Ana sayfa 130. sayı Bilişsel kapitalizm

Bilişsel kapitalizm

375
PAYLAŞ
Bilişsel Kapitalizm! Eğitim ve Dijital Emek adlı kitap, Notabene Yayınları’nın “Janus’un Çehresi” dizisi kapsamında yayımladı.

İzlem Gözükeleş

Bilişsel kapitalizm tartışmaları, bugüne dair yanıtları kadar gündeme getirdiği yeni sorularla da son yıllardaki hızlı değişimi anlayabilmemiz için önemli açılımlar sunuyor. Kitap, iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, bilişsel kapitalizmin temel tezleri ve bu tezlere yönetilen eleştiriler yer alıyor. Bu bölümde özellikle bilişsel kapitalizmin başlıca kavramlarından biri olan maddi olmayan emek ve bu kavramın içerdiği belirsizlikler tartışılıyor. İkinci bölüm ise ilk bölümdeki tartışmaları eğitim, pedagoji, üniversitelerin yeniden yapılan(dırıl)ması bağlamında ele alıyor.

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Son 20 yılımız bu soruya yanıt aramakla ve toplumun önüne çeşitli sıfatlar eklemekle geçti. Bazen bilgi toplumu denildi, bazen de bilgi ve enformasyon arasındaki farkın altı çizilerek enformasyon toplumu tercih edildi. Bilişim teknolojilerinin ve internetin yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmesinden yola çıkılarak dijital toplumdan veya internet toplumundan söz edenler de oldu. Kapitalizm nihai zaferini mi ilan etmişti? Yoksa artık kapitalizmin ötesine mi geçilmişti? Değişen neydi?

Notabene Yayınları’nın “Janus’un Çehresi” dizisi kapsamında yayımladığı Bilişsel Kapitalizm! Eğitim ve Dijital Emek adlı kitapta yer alan bilişsel (cognitive) kapitalizm tartışmaları, bu sorulara yanıt aramakla kalmıyor, yeni soruları ve bilişsel kapitalizm kavramına yönelttikleri eleştirileriyle verimli bir tartışma zemini de yaratıyor.

Bilişsel kapitalizm, ticari kapitalizm ve sanayi kapitalizminden sonra kapitalizmin üçüncü safhası olarak görülüyor. Bilişsel kapitalizmin kökenlerini, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin Kapitalizm ve Şizofreni adlı kitabında, Michel Foucault’un biyopolitik üzerine olan çalışmalarında, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik üçlemesinde ve de Otonom Marksizm geleneğinden gelen diğer yazarların çalışmalarında bulabiliriz.

Bilişsel kapitalizmi, kapitalizmin önceki safhalarından farklılaştıran ise birikim sürecinin maddi olmayan emek süreçleri üzerine kurulu olmasıdır. Bilişsel kapitalizme göre, üretici faaliyetler ham maddeden çok zihinsel emeğe dayanır hale gelmiştir. Yeni emek süreçlerinin, sayısallaşan dil ve iletişim süreçlerine bağımlılığı, üretim sürecinin standartlaştırılmasını ve daha önceki endüstriyel örgütlenme biçimlerinin devamlılığını zorlaştırmaktadır.

Bilişsel kapitalizm tartışmaları, bugüne dair yanıtları kadar gündeme getirdiği yeni sorularla da son yıllardaki hızlı değişimi anlayabilmemiz için önemli açılımlar sunuyor. Kitap, iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, bilişsel kapitalizmin temel tezleri ve bu tezlere yönetilen eleştiriler yer alıyor. Bu bölümde özellikle bilişsel kapitalizmin başlıca kavramlarından biri olan maddi olmayan emek ve bu kavramın içerdiği belirsizlikler tartışılıyor. İkinci bölüm ise ilk bölümdeki tartışmaları eğitim, pedagoji, üniversitelerin yeniden yapılan(dırıl)ması bağlamında ele alıyor.

Bu yazıda, kitapta yer alan makalelerden ikisine yer verilecek: George Caffentzis’in “Bir ‘Bilişsel Kapitalizm’ Eleştirisi” ve Christian Fuchs’un “Bilişsel Kapitalizm ya da Enformasyonel Kapitalizm? Enformasyonel Ekonomide Sınıfın Rolü” başlıklı makaleleri. Bilişsel kapitalizm tartışmalarına uzak okuyucuya naçizane tavsiyem kitaba bu iki makaleden başlaması. Bilişsel kapitalizmin, hangi tarihsel bağlamda ortaya çıktığını ve temel tezlerini anlayabilmek için bu iki bölüm iyi bir giriş olabilir. Kitaptaki diğer makalelerin böylece daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.

