Ana sayfa Bilim Gündemi Evrenle Söyleşiler 22: “Boşlukla söyleşi”

Evrenle Söyleşiler 22: “Boşlukla söyleşi”

335
PAYLAŞ

Çeviren: Nalân Mahsereci

Merhaba boşluk, merhaba… merhaba…

Bağırmanıza hiç gerek yok.

Neredesiniz?

Burada, orada, her yerde.

Ne kadar hoş bir sesiniz var.

Teşekkür ederim.

Bu söyleşiyi yapmaya girişmek konusunda kararsız kaldığı­mı itiraf edeyim.

Neden diye sorabilir miyim?

Pekâlâ, boşluk her şeyin ötesinde hiçlik olduğu için, tek yanlı bir söyleşi olacağını düşünüyordum.

Fikrinizi değiştirmiş olmanıza sevindim, ama ben hiçlik de­ğilim.

Bir şey misiniz?

Kesinlikle.

Nesiniz?

Boşluk.

Evet, fakat boşluk her şeyin yokluğudur. Her şeyi çekip alır­sanız, hiçliğe sahip olursunuz. Bu nedenle hiçliksinizdir, gü­cenmenize gerek yok.

Mantığınız iyi, fakat varsayımınız yanlış. Ben her şeyin yok­luğu değilim.

Öyleyse nesiniz, boşluk nedir?

Pekâlâ, düzenli parçacıklar içermeyen bir uzay bölgesini dü­şünün; atom yok, elektron yok, foton yok, vs.; o zaman geriye kalan, benimdir.

Ama…

Devam etmeme izin verin. Hiçlik değilim, bütün bunları çı­kardıktan sonra geride kalan çok zengindir ve karmaşık yapılı­dır. Suyu hiç yüzeyinin gerçekten fokurdadığı, buhar çıkışıyla birlikte küçük su damlacıklarının saçıldığı ve sonra geri döndü­ğü noktaya dek kaynattınız mı?

Evet.

Beni de böyle düşünün.

Bu benim boşluğu daha önceki algılayışıma bütünüyle ters düşüyor.

Güzel, demek ki beni anlamaya başladınız. Bu arada, havayı temizleyebilir miyim?

Bunun için sizden daha isabetli bir şeyi düşünemiyorum, lüt­fen yapar mısınız?

Teşekkür ederim, bu uydurduğunuz bir cümleyle ilgili; hiçlik gerçeklikten uzaktır ve ben bunu oldukça aşağılayıcı buluyorum.

Hangi cümle?

Onu ağzımdan zorlukla, inleyerek çıkarabilirim.

Aaaa, neyi kastettiğinizi sanıyorum anladım…

Söyleyin lütfen, umarım son kez duyuyorumdur.

Bu cümlecik, “Doğa boşluktan hoşlanmaz” mı?

Evet, öyle. Ben doğanın bir parçasıyken, doğa benden neden hoşlanmasın? Gerçekte, doğa sever beni, onun büyük bir parça­sıyım. Bir atomun içindeki ufak bir bölgeden yıldızlararası bölge­deki geniş boşluklara çoğunlukla ben varım; boş yerleri kaplarım. Doğanın her yerde, her zaman bulunan en yaygın kısmıyım.

O cümleyi bir daha asla ağzıma almayacağıma eminim. Söy­lediğiniz bir şeyle ilgili bilgi almak isterim.

Buyrun lütfen.

Boş başlığını kastetmiyorum, ama eğer, söylediğiniz gibi bü­tün parçacıkları, bütün atomları vs. kaldırırsak, böylesine ya­şamsal bir yapıyı yaratabilmek için geride ne kalır?

Kalıntı parçacıklar terimi içinde düşünmeyin. Gerçekte, dü­şündüğünüz bu parçacıklar genellikle benim yolumda ele geçir­diklerimle ilgilidir. Kendi parçacıklarımı yaratıyorum.

Boşluk parçacıklar mı yaratıyor?!

Evet yaratıyorum ve sonra onları yok ediyorum. Gerçekte, kaynayan suyun yüzeyinde yarattığı balonların, buharın ve dam­lacıkların kısa süre yaşaması ve sonra ortadan kaybolmaları gibi, ben de parçacıklar yaratırım. Genellikle parçacık çiftleridir ve onları her zaman yok ederim. Açıkçası, olduğum şey için kendi­mi şanslı hissediyorum, Evren içindeki en heyecan verici varlı­ğın kendim olduğu düşüncesindeyim, kimse gücenmesin.

Bu büyüleyici, fakat eğer dış uzayın içine doğru bakarsak, basbayağı karanlık görüyoruz, uzayın bu bölgeleri cidden boş görünüyor.

Geniş ölçekte düşündüğünüz gibidir; tanımladığım bu etki fark edilebilir değildir; ama mikroskobik ölçekte oldukça bü­yüktür.

Korkarım bir sorunum var. Hiçlikten parçacıkları nasıl yara­tabilirsiniz, bu enerjinin korunumunu çiğnemez mi?

Evet eder.

Ama bu olanaksız.

Korkarım olanaklı.

Yani en el üstünde tuttuğumuz düşüncemiz olan enerjinin korunumunu çiğneyebiliyorsunuz?

Bunu her zaman yapıyorum, açıklayabilir miyim?

Buyrun lütfen.

İnsanların çoğu, deterministik bir Evren’e dair katı bir inan­ca sahiptir. Bu kavramlar size ilk günlerinizden son günlerinize dek öğretilir.

Öyle farz edelim.

Hidrojenle söyleşinizden de bildiğiniz gibi, kuantum meka­niğine göre bu yanlıştır. Bunun yerine, ölçtüğünüz niceliklerle bağlantılı içsel belirsizlikler vardır. Hidrojen, cisimlerin taşıdığı kesintililik ve belirsizliği vurgularken çok haklıydı.

O söyleşiyi okudunuz mu?

Oradaydım, bütün söyleşiniz boyunca orada bulunuyordum.

Elbette, lütfen devam edin.

Pekâlâ, enerji, belirsizlik hakkındaki niceliklerden biridir.

Evet, biliyorum.

Öyleyse, onun kesin değerini saptayamazsanız, aynı kalacağını söyleyemezsiniz. Bir anda, sıfır olacağını kabul edebilirsiniz, ama bir an sonra sıfırdan farklı olabilir. Öyle ki, daha kısa zaman ara­lığında özgülleştiğinizde, enerjideki belirsizlik daha büyük olur.

Evet ama bilmem ki, bu basitçe enerji değişebilir demek mi? Cebimde ne kadar para olduğunu bilmiyorum, ama miktarının değişmeyeceğini biliyorum.

Kötü bir örnek oldu.

Neden?

Çünkü en temel noktayı kaçırdınız. Hakkında konuştuğum bu belirsizlik, doğanın özüdür; sizin cisimlerin ne olduğu ya da ne olabileceğine dair malum cahilliğinizi göstermezler. Para ör­neğiniz bu doğadadır, belirsizlik sadece sizin zihninizde vardır, gerçeklikte yoktur. Benim ve hidrojenin konuştuğu kuantum belirsizliği, doğanın kendi içine temel olan içsel belirsizliktir.

Öyleyse neden beta bozunması üzerine bu kadar çok endişe var? Nötrino, enerjinin korunumunu açıklamak için kendisinin icat edildiğini anlatırken, sizin de orada bulunduğunuzu var­sayıyorum.

Şunu söylediğimi anımsayın: Daha kısa zaman aralığına öz­gülleştiğinizde, enerjideki belirsizlik büyür. Aksine, daha uzun zaman aralığında, enerjideki belirsizlik daha küçük olur. Ener­jinin korunumunu çiğneyebilirim, ama bunu yalnızca, çok kısa bir zaman için yapabilirim. Yaptığınız deneylerde, zaman çok uzundur; yani enerji korunuyordur.

