Ana sayfa 153. Sayı Birbiri Olmadan Anılamayanlar

Birbiri Olmadan Anılamayanlar

192
PAYLAŞ

Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın son yıllarda çıkardığı değerli kitaplardan biri olan Rüyalardan Gerçekliğe Psikanaliz ve Sanat, Özden Terbaş  imzasını taşıyor ve Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı dizisinde yer alıyor. Giriş kısmında büyük ölçüde psikanalizin neler üzerine düşündüğünden bahsediliyor ve tabii ki bunun içinde hangi disiplinlerle etkileşim içinde olduğu da irdeleniyor.

Psikanaliz, şüphesiz ki farklı alanlardan beslenen ve onları besleyen bir disiplin. İskender Savaşır’ın psikanalize giriş seminerlerinden anımsadığım, psikanalizin daha en baştan farklı alanlardan insanlarla birlikte gelişen bir disiplin olduğunu hatırlatmakta yarar var. Farklı alanlardan Freud’un çevresinde toplanan Freud’dan 20-25 yaş küçük olan bu insanlar arasında sosyal hizmetçi, hemşire, sanat tarihçileri ve edebiyat eleştirmenlerinden oluşan bir topluluk vardı. İskender Hoca’nın söylediklerini tekrar aktaracak olursam Freud’un çevresinde toplanan bu ikinci kuşak psikanalistlerin veya ilk psikanalistler kuşağının psikanalize ve bilinçdışına yönelmesindeki motivasyon Freud’unkinden farklı olarak “bilinçdışından bir medet umma, aklı aşan bir akıl, aklın tek yönlülüğünü ve araçsal aklı aşmamıza yardım edecek, sezgilerimizi derinleştirecek, şiirsel ile bilimsel düşünceyi belki daha yakın bir ilişkiye sokacak yeni bir maneviyat arayışı” olarak ifade edilebilir. Yine kuruluş çevresinin çeşitliliğini destekler biçimde Freud da psikanalizi çeşitli araştırmacıların katkılarıyla büyüyecek olan bir araştırma alanı olarak gören biriydi.

Tüm bunları kitabın giriş bölümünde Özden Terbaş’ın psikanalizin aslında bir sanat çalışması olduğunu öne sürmesi, hatta daha iddialı biçimde “bir şiirdir psikanaliz!” demesiyle anımsadım. Yani bilinçdışını dilsel bir metaforla düşünmek ve bize “başka” bir mesaj verecek olduğunu düşünmenin psikanaliz için önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçdışının “başka” bir mesaj verebileceği bilgisi de zaten kitapta bulunan “Sanat Alanında Psikanaliz” bölümünün temelini oluşturuyor. Ayrıca Freud’un 1930’da Goethe Ödülü’nü aldığını da hatırlatalım.

Psikanalizin rüyaya bakışını dile getiren benzer kitaplar gibi bu kitap da Freud’un rüya kuramı ile başlıyor, yani Freud’un rüya kuramında ortaya koyduğu tezleri beş aşamada hatırlatıyor bizlere.

Ardından Bay F. Adlı vaka örneğini sunuyor kitap. Vaka’nın getirdiği ilk rüyada görülen “filozof”un  Bay F’nin ağabeyini sembolize ettiğini aktarım ilişkisi temelinde Bay F.’nin küçük düşme ve yetersiz olma korkularını ifade ettiğini söylüyor. Belki paragrafa giriş kelimelerine de dikkat çekmek gerekecek; “Bilindiği gibi, analiz sürecinde analizan tarafından iletilen ilk rüya özel bir önem taşır,” diyor. Cümleye “Bilindiği gibi” kelimeleriyle başlaması bunu yanlış bir genel bilgi olarak sunuyor. Çünkü bu türden bir sınırlayıcı bilgi psikanaliz çerçevesinde genellenemez.

Özden Terbaş’ın tekrarlayan rüyalar üzerine bir çalışmasını sunduğu bölümde travmatik rüyaların niçin tekrarlandığı sorusuna ise Bayan P. Vakası ile cevap veriliyor. Burada tekrar İskender Hoca’ya başvurarak Kelimelerin Anayurdu ve Tarihi (2000) adlı eserinin “Unutmak” konulu başlığını hatırlatacağız. Vaka sunumunda belirtildiği üzere rüyalar tekdüze bir biçimde üretiliyorlar. Rüyaları yaşadıklarımızı bir “temize çekme” işlevi olarak tanımlarsak, kişi yaşadıklarını temize çekemiyor ve unutamıyor. Şimdi İskender Hoca’nın “unutmak yani unufak etmek, yaşamı en ufak unsurlarına kadar ayrıştırıp bir besin haline getirmek” şeklindeki ifadesine dikkat çekerek aynı zamanda unutmak’taki “un” ile daha iyi hale getirmek anlamındaki onmak’ın “on”u birbiriyle ilişkili olduğunu unutmadan kişinin yaşadıklarını unutamadığını ifade edebiliriz. Kitap ise bu vaka ile alaklı olarak Dowling’in tekrarlayan rüyalar ile ilgili görüşlerine yer vermiş.

Ölü İkizler adlı film incelemesi ise çok ilgi çekici. İkizler için dikkat çeken önemli bilgilerden biri ilişkide bulunan ilk nesnenin anne değil diğer ikizi olması. Tabii gene kitabın da belirttiği gibi anneyle kurulan ilişki ikizlik ilişkisinin gölgesi altındadır. Özden Terbaş’ın film üzerinden ilgi çekici örneklerle açıkladığı “İkiz Kardeşlerin Sapkın Doğası” bölümünde ise sadomazoşizm, fetişizm, eşcinsellik, gözetlemecilik, teşhircilik ve eş-giysicilik gibi sapkın davranışların film üzerinde yansımaları örneklendiriliyor.

Aslında ülkemizin şu anki koşullarında daha da anlam kazanan Travma Sanatı bölümü bize travmanın konu edildiği sanat eserinin kendini ifade etme yolunun dolaylı olduğunu hatırlatıyor. “Asıl anlam boş yerlerde, sessizliklerde gösterir kendini,” diyerek travma sanatı örneklerinin ortak noktalarını veriyor. Aynı zamanda travma sanatının geçmişi bu güne getirme imkânını verdiğini, geçmişle iletişim kurma olanağı tanıdığını ifade ediyor. Ve şimdilerde bir terapi biçimi olarak yoluna devam edecek olan Dalgın Sular Projesi’nin adını anmak burada önemli olacak.

Özden Terbaş, şavaş ortamındaki insanın iç dünyasını Boyalı Kuş romanı üzerinden anlatırken “savaşın acımasız kollarında” büyüyen çocuğun saldırganla özdeşleşmesi örneğini sunuyor bize;

“Artık kötü güçlere katılmalıydım… Zamanla kötülükte Almanların en büyük başkanlarını bile geride bırakmayı başarabilirdim. Armağanlar, nişanlar alacak, her karşıma çıkana kötülük aşılayacaktım. Onlar, kötülük aşıladıklarım, boyuna yıkıcı çabalarını sürdürecek, kazandıkları her zafer bana yeni güçler sağlayacaktı.”

Biz de bu paragrafın ardından Terbaş’ın anımsattığı Yunan atasözü ile yazıyı sonlandıralım: “Savaş, yok ettiğinden daha fazla kötü insan ortaya çıkarttığı için berbattır.”

– Rüyalardan Gerçekliğe Psikanaliz ve Sanat, Özden Terbaş, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, 208 s.