Ana sayfa 192. Sayı Paris’te bir Osmanlı: Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi

Paris’te bir Osmanlı:
Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi

344
PAYLAŞ
Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’nin portresi (1724).

Hasan Gören

Kuruluşunun ardından birkaç yüzyıl içinde bir dünya imparatorluğu haline gelen Osmanlı, 17. yüzyılla birlikte önce savaş meydanlarında askeri üstünlüğünü, sonra da diplomasi alanında siyasi üstünlüğünü kaybetmeye başlar. Artık karşıdan esen tarih rüzgârlarının Saray’a kadar ulaştığının önemli bir göstergesi, Avrupa’ya bundan böyle yalnızca bildirimlerde bulunmak için değil, rakip devletleri tanıyıp yaşayışları hakkında bilgilenmek amacıyla da elçiler gönderilmesidir.

Osmanlı için fetihlerle dolu parlak dönemler 1606’da Avusturya’yla imzalanan Zitvatorok Anlaşması’yla kapanmış, bu anlaşmaya mührünü basan I. Ahmet, bir Osmanlı padişahı olarak ilk kez başka bir hükümdarla aynı düzeyde kabul edilmeyi sineye çekmiştir. Oysa o güne kadar bırakın sultanları, elçileriyle bile gurur ve kibrini her koşulda sergilemiştir imparatorluk. II. Mehmet döneminden başlamak üzere tek taraflı diplomasi olarak tanımlanan bir yaklaşımla, yalnızca gerektiğinde padişahın sesi olsun diye, ya övgü ya da had bildirmek için yabancı topraklara ulaklar gönderilmiş, üstten bakan tavırlar içinde muhataplar hakkında bilgi toplama gereği hissedilmemiştir. Oysa aynı dönemde payitaht, Avrupa’dan çoğunlukla gözlem göreviyle ve olabildiğince kalıcı olmak üzere gelmiş pek çok elçi ağırlamıştır. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Avrupa’nın Osmanlı üzerine bilgisi, Osmanlı’daki Avrupa bilgisinden kat be kat fazladır. Bu da zaten, giderek kabuğuna hapsolan Osmanlı’nın, dünya bilgisini hazine saymaya başlayan Avrupa karşısında kaçınılmaz gerileyişinin başka bir işaretidir.

Şu Avrupa’yı tanısak…
17. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı sayılabilecek olaylarla kapanır. Yeniçeri Viyana önlerinde bozguna uğramış, ardından Pasarofça Anlaşması’na kadar uzanan süreçte Avrupa’da ciddi toprak kayıpları yaşanmıştır. Saray’da artık, küffara karşı ebedi olduğu varsayılan üstünlükten doğmuş böbürlenmenin yerini, yenilgilerin yol açtığı bir tedirginlik ve değişime açık bir kabul almaktadır. Bilimsel gelişmelerin Batı dünyasına sağladığı teknolojik ve düşünsel avantajların özellikle savaş meydanlarındaki dramatik sonuçları ağırlaşmaya başlayınca, Osmanlı’da daha önce gerek duyulmayan şekilde, Avrupa’yı tanıma eğilimi ortaya çıkar. 18. yüzyılın başlarında savaşsız geçen dönem, tam da bu yönde atılan adımlara sahne olan Lale Devri’dir. 1718-1730 yılları arasındaki bu zaman diliminde, ucu günümüze kadar uzanan batılılaşma çabalarının ilk örnekleri verilir. