Ana Sayfa 240. Sayı Tanrı ne iş yapar?

Tanrı ne iş yapar?

47

Dr. Hüseyin Karakuş

Bildiğimiz insan, tanrısını olduran insandır. Elbette, ihtiyaçtan tanrıyı oldurmuştur. Gücün yettiği yerde, güçlü yeterlidir. Yetersizlik tanrıyı oldurur. Çaresizlik, çözümsüzlük, akıl ermezlik, güç yetmezlik tanrının oluşma ortamıdır. Tanrıya ihtiyaç, her yaşam ortamına göre değişiklik göstermiştir.

Avcı toplayıcı olduğumuz yıllarda birlikte yaşayarak güçlüydük. Taş ve dallardan yaptığımız keskin ve sivri av araçlarıyla daha da güçlüydük. Arslanları, mamutları, bizden güçlü canlıları görüyor, duyuyor, önlem alıyorduk. Onlardan daha güçlü olanlar da vardı. Ateşin yakmasından, suyun boğmasından, fırtınanın yıkmasından kaçmak gerekiyordu. Her güçlünün zayıf noktası veya habercisi olduğunu fark ettik. Önce mamutları tuzağa çekerek alt etmesini, sonra ateşi kontrol etmeyi öğrendik. Kara bulutlardan fırtınayı sezinleyip kaçıyorduk, sürüleri takip ederek göçüyorduk. Hızla çoğalıyor, uçsuz bucaksız doğaya dağılıyorduk, doğayı sömürüyorduk. Bizim bizden güçlü düşmanımız kalmamıştı. Tanrımız olmamıştı. İhtiyaç yoktu. Siz deyin 100 bin yıl, ben diyeyim 200 bin yıl böyle mutlu, mesut yaşadık.

Sonra ortalık karıştı, buğday, arpa gibi tohumlar bizi esir aldılar. Tohumların kölesi olduk. Gordon Childe buna neolitik çağ, tarım devrimi dedi. Büyük emeklerle toprağı belledik, arklar yaptık içine tohumları gömdük. Ekili topraklara bir şey olmasın diye aylarca başında bekledik. Göç edemedik, tarlaların yakınına barakalar yaptık. Gözümüz büyüyen ekinde yine bekledik. Avcılığımız azaldı, toplayıcılığımız azaldı. Bütün umut toprağa bağlandı. Eskiden yangın, fırtına, sel geldiğinde kaçar kurtulurduk. Yazın kuraklığında, kışın soğuğunda göç ederdik. Tarlalar öyle değil, kaçamıyor, göçemiyorlar. Tarladaki ekine umudumuzu bağladığımızdan biz de kaçamaz, göçemez olduk. Hayatımız selin, fırtınanın, ateşin merhametine kaldı. Tarih boyunca hiç bu kadar aciz ve çaresiz olmamıştık. Artık ihtiyaç vardı ve tanrıları oldurduk. Tanrılardan ürünümüzü ve bizi korumasını istedik. Gök tanrısına fırtınalar yıkmasın diye, yer tanrısına sel götürmesin diye, ateş tanrısına ürün yanmasın diye yalvardık yakardık. Araya aracılar, görevliler koyduk. Hediyeler verdik, kurbanlar kestik.

Sonraki yıllarda korunmadığımızı ve kollanmadığımızı anlasak da çaresizliğin ilacı umut, umudun adı tanrı oldu.

Yaşarken, üremenin yaratıcılık olduğunu gördük. İnsanları kadınlar doğuruyordu. O halde yaratıcılar kadınlardır. İlk yaratıcı da ilk kadın atamızdır. Sonra erkeklerin ürettikleri beyaz sıvıyı kadınların içine akıtmadıklarında kadınların yeni insan üretemediğini anladık. O halde üretmek yaratıcılık değildi. Üreticiler kadın olsa da yaratıcılar erkeklerdi. İlk yaratıcı da ilk erkek atamızdı. Bu kez ilk erkek atamızı kim yarattı sorusuna yanıt aradık. Bulamadık. Çaresizliğimize tanrı yetişti. İlk erkeği ve ilk kadını yaratan olsa olsa tanrı olmalıdır dedik.

Sonraki yıllarda yaratma diye bir şeyin olmadığını, var olmanın olduğunu ve var olmanın doğadaki evrim devrim döngüsünün ürünü olduğunu ispat ettiler. Bilimi öğrenmek zor, yaratana inanmak kolaydı. İnanmaya devam ettik. Cehaletin adını tanrı koyduk.

Gün geldi kentsel üretim devrimini gerçekleştirdik. Kapitalizm dünyaya hakim oldu. Devlet sahibi kralların beylerin yerini, sınır tanımayan zenginler aldı. Kırda iletişimsiz ve örgütsüz milyonlarca köylünün yerini kentte iletişim halinde ve örgütlenebilen işçiler aldı. Belki kılıç sallayarak öldürenimiz yoktu ama açlık, yoksullukla ölenimiz çoktu. Doğayla boğuşurken umudun adı tanrı olmuştu ya, birbirimizle boğuşurken o umut da kayboldu. Belli ki bu dünyada mutlu olamayacaktık. Yeni bir dünya yarattık. Umudu ve mutluluğu oraya taşıdık, adını cennet koyduk. Korumak, kollamak, yaratmanın önemi kalmadı artık. Tanrıyı yargıç yaptık. Öyle ya herkes cennete giderse öbür dünyanın bu dünyadan ne farkı kalır. Bir de cehennem olmalı. Biz kötüleri görüyor ve biliyoruz. Tanrı bizden fazlasını görüyor ve biliyordur. Hepsinin belasını verecek, cehennemde yanacaklar. Adalet yerini bulacak. Biz cennette olacağız, keyif süreceğiz.

Durun bir dakika! Biz yeterince iyi miyiz? Cennete alınacağımız ne malum? Tanrıyı dini iyi bilen birilerine danışmalı. Şıhlar, şeyhler, mollalar, imamlar, papazlar, hahamlar bize yol yordam çizmeli. Dünya malları onların olsun önemli değil. Bize cennetin kapılarını açsınlar yeter.

Gönlümüzde tanrı, önümüzde din adamları hiç eksik olmadı. Umut tanrının adı. Umut fakirin ekmeği. Yedikçe acıkıyoruz.

Önceki İçerikDâhilerin izinde başarıyı tetikleyen güçlü unsurlar
Sonraki İçerikİslamileştirme ve kültürel şizofreni