George Caffentzis: Bir ‘Bilişsel Kapitalizm’ Eleştirisi

Caffentzis makalesine bilişsel kapitalizmin hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığının altını çizerek başlıyor: Bir yanda kapitalizmin krizi vardır, diğer yanda bu krizi açıklamakta yetersiz kalan geleneksel Marksizmin krizi. Bu tarihsel bağlamda, “Otonomcu Marksistler”in gündeme getirdikleri kavramlar (maddi olmayan emek, genel zekâ, duygulanımsal emek, bilişsel kapitalizm, imparatorluk, çokluk vb) büyük ilgi çeker.

1990’lı yıllarda bilgi temelli ekonomi, bilgiye ilişkin meslekler, bilgi temelli sanayi vb söylemler yaygındır. Ekonomik büyümede bilgi temel bir etkendir. Sürekli bir bilgi vurgusu vardır. Caffentzis bilgi kavramının kullanımındaki belirsizliğe dikkat çeker. Bir sektörü bilgi temelli yapanın ne olduğu hâlâ belirsizdir. Bilgi temelli ekonomide olduğu gibi önceki (endüstriyel) dönemde de bilgi önemlidir.

Bilişsel kapitalizm kuramı ise 2000’li yıllarda, bilgi toplumu söyleminin hegemonyasına karşı atılmış önemli bir adımdır. Kuramın genel hatlarını çizen Vercellone’nin belirttiği gibi bilişsel kapitalizm, bilgi temelli ekonomi hakkındaki kuramların ekonomi politik eleştirisinden doğmuştur. Kapitalizm devam etmektedir, ama süreklilik içinde bir değişim söz konusudur. Vercellone’ye göre bilişsel terimi “sermaye ve emek arasındaki çelişkili ilişkinin ve sermaye birikiminin meydana geldiği mülkiyet şekillerinin kazandığı yeni doğayı vurgulamaktadır.” (s.83)

Vercellone’nin ve Otonomcu Marksistlerin en ilgi çekici yanlarından biri de birçok kimsenin yenilgi olarak gördüğü olgulara olumlu yaklaşmalarıdır. Sermayenin üretim sürecinin dışına çıktığını (daha doğrusu itildiğini) ve sermayenin dolaysız kontrolü altında olmayan emek tarzlarının geliştiğini savunurlar. Bu yeni emek tarzının ölçümü zordur ve “Bilgi yönelimli yeni emek, makinelere veya diğer değişmez sermaye biçimlerine (örn. ofis binaları, fiber optik ağlar ve yönetim personeli) artık bağımlı değildir” (s.87) Böylece işin ve emek süreçlerinin doğası da değişmektedir. Emeğin bilişselleştirilmesi “üretim alanlarının, bir şekilde, doğrudan kapitalist denetim ve örgütlenmeden (“yönetim bölgesi yok”) sıyrıldığı; böylece özerk ve özörgütlü yerler halini aldığı bir gerçeğin tezahürü olarak yorumlanmaktadır.” (s.91)

Vercellone ve arkadaşları, çağdaş ekonominin akıllı makinelerini (bilgisayarlar, İnternet, film stüdyoları, laboratuvarlar) ölü sermaye olarak nitelendirirler ve ölü sermayenin değer üretebilmesi için bilişsel emekçilerin canlı bilgisine gereksinimi olduğunu savunurlar. Makinelerin insanları saf dışı bırakmasından çok toplumun birikmiş bilgisini zihninde taşıyan işçilerin bilişsel etkinliğine olan gereksinimi artmaktadır.

Caffentzis, bilişsel kapitalizm kuramının başarısını iki nedene bağlar. Birincisi, sunduğu olumlu bakış açısıdır. “Yaklaşımları kesinlikle gelenekselin dışındadır ve görünür zaferlerin gerçek yenilgiler; görünür zayıflıkların da gerçek güç halini alabileceği kategorik altüstlerle doludur.” (s.110) İkincisi ise “bilgi işçilerine” (programcı, mimar, sanatçı, “yaratıcı” tasarımcı vb) kendini tanıma fırsatı sunmasıdır.

Fakat prekarya bilişsel kapitalizmin gözünde daha çok bilişterya (cognitariat) olsa da tarih, yaptığı işin ölçülemezliğine inanan (“İşimi benden alamazlar, yaptığım katkı ölçülemez; ben çok fazla biliyorum.” (s.106) diye düşünen) işçilerin yenilgileriyle doludur. Emek süreçlerindeki ölçülemezliği ve bununla da bağlantı olarak sermayenin emeği kontrol edemeyişini geçici bir olgu olarak değerlendirmek gerekir. Caffentzis ölçülemezliğin nedenini ölçüm araçlarında ya da kavramlarında aramamız gerektiğini söyler. Caffentzis, hane içi işçilerinkine benzer bir sürecin yaşanabileceğini vurgular (s.105):

a) Canlı bilgi kaynaklarının uluslararasılaştırılması,

b) İşçilerin canlı bilgisi yerine makinelerin (ölü bilgi) konması,

c) Bilişsel işçilerin merkezileştirilmesi için yeni tekniklerin oluşturulması,

d) Bilişsel emeğin ölçülmesi için yeni sistemlerin geliştirilmesi,

e) Yeni ödeme yöntemlerinin oluşturulması.