Anlıyorum, yani bazı parçacıklar yaratabilirsiniz ama kısa bir zaman sonra onları yok edersiniz. Enerjinin korunumunu çiğnersiniz, ama çok kısa bir süre için.

Elbette. Daima, elektronları ve pozitronları, protonları ve anti-protonları ve diğer şeylerin çoğunu yaratırım. Çok zengin ve dinamik bir yapım vardır, eylemle doluyum.

Sizin hakkınızda spekülatif bir soru sormaya cüret edebilir miyim?

Tabii ki edebilirsiniz.

“Dünyamızın kuantum doğasından dolayı ölçtüğümüz her şey belirsizdir” ve hidrojenin söyledikleriyle uyum içinde, “Ci­simler sürekli değildir” dediniz.

Evet, devam edin.

Bana öyle görünüyor ki, aynı zamanda uzayı ve zamanı ölçü­yoruz. Bir şeyin boyunu ölçebilirim ya da iki olay arasında ne kadar zaman geçtiğini ölçebilirim, üstüne bu nicelikler kesin­likle süreklidir. Yani kuantum kuramına bağışıklığınız mı var?

Bu bir hastalık değil; ama hayır, bağışıklığım yok.

Öyleyse, sürekli değilsiniz?

Hayır.

Bu nasıl olabilir? Sürekliliği olmayan bir uzayı nasıl hayal edebilirim, bilmiyorum bile. Kesinlikle zaman süreklidir.

Hayır.

Uzay ve zaman sürekli değil midir?

Hayır.

Bunu açıklayabilir misiniz, lütfen?

Evet. Her şeyden önce bu etki, inanılmaz uzaklıklarda ve ina­nılmaz kısa zamanlarda ortaya çıkar. Sizinle yanınızda duran bir çekirdek arasındaki büyüklük oranı neyse, çekirdekten aynı oranda küçük bir uzunluk hayal edin. Bu Planck uzunluğudur, 10-33 cm’e karşılık gelir. Planck uzunluğunda, uzay ve zamanın kuantum doğalarının ortaya çıkacağına inanabilirsiniz. Aslında, bu ölçek, uzayın kuantum doğasını gösterir. Delikli bir cismi kö­pükle kapladığınızda, üzerindeki köpük daha çok deliklidir. İki ayrık bölgeyi bağlayan bir kulpla aşılanmışcasına, çoklu bağlantı­lı olabilecek bir yerdir. Bunu anlayabildiniz mi?

Gayret ediyorum.

Şimdi, benim ruhumun içini görüyorsunuz.

Bu keşfedildi mi?

Hayır, bu noktada, sadece sizin bir beklentiniz durumunda. Bazı insanlar bunu varsayıyor. Kuantum mekaniğinin çok kuv­vetli kanıtlarına rağmen, uzay ve zaman ilgisizmiş gibi düşünü­lür ya da bir dakika önce düşündüğünüz gibi, kesintisiz olarak tanımlanırlar. Küçük ölçekte ne olduğuna dair diğer tartışma sıkıntı değildir; biliminsanları bunun üzerine düşünmeyi red­deder.

Yani bu konu üstünde, süregiden çok fazla araştırma yok.

Birkaç cesur ruh, gerçeğin fırtınalı denizlerinde, denize açıl­maya gayret etti; ama çoğu, daha kazançlı pratikler içine yerleş­tiler. Yarım yüzyıldan biraz daha fazladır bildiklerini ispatlamak için deneyler yaptılar. Sarmal gökadanız, tam üstüne basmıştı, “Kendinize soru sormak zorunda kalırsınız, Evren hakkındaki her şeyi gerçekten öğrendiniz mi? Eğer öyle olsaydı fizikçilerin kuarkları aramayı bırakmaları ve uygulamalı konulara geçmeleri gerekirdi; örneğin daha iyi tost makineleri tasarlamaya çalışmak gibi. Yoksa büyük ve keşfedilmemiş bir denizin varlığını ortaya çıkaran ilk adımı mı attınız?” Çoğunuz daha iyi tost makineleri tasarlıyor.

Bunu açıkladığınız için teşekkürler. Bir dakika geriye dö­nersek, eğer dert etmezseniz, sizin betimlemenizde aklımı hâlâ kurcalayan bir şey var. “Bir boşluk üretmek için, bütün parça­cıkları uzaklaştırmanız gerekir” dediniz.

Tam olarak öyle değil; bütün düzenli parçacıkları uzaklaştır­maktan söz etmiştim.

Böyle bir ayrım mı var?

Düzenli parçacıklar diyerek, doğrudan görebildiğiniz ya da ölçebildiğiniz parçacıklara gönderme yapıyordum. Göreli olarak uzun bir ömre sahip oldukları için, bu parçacıklar koruma ya­salarını çiğnemez. Rutin olarak yarattığım ve yok ettiğim parça­cıklara sanal parçacıklar denir; bunlar enerjinin ya da momentu­mun korunumunu çiğnerler.

Anlıyorum, yani siz kısa bir zaman için sanal parçacıklar yaratabiliyorsunuz.

Evet, ama bu istemsiz bir çaba. Sırası gelmişken, yaptığım sadece sanal parçacıkları yaratmak değil. Sizin telaşlı bozon, kuvvetlerin kökenini açıklarken şunları söylemişti: “Tam olarakolan şey şu; bir elektron, değiştokuş parçacıkları, fotonlar oluş­turur ve bunlar da diğer elektronlarca emilir. Foton değiştokuşu aralarındaki kuvvetin esas kökenidir.”

Mükemmel bir hafızanız var.

Teşekkür ederim. Bozon bunu söylememişti, ama değiştokuş parçacıkları sanal parçacıklardır.

Anlıyorum. Sizin sergilediğiniz bu dinamizmi gözlemleyebil­dik mi, merak ediyorum?

Dolaylı olarak, evet. Örneğin, düzenli parçacıkların yanına sanal parçacıkları yaratmaktan hoşlanıyorum. Bunu yaptığımda, benim sanal parçacıklarımın varlığı, sizin düzenli parçacıkları ölçme yönteminizi etkiliyor.

Örneğin?

Pekâlâ, boşluk polarizasyonu (kutuplanması) buna bir örnek­tir. Hidrojenin yanında bir pozitron ve elektron yarattığımda, yayımlanan ışığın dalga boyu oldukça az değişir, bunu Lamb kayması diye anarsınız.

Yani sizin etkiniz çok küçük olsa bile, gözlediğimiz bu etkiy­le, sizi dinamik bir yapı olarak düşünmek zorundayız.

Kimi etkim küçüktür, ama kimisi küçük olmayabilir.

Ne demek istiyorsunuz?

Size, sıfır noktası enerjisinden söz etmemiştim.

Öyleyse, lütfen söz edin.

Bildiğiniz gibi, kuramlarınız doğanın pek çok yönünü tanım­lamada bayağı başarılı olmuştu. Yaptığınız söyleşilerin çoğunda görülebileceği gibi, en iyi kuramlarınızdan biri kuantum kura­mıdır.

Evet.

Pekâlâ, bu kurama göre, ben sonsuz enerjiyi desteklerim.

Kulağa olanaksız geliyor.

Bir parça okkalı gibi…

Bu doğru değil, değil mi?

Bu kuramın orijinalinde vardı, ama bundan kurtulmak için kuramda küçük değişiklikler yaptınız. Kullandığınız bir argü­man şuna dayanıyordu, herhangi bir deneyde yalnızca enerjide­ ki farklılıklar ölçülebilir, bundan dolayı da sabit değeri gerekli kılan bakış açısını başınızdan attınız.

