Ana sayfa 191. Sayı Bu Hayat Kimin Hikâyesi?

Bu Hayat Kimin Hikâyesi?

127
PAYLAŞ

Irmak Gültekin

Kitabın arka kapağında, onun nasıl bir kitap olduğunu anlamaya çalışırken şu kelimelere rast geliyorum: “Çocukla birlikte hayatı yeniden tanımlayan, gören, dinleyen ve değişen birinin öyküsü…” En çok “hayatı yeniden dinlemek” ifadesi vuruyor beni ve kitabı alıveriyorum. Belki kendi hikâyemden ötürü alıyorum: kendi hikâyemin beni hikâyeleri “dinlemeye” yönelten dinamiklerinden ötürü.

Mesleğim gereği, her bir kişinin hikâyesini dinlerken yeniden ve farklı bir duyuşla aslında hayatın kendisini dinlediğimi fark ediyorum. Çünkü “söyleyecek bir şeyi olmayan bir insanın olmadığı, hikâyesi olmayan bir yaşamın olamayacağı” fikrinin teorilerde de kendisine yer bulduğunu biliyorum. Her insanın bir hikâyesi var demişken, sizlere Hikâyesi Olmayan Kadın’ın hikâyesini anlatayım. Bu hikâyeyi bir ay kadar önce yine bir hocamdan, sevgili Nur Dinçer Genç’ten dinlemiştim. Bir zamanlar küçük bir köyde yaşayan bir kadın varmış. Sıradan bir hayat yaşarmış; her sabah kalkıp kahvaltı hazırlar, kocasını işe yollar sonra da ev işleri ile ilgilenirmiş. Ama bu kadının hiç söylemediği bir şarkısı ve hiç söylemediği bir hikâyesi varmış. Varmış ama kadın da bir hikâyesi ve şarkısı olduğunun farkında değilmiş. Bir gün bu kadın yine kocasını işe uğurlayıp, evi süpürmeye başladığında o hiç söylemediği şarkısı ağzından kaçıp odanın tavanında dönmüş dolaşmış bir erkek ceketi olarak gidip kapının yanındaki çiviye asılmış. Kadın bunu fark etmemiş bile, işine devam etmiş. Biraz sonra ise o hiç söylemediği hikâyesi ağzından kaçıp odanın tavanında dönmüş dolaşmış bir çift erkek ayakkabısı olarak gidip kapının yanındaki ceketin altına konmuş. Kadın ne ceketi ne ayakkabıyı fark etmiş. İşine devam etmiş.

Akşam olunca kocası eve gelmiş. Bakmış kapının yanında bir erkek ceketi ve ayakkabısı var.Kadına “eve kim geldi” diye sormuş. Kadın “hiç kimse” demiş, adam ısrar etmiş, kadın “kimse gelmedi” demiş, adam bağırmış, kadın ağlamış, sonunda adam kapıyı vurup çıkmış öfkeyle. Artık hava kapkaranlıkmış ve adam sinirli sinirli ta köyün dışındaki tepeye kadar tırmanmış. Tepede eski zamanlardan kalma bir tapınak varmış. Adam oracığa oturmuş ve sakinleşmeye çalışmış. O sırada birtakım ışıklar döne döne tapınağa gelmişler; adam korkmuş ve saklanmış. Meğerse adamın yaşadığı köyün ışıkları her akşam bu tapınakta toplanıp birbirlerine olanları anlatırmış. Tüm ışıklar sakince yere oturmuş ve beklemeye başlamış. Bir süre sonra bir ışık gelmiş, diğerleri ona nerede kaldığını sormuşlar, ışık demiş ki: “Durun durun anlatacağım. Ah bir bilseniz bugün bizim evde neler oldu!” demiş ve adamın evinde olanları anlatmaya başlamış. Adam şaşkınlık içinde olanları dinlemiş, dinledikçe üzülmüş ve koşarak eve geri dönmüş. Karısı sessizce, kıpırdamadan bir sandalyede oturmaktaymış. Karısına “Şimdi bana anlatabilirsin o hiç anlatmadığın hikâyeni ve şarkını.” demiş. Kadın kafasını kaldırmış ve adamın gözlerinin içine bakmış:

-Şarkı mı, hangi şarkı? Hikâye mi, hangi hikâye?

Hikâyesi Olmayan Kadın’ın öyküsü, bende derin bir hüzün tadı bıraktı dinledikten sonra. Bu kadın için bir şeyler yapmak istedim. Peki, ne yapmış oluyorum? Kadının hikâyesini anlatıyorum; kadın yerine ve yine başrolde kadının olduğu başka bir hikâyeyle. Kadının onu bastırmaya ve inkâr etmeye çalışmasına karşı koymaya çalışıyorum. Onun derinlerine gömdüğü şarkısının ve hikâyesinin bana ve başkalarına bir hüzün vermesine, bu hüznün hissedilmesine izin veriyorum. Kadının taşımakta, içerisinde barındırmakta zorlandığı bu şeyleri onun yerine tutuyorum. Kaybolmasına izin vermek istemiyorum var olan bu hikâyenin.

“Ümitsizlik büyüklerde çeşitli yollarla gizlenebilirdi belki, ama bir çocukta, ne olursa olsun farkına varılıyordu; ve umutsuz bir çocuk görmek dayanılmaz bir şeydi.” Bu sözler, aslında sizle tanıştırmaya çalıştığım kitabın, Çocuğun Öyküsü’nün sayfaları arasından kopup tam buraya yerleşiyor. Kadının hikâyesinde gizlenen ümitsizlikle bir ilgisi olmalı.

Çocuğun Öyküsü’nü okuduğumda bazen ümitsiz, bazen öfkeye müteakiben suçluluk duyan, bazen çocuğunu büyütürken kendi içindeki çocuğa da bakım veren, bazen deli dolu bazen durgun, tüm eksiklik ve fazlalıklarıyla bir baba görüyorum. Babasının dilinden, çocuğun öyküsünü dinliyorum. Çocuğunun hikâyesinin kaybolmasına izin vermeyen ve böylece onu hem yazan hem oynayan baba, o öyküyü kendi dilinden anlatırken adeta kendi yaşam öyküsünü de anla(t)maya başlıyor. Kitabın bir yerinde babanın, çocuğunun öğretmeniyle konuşurken yaşadığı içsel deneyim şöyle kelimelere dökülüyor: “Kendisini saygılı bir tavırla dinleyen karşısındakinin, geniş anlamda, onu hiç anlamadığını fark etti ansızın.” Bu sinir bozucu muamele, bir yerlerden tanıdık olabiliyor bizim deneyimlerimizde de. Bazen insanlar “saygıyla” sizi dinliyor ama içten içe biliyorsunuz ki anlattığınız şeyleri gerçekte saygıyla karşılamıyor ve anlamıyor. Sadece duyuyor. Kulaklarından giren kelimelerle sizin konuştuğunuz süre boyunca durmak görevini yerine getiriyor, mesai bitimini bekleyen yılgın bir çalışan gibi. Ya biz? Biz kendi tecrübelerimize, hislerimize, en önemlisi hikâyemize bunu yapıyor muyuz acaba bilmeden? Hayat hikâyemizi, kendimize ve başkalarına anlattığımız o öykümüzü, sadece anlatıyor ve duyuyor muyuz? Yoksa gerçekten anlıyor muyuz?

Bu kitapta yalnızca o baba ve o çocuğun öyküsü değil anlatılan; sizin, benim, ötede duran babanın ve çocuğunun, daha beridekinin ve en yakındakinin de öyküsü bu. Şu hikâyesi olmayan kadın bu öyküyü duysa şöyle sorabilirdi belki:

“Şarkı mı, kimin şarkısı? Öykü mü, kimin öyküsü?”

Çocuğun Öyküsü, Peter Handke, Metis Yayınları, 2019, 96 s.