Gözetimi, büyük veri ve veri madenciliği çalışmalarını düşündüğümüzde Caffentzis’e hak vermemek elde değil!

Christian Fuchs: Bilişsel Kapitalizm ya da Enformasyonel Kapitalizm? Enformasyonel Ekonomide Sınıfın Rolü

Sınıf kavramını tarihsel olarak inceleyen Fuchs, bilişsel kapitalizm kavramına karşı çıkmaktadır. Ulusaşırı enformasyonel kapitalizm adını verdiği kendi kavramsallaştırmasını açıklarken de bilgi toplumu, ağ toplumu, enformasyon toplumu vb kuramların açmazlarına dikkat çeker.

Fuchs bu kuramları iki eksende inceler. Birinci eksen, toplumsal değişimdeki sürekliliği gösterir. Bazı kuramlar son yıllarda yaşananları köklü bir değişim olarak değerlendirirken bazıları da sürekliliğe vurgu yapar. İkinci eksende ise kuramlar öznel ve nesnel olarak sınıflandırılırlar. Öznel kuramlar insanın düşünüş ve eylemlerine odaklanırken nesnel kuramlar bilişim teknolojilerinin önemini vurgular.

Bu çerçevede, değişimi açıklamaya çalışan birçok popüler kuram (bilgi ekonomisi, postmodern toplum, sanayi sonrası toplum, bilgi tabanlı toplum) hem öznel hem de süreksizdir. Nesnel süreksiz kuramlar da oldukça popülerdir: ağ toplumu, İnternet toplumu, sanal toplum, siber toplum. Fuchs, geçtiğimiz on yıllarda toplumsal yapıda köklü bir dönüşümün olduğunu savunan kuramları, gerçekliği çarpıtmaları ve gizlemeleri nedeniyle ideolojik bulur. Söz konusu kuramlarda, değişim karşısında ona uyum sağlamak dışında bir şey yapamayacağımız mesajı verilir. BİT’nin (Bilişim ve İletişim Teknolojileri) kapitalizmin yeniden yapılanmasında üstlendiği rol göz ardı edilir.

Yukarıdaki kuramları eleştiren birçok yazar, kapitalizmdeki sürekliliğin son derece açık olduğunu düşünür. Fuchs ise bu varsayımların verilerle desteklenmesi gerektiğini savunur ve sermaye ile emek arasındaki ilişkinin zaman içindeki değişimini analiz eder. Kapitalizmin sınıf karakterini ortaya koyduktan sonra sürekliliği savunan kuramları ele alır.

Sürekliliği savunan kuramlar, değişimi inkâr etmez; ama hâlâ kapitalist bir toplumda yaşadığımızdan yola çıkar. Sürekliliği savunan kuramlar da öznel ve nesnel olarak ikiye ayrılırlar. Nesnel yaklaşımlarda teknoloji vurgusu belirgindir. Dijital kapitalizm, sanal kapitalizm, ileri teknoloji kapitalizmi, MP3 kapitalizmi, enformatik kapitalizm bu kapsamda değerlendirilebilir. Öznel yaklaşımlarda ise zihinsel emeğin kapitalist birikim süreçlerindeki rolüne odaklanılır.

Kitabın konusu olan bilişsel kapitalizm, maddi olmayan emek ve genel zekâ öznel yaklaşımın temel kavramlarıdır. Maurizio Lazzarato’da maddi olmayan emek, “metanın enformasyonel ve kültürel içeriğini üreten emek”tir. Hardt ve Negri ise bu tanımı geliştirerek maddi olmayan emeği “bilgi, enformasyon, iletişim, bir ilişki ya da bir duygusal tepki gibi maddi olmayan sonuçlar yaratan emek” olarak tanımlar. Christian Marazzi ve Paolo Virno da Marx’tan esinlendikleri genel zekâ kavramıyla zihne ve insanın bilişsel yeteneklerine dikkat çekerler. Marazzi’ye göre (Marx’tan farklı olarak) genel zekâ makinelerde değil işçilerin bedenlerinde sabitlenmiştir. Nick Dyer-Witherhord ise bilişsel kapitalizmi genel zekânın ticarileşmesi olarak tanımlamaktadır.