Sonsuz olduğunda bile mi?

Bu argümanın nasıl geliştirildiğiyle ilgili bir konu, ama baş­ka olasılıklar da var. Örneğin, sıfır noktası enerjisi belki orada kullanılabilir, fakat başka nedenlerden ötürü gerçekte sonsuz değildir.

Daha önce hiç ölçüldü mü?

Bir fizikçi gibi düşünmeye başladınız.

Bunu iltifat kabul ediyorum, ölçüldü mü?

Gerçekleştirilen gelmiş geçmiş en büyüleyici deneylerden bi­riydi.

Bu değerlendirme de nesnel misiniz?

Kesinlikle değilim.

Bu deney?

Casimir etkisi olarak adlandırılır.

Hangisi?

İki metal levhanın, paralel olarak birbirine çok yakın tutul­duğunu düşünün. Bu levhalar, hiçbir elektrik yüke ya da akıma sahip değiller, yani elektromanyetik kuvvetler söz konusu değil. Küçük bir kütleçekimsel etkiye sahipler, fakat bunun Casimir kuvvetiyle hiçbir ilgisi yok.

Yani, kütleçekimini ihmal edersek, gerçekte levhalar arasın­da hiçbir kuvvet yok.

Kesinlikle. Şimdi benim sıfır noktası enerjimin etkisini ince­lediğinizi düşünelim. Sonsuz olsa bile, sıfır noktası enerjisinin levhalar arasında mütevazı bir çekim kuvveti üretebileceğini ön­görebildiniz.

Bu ölçülmüş müdür?

Ölçülmüştür. Sıfır noktası enerjisinin bulunduğu gerçeğinin en şaşırtıcı örneklerinden biridir.

Ölçülen bu kuvvetin başka bir kaynağı olmadığına emin mi­siniz?

Dürüst olmak gerekirse, bunu metaldeki atomların arasındaki bir kuvvet olarak yorumlayabilirsiniz; ama sıfır noktası enerji­sinin hesaplanması ölçülen kuvvetin kesin değerini verir diyen olgu işi zora sokar. Ayrıca, belirtmeliyim ki, ben yalnızca mobil­yaları koruyan bir evim. Başka bir söyleyişle, Casimir etkisinde­ki sıfır noktası enerjisi elektromanyetik alandan doğar, içinde oturduğu yapıyı ben sağlarım.

Gerçekten ne kadar karmaşık olduğunuzu yeni anlamaya baş­lıyorum, çalkantının boş denizi enerji ve parçacıkla doluyor.

Bu resmin sadece bir kısmıdır. Gençliğimde, aşırı açıksözlüy­düm.

Yaşınızı mı kastediyorsunuz?

Elbette, doğdum ve sizler gibi her geçen gün ben de yaşlanı­yorum.

Kabul etmek zorundayım ki, bir başka patlama ayaklarımı yerden kesince, cisimleri anladığımı düşünmeye başladım.

Şanslısınız. Açık fikirliliğinizi korumalısınız ve cisimlerin hiç de göründükleri gibi olmadığını fark etmelisiniz.

Gayret ediyorum; ama ne zaman ve nasıl, nerede doğdunuz?

Yaklaşık 15 milyar yıl önce.

Bu aşağı yukarı Evren’in yaşı değil mi?

Evet, Büyük Patlama içinde yaratıldım.

Kara delik Büyük Patlamadan söz etmişti, ama bu konunun peşine düşme fırsatını hiç yakalayamadım.

Büyük Patlama her şeyin başlangıcıdır. Zaman ilerlerken, enerji maddeyi dönüştürdü ve tersi de oldu, fakat onun bütün yaratımı bir andaydı. Eşit ölçüde önemde, uzay ve mekân o anda yaratıldı.

