Ana sayfa Bilim Gündemi Biliminsanları yalnızlığın bedene ne yaptığını keşfediyor: Yalnızlık neden bu kadar zehirlidir?

Biliminsanları yalnızlığın bedene ne yaptığını keşfediyor: Yalnızlık neden bu kadar zehirlidir?

3200
PAYLAŞ

Çeviren: Nilüfer İlkaya

Wency Leung’un The Globe and Mail’e hazırladığı habere göre, Dr. Chris Fagundes, yalnızlığın, insanları hasta olduklarında nasıl etkilediğini araştırmak istedi. Bu yüzden Rice Üniversitesi’nden psikoloji doçenti Fagundes ile ekibi 213 sağlıklı katılımcı belirleyip ne kadar yalnız ve sosyal açıdan ne kadar dışlanmış hissettiklerini sordular.

Ardından araştırmacılar her katılımcıya yaygın soğuk algınlığı virüslerinden biri olan rhinovirus39 içeren burun damlaları verdi ve her birini beş gün boyunca ayrı ayrı otel odalarına yerleştirerek neler hissettiklerini kayıt etmelerini istediler. Fagundes ile ekibi araştırma sonuçlarını analiz ettiklerinde ilginç bir bulguyla karşılaştı.

Fagundes, giderek artan sefalet duygusunun yalnızca bir algı sorunu olduğu konusunda kuşkuları olduğunu söylüyor. Öyle görünüyor ki, yalnızlık aslında insanları daha da hasta ediyor.

Defalarca yapılan araştırmalar yalnızlığın sağlık için bir tehlike unsuru olduğunu; kardiyovasküler (kalp hastalıkları) hastalıklardan kansere, depresyondan bunamaya (demans) kadar geniş bir yelpazede insan sağlığı için risk oluşturduğunu göstermişti. Brigham Young Üniversitesi’ndeki araştırmacıların yaptıkları ve sık sık referans verilen 2015 tarihli bir meta-analiz, yalnızlık ve sosyal açıdan dışlanmışlığın tıpkı obezite, sigara içme ve fiziksel aktivite yokluğu gibi oldukça iyi temellenmiş risk faktörleri kadar ölümcül olduğunu gösterdi.

Yalnızlığın sağlık üzerindeki sonuçları The New York Times, Forbes ve BBC gibi yayın organlarında yaygın halk iletişiminin odak noktası haline geldi ve “salgın” hastalık uyarısı yapıldı. İngiltere hükümeti Ocak’ta yalnızlığın sağlığa etkisi ve sosyal bedeli konularında yardımcı olacak yeni bir “yalnızlık bakanı” atadı.

Yalnızlık bir insanın arkadaş sayısından ya da tek başına geçirdiği zamandan bağımsız bir şey. Daha ziyade, daha fazla sosyal etkileşim özlemiyle tanımlanıyor. Bir başka deyişle, sosyal etkileşim isteğiniz gerçekleşmediğinde, yalnız oluyorsunuz. Yani, günlerinizi kendi başınıza geçirip hiç yalnız hissetmeyeceğiniz gibi, etrafınız sürekli olarak arkadaşlarınızla ve ailenizle sarılı haldeyken hâlâ sosyalleşmeye istek duyabilirsiniz.

Yalnızlık stres kaynağıdır

Yine de yalnızlığı bu kadar zehirli yapan nedir? Biliminsanları insan bedeninin dışlanmışlık duygusuna nasıl tepki verdiğini derin bir inceleme altına alarak buna cevap arıyor. Araştırmacılar karmaşık genetiğe ve biyolojik mekanizmayı anlamaya odaklanarak, yalnızlığı tamamen ortadan kaldıramasalar bile, hiç değilse zararlı etkilerini kesme yolunda çözüm arayışındalar.

Fagundes’le birlikte 2017 Sağlık Psikolojisi çalışmasında yer alan, Delaware Üniversitesi’nde psikoloji ve beyin bilimleri doçenti Dr. Lisa Jaremka, yalnızlık konusunu çalışanların, genellikle yalnızlığın neden bu denli yıkıcı olduğu konusunda bir ya da iki potansiyel açıklamada buluştuklarını söylüyor. İlki, yalnızlık bir stres kaynağıdır ve stresin de yüksek tansiyon, uykusuzluk, sindirim sorunları ve kötü beslenme alışkanlıklarını içeren çok geniş bir yelpazede sağlığa olumsuz etkisinin olduğu biliniyor.