Ancak Fuchs’a göre, “Bilişsel kapitalizm kavramı insan bilgisinin yalnızca üretken bir güç olmadığını, fakat aynı zamanda bu bilginin bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi enformasyon teknolojileri yardımıyla saklandığını, paylaşıldığını, iletişimle aktarıldığını ve ağa bağlandığını göz ardı eder.” (s.147).

Bilişim teknolojisi şirketleri, dünyanın en büyük şirketleri arasındadır. Fuchs, nesnel yaklaşımları teknolojik determinizmleri, öznelci yaklaşımları da bilişselliğe aracılık eden teknik özellikleri göz ardı etmeleri nedeniyle yetersiz görür. Fakat her ikisi de son derece önemli konulara işaret etmektedir. Fuchs, önerdiği ulusötesi enformasyonel kapitalizm kavramının özne nesne diyalektiğini yakaladığını iddia eder. Ulusötesi enformasyonel kapitalizm, “…insan bilişselliğini, iletişimini ve işbirliğini somutlaştıran teknolojilerin ve malların yükselişi ile birbirine bağlı olan bilişsel, iletişimsel ve işbirliğine dayalı emek üzerine kurulu çağdaş kapitalizmi kavramsallaştırır.” (s.148).

Fuchs’un kavramsallaştırmasındaki ulusötesi nitelemesi ise örgütlenmelerin küresel düzeydeki dağılımına vurgu yapar.

Fuchs, yedi farklı ülkenin (ABD, Almanya, Norveç, Fransa, Avusturya, Finlandiya ve İtalya) dört sektöründeki (tarım ve madencilik, geleneksel imalat, enformasyonel olmayan hizmetler, enformasyonel mal ve hizmetler) ekonomik faaliyetleri inceler. İstihdam açısından bakıldığında enformasyonel sektörün belirgin bir ağırlığı vardır. Fakat değer üretimine bakıldığında enformasyonel sektörün ikinci olduğu, geleneksel imalat sektörünün hâlâ birinci olduğu görülmektedir. Dünyanın en büyük 2000 şirketinin sermaye varlıklarının dağılımı incelendiğinde ise enformasyon şirketleri, finans kapitalin ve fosil yakıtların gerisindedir. Fuchs bu nedenle ekonominin yalnız enformasyonel değil, aynı zamanda emperyalist ve hiper endüstriyel olduğunu belirtir. Fuchs, enformasyonel terimini, BİT’in günümüz toplumunda merkezi olduğunu belirtmek için değil, “…daha pragmatik bir şekilde enformasyonel kapitalizmin, ekonominin enformasyonel mal ve hizmetler üreten bütün o parçalarını karakterize…”  (s.154) etmek için kullanır.

Fuchs, günümüz toplumuna dair bu tespiti yaptıktan sonra, Hardt ve Negri’nin çokluk (multitude) kavramı çerçevesinde toplumun sınıf yapısını tartışır. Çokluk, “…ücretli el emeğinin ötesine geçen ve emeğin daha müşterek hale geldiğini dikkate alan genişletilmiş bir sınıf kavrayışıdır.” (s.164).

Fuchs da sınıfın ücretsiz emeği kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini düşünür. Bu bağlamda, emeğin yeniden üretiminden (reproduction) sorumlu emek de bilginin ortaklaşa üretimine katkıda bulunan emek de çokluğun kapsamındadır. Müştereklerin (commons) sömürüsü çokluğun sömürüsü anlamına gelmektedir.

Maddi olmayan emeğin ölçümündeki sorunlar bilişteryayı sermaye karşısında belirli bir süre avantajlı konuma getirse de sermayenin eninde sonunda ölçüm sorununu aşacaktır. Emeğin sermaye karşısındaki bu avantajı, kendisinin vazgeçilemezliğini düşünen bilişteryada geçici süre bir yanılsama da yaratabilir. Fakat doğanın yağmalanmasında veya kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinde olduğu gibi ortaklaşa üretilen bilginin de fikri mülkiyet hakları kullanılarak kapitalistlerce sahiplenilmesi iki sınıfı, çokluk ile kapitalistleri, karşı karşıya getirmektedir.

Bu sınıf mücadelesinin izlerini ve farklı biçimlerini kitaptaki diğer makalelerde de görmek mümkün. Kitapta yıllardır eğitim sisteminde aslında ne yapılmak istendiğinin ipuçlarını da bulacaksınız. Belki bazı sorularınıza yanıt alacaksınız, ama kitabın sonunda, öncesinden daha fazla yanıtsız soruyla baş başa kalmanız daha muhtemel.

Kitabı Türkçe yayına hazırlayan Diyar Saraçoğlu’nun sunuş yazısında belirttiği gibi, “zihin açıcı ve provokatif bir kılavuzla” karşı karşıyayız.