Bir dakika durun, tamamen boş bir kara uzay içinde, de­vasa bir patlama olarak resmediyorum Büyük Patlamayı. Bu yanlış mı?

Uzaktan yakından alakası yok. Hiçliği hayal etmek çok zor­dur, yani sizi ayıplamayacağım. Buna rağmen, Büyük Patlama­dan önce, zaman yoktu, uzay yoktu ve tabii ki, boşluk yoktu. Büyük Patlamadan önce hiçlik vardı.

Bunu anlamak çok zor.

Büyük Patlama olarak anılmasının nedeni budur.

Neden?

Pekâlâ, 20. yüzyıldan önce, her şey yolundaydı. İnancınıza göre, Evren genişlemiyordu, her zaman gördüğünüz gibiydi. Hoş, basit, ama yanlış.

Ne oldu?

Edwin Hubble, 1920’de, uzaktaki gökadaların bizden uzaklaş­tığını fark etti. Aslında, ne kadar uzaktalarsa, o kadar hızlı ha­reket ediyorlardı. Bu en sonunda, genişleyen bir Evren’in doğal sonucu olarak yorumlandı.

Takip edebildiğimden emin değilim.

Kafanızda bir yiyeceğin çapında bir balon canlandırın. Balon üzerine rasgele noktalara iki düzine madeni parayı zamklayın.

Tamam.

Şimdi balonu şişirin ve madeni paraları seyredin. İki şey fark edeceksiniz. Her bir madeni para, diğer madeni paraların hep­sinden daha da uzaklaşacaktır. Sizden en uzaktaki madeni pa­ranın en hızlı uzaklaşan olduğunu da fark edeceksiniz. Balonu iki boyutlu bir uzay olarak düşünebilirsiniz; madeni paraların hareketi de, genişleyen bir Evren için karakteristiktir.

Anlıyorum.

Güzeeel. Evren’de madeni paralar gökadalar ya da gökada kü­meleridir; balonun yüzeyi içinde yaşadığımız eğri uzaydır. Hepsi Büyük Patlama ile başlamıştır.

Neden Büyük Patlama olarak adlandırıldığını açıklayacak mısınız?

Pekala, başlarda herkes bu görüşü kabul etmemişti. Her şeyin bir anda hiçlikten doğmuş olduğunu düşünmenizi beklemek, hayal gücünüzü çok zorlayacak bir istektir; Evren’in genişledi­ğinin deneysel bilgisiyle yüzleşmişseniz ve hâlâ Evren’in her za­man neyse öyle olduğuna inanıyorsanız, tek bir olasılık kalıyor.

Neymiş o?

Sürekli oluşum ya da sabit durum. Bu model içinde Evren ge­nişlerken, ilerledikçe sürekli madde yaratır. Bu Evren’in genişle­mesini olanaklı kılar, ama ortalamada, zaman aktıkça aynıymış gibi görünür.

Sabit durum modeli kabul edilmedi mi?

Hayır, ama bir süreliğine çatışma şiddetlendi ve sabit durum avukatları, modelle dalga geçmeye çalışırken Büyük Patlama de­yimini uydurdular; bu ad tutuldu ve artık insanlar bundan hoş­lanıyor.

Kara delik, eğri uzayı yeterince açıkladı, siz şimdi sağduyulu bir diğer örnek verdiniz; ama genişleyen eğri bir uzayın altında yatan kuramın ne olduğunu sorabilir miyim?

Einstein’ın genel görelilik kuramı. Einstein’ın bakışında uzayı madde eğiyordu. Kara deliğin örneğinde, balonun yüzeyinde kal­dığınızda, yüzeye bükülürsünüz. Pekâlâ, Einstein’a göre, madde üç boyutlu uzayı eğer. Aynı şekilde, zamanı da bozabilir.

Bunu hayal etmek çok zor.

Neyse ki, sizin hayal gücünüz kısa geldiğinde, matematikçile­riniz başarılı olur.