Ancak Jeramka yalnızlığın etkilerinin bununla kalmadığı düşünen ikinci gruptan. Yalnızlıkla ilgili özellikle tehdit eden bir şeyin varlığına inanıyor. Jeramka, en nihayetinde, çok sayıda araştırmanın, bir çeşit şefkat görme ve sevilme duygusunun mutluluğumuz/iyiliğimiz için çok önemli olduğunu gösterdiğini söylüyor. “Bu ihtiyaç insanın temel bir parçasına ait. Soluduğumuz hava gibi. Sağlıklı ve sağlam ilişkilere duyduğumuz ihtiyaç, oksijene duyduğumuz ihtiyaca eşit” diye konuşuyor. Bu ilişkiler olmadığında “sağlık sorunlarını da kapsayan kötü şeyler ortaya çıkıyor” diye ekliyor.

Yalnızlığın bağışıklık sistemi yanıtlarına etkisi

Araştırmacıların odaklandığı bu “kötü şey”lerden biri, yalnızlığın bağışıklık sisteminin yanıtı üzerindeki etkisi, özellikle kronik enflamasyondaki (iltihaplanma) rolüdür. İnsanların bir yarası olduğunda ya da bir alerjisi olduğunda şişme ve kızarıklık olarak görülen akut enflamasyonun tersine, kronik enflamasyonun açık semptomları olmak durumunda değildir, ama kan tahlilleri yoluyla izlenebilir. Enflamasyonlu (iltihaplı) moleküller beyin dahil vücudun her yerinde dolaşır.

Kronik enflamasyon, yalnızlıkla ilişkilendirilen kalp hastalıkları, kanser, nörodejeneratif  düzensizlikler (bozukluklar) dahil pek çok hastalığın “başta gelen besleyicilerinden biri”dir. Peki yalnızlık kronik enflamasyonda nasıl bir rol oynuyor?

Cole, “Bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını kavramsallaştırmak için önce iki çeşit patojeni ele alın” diyor. Virüsler ve bakteriler. Virüsler bir konakçının (diğer bir organizmayı içinde veya üzerinde parazit olarak barındıran canlı) kendi hücreleri içinde yaşam döngülerinin çoğunu geçirir ve insandan insana bulaşmaya yatkındır. “Dolayısıyla doğası gereği sosyal patojenlerdir,” diye açıklıyor Cole, “Bakteriler ise tersini genellikle sosyal değildir”diyor. Belli bakteri çeşitleri, örneğin pislikte ya da çevrede gelişebilir ve bir yaraya yerleşmedikleri sürece bir tehdit oluşturmaz.

Virüsler ve bakteriler farklı davrandıkları için onları ele alırken en azından iki farklı bağışıklık sistemi yanıtına ihtiyacımız var. Cole, “Bakterilerle savaşmada iyi olan bir enflamasyon yanıtı ve virüslere karşı iyi olan anti-viral (virüs karşıtı) bir yanıt” diyor. Sorun ise, vücudumuzun aynı anda ikisiyle de optimal olarak savaşamıyor oluşudur.

İnsan ve primatlar gibi sosyal türler, olağan yollarla daha güçlü bir anti-viral yanıt geliştirmiş gibi duruyor, yani bağışıklık sistemimizin virüslere karşı genel olarak savunmada olduğunu ve bunun da iyi olduğunu söylüyor Cole. Olasılıkla bir yaralanma durumunda bazı enfeksiyon bakterilerinin derimize girmesine kıyasla kendi sosyal çevremizdeki birinden bir virüs kapmaya daha yatkınız.

“Ancak savaş ya da kaç durumuyla karşı karşıya kaldığımızda, bağışıklık sistemi geçici olarak kaynaklarını virüslerle savaşmaktan çekerek bakteri enfeksiyonunu desteklemeye yöneltir” diye konuşuyor Cole. Ve görülen o ki yalnızlık da aynı yanıtı tetikliyor. Dolayısıyla, “Yalnızlık üzerine düşünce biçimlerinden biri, vücudumuzu yaralanmaya karşı hazır tutan bu savunma duruşunu sürekli olarak aktif tutuyor olması” diyor Cole. Bunun da şöyle bir düşünceye adapte edilebileceğini söylüyor: İnsanlar yalnız olduklarında yırtıcılara ve düşman saldırılarına daha açıklar.

2007’de bu düşünce çerçevesinde Cole ve ekibi, yalnız insanların beyaz kan hücrelerindeki gen ifadesinde yalnız olmayanlara kıyasla belirgin farklılıklar buldu. Yalnız insanların bağışıklık sisteminin, olağan anti-viral duruşta bulunmak yerine enflamasyon üretmeyi tetiklediği görünüyor. Cole, kronik olarak yalnız olan insanlardaki yüksek enflamasyon düzeylerinin, bazı araştırmacıları, ibuprofen gibi anti-enflamasyon ilaçlarının yalnızlığın zararlı etkisini önleyebileceği konusunda düşünmeye ittiğini söylüyor. Jeramka, “En azından kavramsal olarak bu mümkün, ama altındaki soruna bir şey yapmaz” diyor. “Diyelim bu ilaçları kullanmayı bıraktınız ve hâlâ yalnızsınız, o zaman büyük olasılıkla enflamasyonunuz yeniden yükselir.”

