Ana sayfa 145. Sayı Savaşa rağmen, savaşa karşı okumak

Savaşa rağmen, savaşa karşı okumak

244
PAYLAŞ

Özer Or

30 yıldır içerde var olan çatışmayı, askeri ve siyasal çabalarla sonuca vardıramamışken, ABD’nin Afganistan’ı, ardından Irak’ı işgali, Arap isyanları, Ukrayna’daki toplumsal yarılma ve Rusya ile AB’nin nüfuz mücadelesi, Suriye iç savaşı, IŞİD’in ortaya çıkışı gibi saymakla bitmeyecek kışkırtıcı etki arasında, Türkiye’nin güllük gülistanlık kalmasını bekleyen var mıydı bilemiyorum. Kaldı ki etrafımızda süren bu çekişmelerin çoğunun içerde de toplumsal siyasal karşılıkları, bu çatışmalara aktif veya pasif tutumlarla taraf olan güç odakları mevcut. Yaklaşık 10 yıldır istibdat rüzgârları estiren ve dışarıda Suudi Arabistan’la birlik olup eline çakmak verilmiş çocuk misali orayı burayı tutuşturmaya çalışan başımızdaki tek parti iktidarı da cabası. Bu ortamda kitaplardan, dergilerden söz etmek kolay değil belki, ama yapılması gerekenin bir parçasının da bundan kaçınmamak olduğunu düşünüyorum. İnsan kendinden ne kadar uzaklaşabilir ki? Gündelik hayatının üzerine çökmeye çalışan karanlığı nasıl yok sayabilir? Denemeli mi? Belki denememeli.

Islık çalarak kaygılarımı bastırmaya, endişelerimizi yok saymaya çalışmaya yönelik değil gayretim. Okuma tercihleri, okur davranışlarının çeşitliliği, dergi okuru, kitap okuru ayrımı  gibi konulara kafa yormak amacıyla eski kitaplarımı karıştırırken Hermann Hesse’in basılır basılmaz alıp keyifle okuduğum Öldürmeyeceksin başlıklı denemelerine gitti elim. Hesse’in okuyucuları kitaplarla kurdukları ilişki biçimine göre üçe ayırdığı; açlığını bastırmak için bir şeyler atıştırır gibi kültürel eksikliğini hissettiği bazı boşlukları doldurmak için seçtiği kitapları apar topar gövdeye indirenleri safdil okur olarak birinci gruba; kitap ve yazarı karşısında muzip bir çocuk edasıyla oyun oynamaya, yapıtın yazarın zaaflarını yakalamaya çalışan zeki okurları ikinci; kendini eğitmek veya eğlenmek amacını gütmeyen, okuduğu kitap karşısında sınırsız özgür, “kişilik sahibi” saydığı okurları üçüncü gruba yerleştirdiği denemesini tartışabilirdim. Karşılaştığı her yargıyı usavurup üzerinde dikkatle duran, onu kendi hayatında veya gözlemlediği çevresinde sınayan, fakat Goethe’nin bir şiiri ile bir gazete ilanına aynı merakla yaklaştığı, aynı dikkatle içselleştirdiği için aralarındaki farkı pek de önemsemeyerek genel anlamda bilinen “iyi okur” vasıflarını taşıdığı iddia edilemeyecek bu üçüncü tip okurun yanında saf tutuyordu Hesse. Hayatla, dünyayla kurduğu ilişki bakımından en çok bu okuru tutmasının nedenini aynı kitapta yer alan bir başka denemesinde daha etraflıca izah ediyordu: “Kitaplar varsa, bu, bağımlı insanları daha da bağımlı kılmak, hele yaşam gücünden yoksun kişilere ucuzundan yalancı ve yedek bir yaşam sunmak için değildir. Tersine, kitapları değerli kılacak tek şey, insanları çekip gerçek yaşamdan içeri taşıması, yaşama hizmet edip ona yararı dokunmasıdır; okuyucuya bir güç kıvılcımını, bir gençleşme sezgisini, yeni bir zindelik esintisini sağlamayacak tüm okumalarla geçen saatler çar çur edilmiş demektir.”

Sonrasında Stefan Zweig’ın Yarının Tarihi’ndeki “Dünyaya Açılan Kapı Olarak Kitap” başlıklı denemesinde, gemi yolculuğu esnasında okuma bilmeyen bir gençle karşılaşmasını, içine düştüğü hayretle kendisini önce okuma bilmeyen biri olarak düşünmeyi denemesini; başaramayınca da hayatının kitapsız nasıl olabileceğini hayal etmeye çalışmasını hatırlatabilirdim. Bu deneyi sırasında Zweig, “Yaşadıklarım okuduklarımdır” dercesine seyahat güzergâhında bulunan Cezayir ve Tunus’u düşünür düşünmez okuduklarından kaynaklanan binlerce çağrışımın bir anda nasıl zihnine üşüştüğünü anlatır. Kitapsız bir hayatı düşlerken yaşadığı dehşeti ifade etmeye çalışır. Zweig’ın bu endişesinin onu Herman Hesse’e göre hangi tip okura yaklaştırdığını sorgulayabilirdim belki. İki yazarın yaklaşımındaki farkları belirlemeye çalışabilirdim. Daha sonra sıra elbette Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabında “Dergi, Hür Tefekkürün Kalesi” isimli sevdiğim denemesine, kitapla dergiyi karşılaştırdığı, okumak üzerine düşündüğü diğer yazılarına, Peyami Safa’nın okuyucu olmayı neden “sanat” saydığına da gelecekti.

Olmadı. Hesse’in 1919’da sıkı bir aleyhtar olarak I. Savaş üzerine yazdıklarında takıldım kaldım. Kitaba adını veren denemesi de bunlardan biriydi. Savaşı doğal bir durum olarak görenleri yadsımaz, kısacası yaşamın savaş olarak tanımlanabileceğine katılır Hesse. Buna karşılık barışı tanımlamak hayli zordur ona göre. “Tanımadığımız, yalnızca arayıp bulmaya çalıştığımız, yalnızca sezgilerimizde yaşayan bir şeydir” der barış için. “Barış bir idealdir, dile gelmez ölçüde karmaşık bir nesnedir, şöyle bir üflemek canına okumaya yeter”, fakat maymundan insan olmaya doğru giden yolun üzerine birkaç bin yıl önce insanlık, şu temel yasayı koymuştur: “Öldürmeyeceksin!” Haklı olanın gelecek olduğunu, düşünce ve inanç olduğunu, çünkü dünyayı besleyen itici gücü bunların oluşturduğunu söyler Hesse. “Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki!” der. Kendileri için uygun olmayan meslekler seçmeye zorladığımızda yetenekli gençleri öldürdüğümüzü söyler örneğin. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruzdur ona göre. Yaşama karşı çıkışlar, hoyrat davranışlar, umursamazlık ve aşağılamalar, öldürmekten başka bir şey değildir der. İçinde yaşanılan zaman gibi geleceğin de öldürülebileceğini iddia eder. “Biraz espriyle karışık kuşkuya başvurularak genç bir insanda bir yığın geleceğin canına okunabileceğini” söyler. Ona göre yaşam bekliyordur bizi, gelecek çiçek açıyordur, oysa biz hep birazını algılıyoruzdur bunun, pek çok şeyi ayaklarımızın altında ezip geçiyor, adım başında öldürüyoruzdur. Bu nedenle tüm ilerlemelere, insan olmaya yönelik tüm çabalara eşlik eder bu çağrı: “Öldürmeyeceksin!”