Yani, Einstein kuramsal olarak genişleyen bir Evren’de yaşa­dığımızı kanıtladı.

Pekâlâ, hikaye bir kez daha ironik bir şekil alıyor.

Şaşırmadım. Ayrıntı verecek misiniz?

Einstein, denklemlerini 1915’de buldu. Bu denklemleri Evren’in yapısına uyguladı.

Özür dilerim, ama kuyrukluyıldızın ne dediğini anımsama­ma izin verin, “Einstein Newton’un kütleçekimi kuramının yeri­ni alacak olan genel görelilik kuramını geliştirdi.”

Bu doğru.

Elmaların ağaçtan nasıl düştüğünü açıklamak için kullan­dığımızla aynı kuramı mı demek istiyorsunuz? Ya da gezegen­lerin Güneş’in çevresinde dönüşü, bütün Evren’e uygulanabilir olabilir mi?

Göklerdeki elmalar, kesinlikle, işte bu fiziğin güzelliğidir. As­lında, bu Newton’un dahiliğinin bir kısmıdır. Newton’un doğa yasasına olan güçlü inancı, yeryüzünde yapılan deneylerden ya da laboratuvar sonuçlarından göklere dair çıkarımlarda buluna­bilmesini olanaklı kıldı.

Anlıyorum, yani Einstein da aynısını yaptı.

Evet, ama kendi denklemlerine bir çözüm bulamayacaktı.

Ne kadar moral bozucu!

Onun varsayımında, elbette Evren sabitti.

Bu Hubble’in gözlemlerinden önceydi…

Evet, ve o zamanda statik Evren kavramı, ruhunuz gibi bi­linciniz içinde de derinlere işlemişti. İçine girilemeyen bir kale gibiydi, çürütülemezdi ve tartışılmazlığa terk edilmişti.

Şimdi ne kadar doğal geliyor bize…

Gerçekten öyle. Bataklık kumu üzerine inşa edilmiş kaleler gibi, düşüncelerinize böyle kılavuzluk yapan başka kaç tane te­mel inancınız vardır?

Artık bize anlatacaklarınızı tahmin edemiyorum.

Kusura bakmayın, ama hikâyemi anlatmaya devam edeceğim. Einstein, denkleminin statik, homojen bir Evren tanımı sağlaya­madığını fark etti. Bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyordu.

Statik Evren varsayımını değiştirmedi mi?

Hayır, bataklık kumu, hâlâ toprak olarak görünmüyordu. Denklemini değiştirdi! Ona şimdilerde kozmolojik sabit deni­len bir ek yaptı. Bu sabitten hoşnut değildi ve sonraları bundan hayatının en büyük gafı olarak söz edecekti. Denklemi içindeki bu ek terimle, bugünlerde artık yanlış olduğunu bildiğimiz bir çözüm üretebildi.

Demin gönderme yaptığınız ironi bu mu?

Hayır, bu bir ironi karışımı ve Pandora’nın kutusu. Doğrusu, Einstein’ın denklemlerinin zaman evrimsel çözümü, daha sonra bulundu ve kozmolojik sabitin yersiz ve gereksiz olduğu anla­şıldı.

Yani kozmolojik sabit bırakıldı mı?

Hayır, onu konuştuğumuza göre, kutunun içine asla geri ko­nulmadı. Aslında, 20. yüzyılın sonuna doğru, sıfır noktası ener­jisi ortaya çıkarken, fizikçilerin çoğu onu dikkate aldı.

Yani resme geri döndünüz.

Resmi asla terk etmedim ki. Bir sıkıntı vardı; hesaplamalar, kozmolojik sabitin, eğer sıfır noktası enerjisinden doğuyorsa, 100 basamaklı büyüklükten çok daha büyük olacağını gösterdi.Bu sayıyla, Evren bir kıvılcımla varlık kazanmış olur ve bir flaşla da gidecektir.

