Ana sayfa 117. Sayı Elveda Cariyem

Elveda Cariyem

Bilumum Bilim

161
PAYLAŞ
Elveda Cariyem'den bir sahne.

Zeynep Hülya Gümüş

Geçenlerde bir arkadaşımı dinlerken birden, bence gelmiş geçmiş en iyi Çin filmlerinden olan Elveda Cariyem (Ba Wang Bie Ji)’i anımsadım: 1920’lerin Pekin Operasında, iki küçük erkek çocuktan efemine olan Douzi kadın, erkeksi Shitou da erkek rolleri için yetiştirilmektedir.  Douzi, bir oyunda “Ben tabiatım gereği bir kızım, erkek değil!” demelidir. Gel gelelim “Ben tabiatım gereği bir erkeğim!” demekte ısrar edince, öğretmeni ona ağzında sopayla gezme cezası verir, ta ki küçücük çocuk kanlı salyalar içinde fısıltıyla karışık “Ben tabiatım gereği bir kızım… erkek değil!” demeyi kabulleninceye kadar.

“Zeynep”, dedi arkadaşım da “ben büyürken, annem dedi ki  oğlum, çok çalış, Anadolu lisesine gir, yoksa halimiz nicedir; çok çalıştım, girdim. Sonra bana dediler ki çok çalış, lisede kızlarla vakit kaybetme, üniversite sınavında mutlaka derece yap, yoksa halin nicedir!”

“Çalıştım, Kalp Cerrahi olma hayalim vardı, ama annem dedi ki oğlum tıbbın puanı düşük, hem mecburi hizmeti var, şusu var, busu var, sürünürsün, senin gibi üstün zekalı bir çocuğa mühendislik yakışır. Ben de  mühendis tam ne yapar bilmiyordum ama büyüklerimi dinledim, Boğaziçi Üniversitesi’nde bir mühendislik bölümüne girdim… Dediler ki iyi ortalama getir, kapağı ABD’ye at, aman ha kızlarla dikkatini dağıtma, yoksa halin nicedir…  Çalıştım, dereceyle bitirdim, ABD’nin saygın bir üniversitesine tam bursla gittim. Eh, bir de doktora yeterlilik sınavı var, dediler geçeceksin, yoksa halin nicedir. Onu da geçtim.”

“Ne zaman ki doktoramı bitirdim -yoksa halim niceydi- dedim tamam artık, hayatımı yaşayacağım. Şimdi bir finans şirketinde çalışıyorum, çünkü uzmanlık alanımı ben hiç sevmedim. Oysa hayatıma bir anlam kazandırmak isterdim. Bazen tıp dergilerini karıştırıyorum, tıp okusam mı diyorum, ama artık çok geç benim için cerrahlık. Şimdi tek derdim finansta çok para kazanmak…”

Türkiye’mizin yetiştirdiği ender yeteneklerden olan bu arkadaşıma ne diyeceğimi bilemedim. Belli ki iteklene köteklene büyüdükten sonra kendi kararlarını kendisi verme hakkına çok ileri yaşta kavuşunca, bocalamıştı. Bu kurduğu hayat istediği hayat değildi. Bastırılmışlıklar, yaşanmamışlıklar vardı içinde.

İnsanın kendisini mutlu edecek kararları verebilmesi de deneme-yanılma ile öğrenilip geliştirilmesi gereken bir yetenek. ABD’de seçenekler ve özgürlükler sınırsız olunca, Türkiye’den gelen öğrencilerin kimisi yeni hayatını kurabiliyor. Kimisi seçenekler içerisinde seçememezlikten kayboluyor.

Oysa anne-baba evladı için en iyisini bilir, değil mi? “Evladım, koşma düşersin!” ABD’li çocuk koşar, ve zaman zaman da düşer. “Oğlum bu kızı sana alalım!” Peki, sorduk mu hiç, “Evladım, aşık mısın? sen ne olmak istersin?” Dedik mi “seni ne mutlu edecekse onu oku, onu yap, biz yanındayız!”?

ABD’ye ilk geldiğimde şaşırdığım şeylerden biriydi: dünyanın herhalde en sıkıcı dersi addedebileceğim bir dersten çıkmıştık. ABD’li sınıf arkadaşım, bana dönüp “Bu dersi çok seviyorum” dedi. Donakalmıştım.

Ben ki hatırı sayılır bir inektim. Yok, hayır, bu zevk alınacak bir ders değildi kesinlikle. Ama onun zevkine uymuştu, ruhuna hitap etmişti. Kendi elementindeydi ve mutluydu. İşte o çocuk, adam olacak çocuktu.

Belki benim Boğaziçili arkadaşım ondan daha akıllıdır, daha iyi mühendistir, daha başarılıdır, ama zamanla yaptığı işi sevgiyle yapan öğrenci (bu iş ne olursa olsun), o başkasının kararları doğrultusunda çalışan insanı geçecektir.

Bilimsel paradigmaları çözenler, Nobel ödülü alanlar, inanılmaz rekabet dolu ABD akademik dünyasında tutunabilenler tam bu çocuk gibi işinden büyük zevk alan insanlardır. Belki en parlak öğrenci değildirler, ama bilim onların hayat stilidir, işleri değil.

Amerika’da küçük yaştan itibaren bu “kendin olma” hakkı öğretilir.  ABD’li öğrenciler eğer üniversite burs vermiyorsa bankadan kredi alır ve büyük borç külfeti altında okurlar. Hayatlarını kendi verdikleri kararlar doğrultusunda yaşarlar ve bu doğru ya da yanlış kararların sonuçlarına katlanırlar. O yüzden sevmedikleri ya da kendilerinin seçmediği bir branşta okumazlar. Mezun olduktan sonra yıllarca ödenmesi gereken bir borç onları beklemektedir; neden sevmedikleri, istemedikleri bir mesleği öğrenmek için bu borca girsinler?

Tabi hayat bu. Stockholm sendromu mümkün. Şilili klasik müzik bestekarı bir arkadaşım, 12 yıl piyano dersi aldığını, bu 12 yılın ilk 4 yılı piyanodan nefret ettiğini, babasının onu döve döve derslere zorla gönderdiğini anlatır. “İyi ki de göndermiş” der, buruk bir gülümsemeyle. “Müzik benim hayatım”.

Ama Elveda Cariyem’deki gibi de olabilir hayat… O iki küçük erkek çocuğu, ikinci dünya savaşı, komünizm, Çin Kültür Devrimini kapsayan 50 yıl içerisinde tiyatro alanında şöhreti yakalarlar. Geçen zaman içerisinde, Douzi, kendisine dayatılan kadınsı kimliği kabullenir, hatta Shitou’ya aşık da olur, ama karşılık göremez.

Filmin sonlarında 1970’lere gelinmiştir…  Yaşlı Douzi prova esnasında yine hatayla “Ben bir kız değilim!” der. Shitou onun hatasını düzeltir ve provaya devam ederler. Ama artık dayanamayan Douzi, oyun esnasında intihar eder…

Sormadan edemiyorum: ülkemizin yirminci yüzyıldaki en iyi romanlarından birisinin mühendis Oğuz Atay’ın yazdığı Tutunamayanlar olması bir rastlantı mı?