Yalnızlığın ne kadarının genetik olduğunu araştıran San Diego, Kaliforniya Üniversitesi’nden Dr. Abraham Palmer, her şeyin ötesinde yalnızlığın önemli bir işlevi olduğunu öne sürüyor. Psikiyatri profesörü ve temel araştırmanın başkan yardımcılığını üstlenen Palmer, yanık acısının insanları ateşten uzak durmaya motive etmesi gibi, yalnızlığın belki de insanları sosyal bağlarını geliştirmeye iten uyarıcı bir işaret olabileceğini söylüyor.

“Çocuk yetiştirmek, yiyecek sağlamak vb. şeyler için sosyal bağlantıları sürdürmek önemlidir. Bir grubun parçası olmak önemlidir. Bu yüzden bunları yapamamak rahatsızlık verir, çünkü gerçekten de bu bir tehlikedir,” diye konuşuyor Palmer.

İnsanların sosyal etkileşime duydukları istek değişiklik gösterdiğinden, yalnızlığı sosyal tecritle karıştırmamak önemlidir. Dr. Abraham Palmer, “Nasıl ki bazı insanlar tek başlarına gayet mutlu olabiliyorlarsa, arkadaşları ve ailesi tarafından çevrelenmiş olanlar da hâlâ arzu ettikleri sosyal bağlantıların yokluğunu çekebilirler” diyor.

Yalnızlığın tedavisi var mı?

“Pek çoğumuz zaman zaman yalnız hissetsek de, öyle görünüyor ki yalnızlık, özellikle yıllar yılı her gün yaşandığında –yalnızca geçici bir süre değil de, yaşam tarzı olduğunda- yıkıcı oluyor” diye açıklıyor Dr. Steve Cole.

Yalnızlıkla ilgili ne yapabiliriz? Bunun açık bir cevabı, yalnız insanı kalabalık bir odaya koymak ve sosyalleşmeye teşvik etmek olabilir. Ama Cole, bu taktiğin herşeyi daha da kötüye götürdüğünü söylüyor. Sonuç olarak, insanları sosyal açıdan güvensiz hissetmelerini sağlamanın kesin yolu, etraflarını bağlantı kurmakta zorlandıkları yabancı insanlarla çevirmek.

Dr. Lisa Jaremka, yaygın yapılan yanlış yorumlardan birinin, yalnız insanları sosyal beceriden yoksun görmek olduğu söylüyor. Onlara sosyalleştirmeyi öğretmeye kalkışmak ya da “arkadaş edinmelerini” sağlamaya çalışmak pek yardımcı olmuyor.

“Bu konuda uzmanlaşmış, işe yarayabilecek şey bilişsel davranış terapileridir” diyor Jeramka. En iyi şekilde bir terapistle yapılan bu terapiler,  insanları tanımaya ve yalnızlık etrafında örülü düşünce modellerini yeniden bir çerçeveye yerleştirmekle ilgilenir.

Çünkü yalnız insanlar, abartılı enflamasyon yanıtı (vücudun yarayla uğraşma yolu) oluşturmaya yatkındır. Jeremka, ibuprofen gibi anti-enflamasyon ilaçlarının yalnızlığın sağlıkla ilgili olumsuz sonuçlarına karşı bir “mütevazı ümitvar” yol olarak göründüğünü söylüyor ve bu araştırmanın henüz emekleme döneminde olduğunu da eklemeden geçmiyor.

Bunların ötesinde, “bir tür sosyal projelere katılmak da yardımcı olabilir gibi duruyor” diye konuşuyor Cole. Paylaşılan bir amaca odaklanmak, “yalnızlığa dolaylı bir saldırı” oluyor.

Torontolu grafik tasarımcı Marissa Korda, kazara başka bir potansiyel yardımcı taktik buldu: Yalnızlıkla ilgili yaşadıklarını paylaşan insanları bir araya getirdi. 26 yaşındaki Korda, Ekim ayında, Yalnızlık Projesi adıyla internet topluluğu oluşturdu ve Facebook, Instagram ve proje sayfasında, insanların kendilerini yalnız hissetmeleriyle ilgili yazdıklarını paylaşarak bir “tutku projesi” yarattı.

Amacı empati yaratmakken Korda, projenin insanları yalnızlıkla ilgili daha rahat hissettirmeye başladığını gördü. Yalnız olmadığını bilmek, sefalet hissini hafifletmeye yarıyor gibi duruyor.

Korda, yalnızlığı yok etmeye ya da tedavi etmeye kalkışmanın gerçekçi olmadığını ve daha da ötesi bunun yalnız kişiyi damgalayabileceğini söylüyor. Bunun yerine, “Bence ihtiyacımız olan şey… açık olmak. Böylece yalnızlığı insanın bir parçası olarak görebiliriz ki, tam olarak da öyledir” diyor Korda.