Yani, kuram bütün her şeyden sonra yanlış mı?

Bazı kısımları yanlış, bunların nerelerde olduğunu bulacağı­nıza eminim. Ek bir ironi, hidrojen atomunuzun söz ettiği gibi, Einstein’ın kuantum kuramından hoşlanmamasıdır. Onun ön­görülerinin verdiği terimleri, Einstein ömrünün en büyük gafı olarak adlandırmıştır.

Çok ilginç. Yani, kozmolojik sabiti hiç getirmemiş olsaydı; Evren’in genişlediği öngörüsüne olasılıkla Einstein da varacak­mış gibi görünüyor.

Ya da anlaşma yapacaktı, ama evet, o görüşü üretebilmesi­nin nedeni budur. Derslerinizi unutmayın, cisimleri görmenin yolu oradadır ve konuştuğunuz yollar değildir, çok daha zordur. Ayda dikilerek, Atlantik Okyanusu’nun dibindeki kumları gör­mek, gerçeği görmekten daha kolaydır.

Umutsuz mu görünüyor diyorsunuz?

Hayır. Sizin ardı arkası kesilmeyen aksaklıklara, doğru olan­dan çok daha fazla hatalı kuramınız bulunmasına, yanlış yorum­larınıza, yanlış tasvirlerinize ve büyümenizi durduran bütün tost makinesi teknolojilerinize karşın ısrarla çalışmanız, en iyi özel­liğinizdir.

Eşyaya dair iyi bir perspektife sahip olduğunuzu söylemenin adil olacağını varsayıyorum.

Temel bir perspektifim var. Her şeyin üzerinde inşa edildi­ği çerçeve benim, gökadaları çevrelerim ve uzay ve zamanın en uzak bölgelerinin içine işlerim. Meydana gelen ve meydana ge­lecek olan her olayın bir parçasıyım. Süpernova patlamalarının atımlarını, Evren’in bir ucundan bir ucuna gökadalar boyunca tohumlarını yayarken, hissederim. Minik atomlarıma kibar­ca mesajlarını iletirken, uzak geçmişten günümüze pulsarların yoğun enerjisini getiririm; atomlarımı onların kişisel anlaşmaz­lıklarını ortaya çıkarmaya teşvik ederim. Değişim içindeyken ve atomlarımın yeniden doğumuyla bayram ederim ve onlar çağlar boyunca kendi kimliklerini inatla sürdürürken, parçacıklarımın arkasında dururum. Bir kara delik kendi kendini yok ederken, kaybın ağrısını hissederim ve yeni bir yıldızın oluşumu daima doğumun neşesini getirir. Büyük keşifler gözden kaçmış nokta­lara doğru ilerlerken ve yeni bir kuram, cahilliğin karanlığı içine ışığı getirirken, ben oradayım. Bütün her şey yaratılırken ora­daydım ve zamanın sonuna kadar orada kalacağım.

Kaynak:Richard T. Hammond, Evrenle Söyleşiler, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Şubat 2014, 1.Baskı S.187-200

PAYLAŞ
Önceki makaleBilim ve Gelecek Ekim sayısı bayilerde!
Sonraki makaleDilin kökeni neden bir felsefi sorundur?
Nalân Mahsereci
İÜ Eczacılık Fakültesi mezunu. Eczacı ve popüler bilim yayıncısı. Başta Bilim ve Ütopya ile Bilim ve Gelecek olmak üzere, #tarih, Roman Kahramanları, Papirüs, Aydınlık, Cumhuriyet Kitap Eki, Radikal Kitap Eki gibi dergilerde çok sayıda yazısı, söyleşisi ve çevirileri yayımlandı. "Savaş Emek Kitabı - Gel Ey Seher" adlı biyografik bir nehir söyleşi kitabı ve "Hayal Hızı Çetesi İnsanın Atasını Arıyor" adlı bir çocuk kitabı bulunuyor.