayrımı yapmaz ve hiç kimseyi ötekileştirmez; herkesin birey olduğunu düşünür ve seçimlerine toplumu ve kendini rahatsız etmediği sürece saygı duyar. Dinsel metinleri anlamaya çalıştığında da sosyal bilimlerin metin anlama ve yorumlama yöntemlerini kullanır; dini metinler dahil hiçbir şeyin, dili, kültür ve insan bilişini aşamayacağının farkındadır. Bir anlamda onun için her şey ilintili ve koşulludur; belli bir bağlamda var olur. Evrensel kavramını kullanırken bile bu ilintililik ve koşulluluğun bilincindedir. O belli bir zaman ve mekânda yaşadığını ve sınırlılığını bilir, nesneler dünyası ile varlık nesne ve olaylarla doyurucu ilişkiler kurmaya yönelir. Hiçbir şeyi kutsallaştırmaz; hiçbir şeyin kendinde anlamı olmadığını bilir ve kendi anlam dünyasını kendisi örer.
Şimdi, varlık, bilgi ve değerleri değişmez, saltık dinsel temellere dayandırmaya çalışan dinî eğitim mi; yansız ve çoğulcu din öğretimine, sosyal bilimler, kültür bilimleri bağlamında yer veren, varlık, bilgi ve değerleri insani ve değişim temelinde ele alan laik eğitim mi ikilemine yanıt bulmak için hangi insan tipinin felsefi açıdan daha doyurucu, daha ikna edici ve daha başarılı olduğunu ve olacağını düşünmek sanırım yeterli olsa gerekir.  Ayrıca şunu da düşünmek gerekir: Acaba hangi tip insan modeli Türkiye’nin bilim, sanat, felsefe, siyaset vb. alanlarda atılıma geçmesine daha çok katkı sağlar?  Eğitimin görevi üretken, düşünen, eleştiren, sorgulayan, bilgi ve değer üreten insan yetiştirmek mi; yoksa itaat eden, düşünmeyi ve kuşku duymayı günah sayan, her şeyi kutsallaştıran, insanları mü’min-kafir, Alevi-Sünni, Hıristiyan-Müslüman vb. biçiminde ayıran, dinsel inancını hakikat diyerek herkese dayatan insan yetiştirmek midir?
Unutulmamalı ki, laik eğitim, bilimsel eğitimin temeli olduğu kadar, dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel vb. ayrımların da panzehridir. O, bilimsel ve hümanist eğitimin mihenk taşıdır. Türkiye, Ortadoğululaşmak istemiyorsa, her ne olursa olsun laik eğitimden vazgeçmemelidir. Eğitim sisteminin yüzü, bilime ve hümanist değerlere yönelmelidir.  Dediğim gibi, sorun; laik sistem içerisinde, sosyal bilimler mantığıyla nesnel olarak çoğulcu din öğretimine yer vermek değildir; dinî gittikçe tüm eğitim sisteminin temeline oturtup, dinî/dinsel eğitime yönelmektir.
Türkiye sanki dinsel eğitime doğru gidiyor. Bu son derece yanlış bir gidişattır. Bunun dine de, Türk insanına yarar getirmeyeceği ortadadır. Henüz vakit varken, her şeyi yeniden düşünmek gerekir. Yoksa eğitim sistemi aracılığıyla birbirinden nefret eden, Ortadoğu’daki gibi, düşünsel ve inançsal farklılık yüzünden birbirinin başını kesmek için can atan canavarlar da yetiştirebiliriz.

Farkında mıyız bilmiyorum? Ama konu aslında bu denli yaşamsal…

Önceki İçerikAkkuyu nükleer güç santrali, öngörülen standartlara göre denetleniyor ve lisans alıyor mu?
Sonraki İçerikAleviliği sorgulamak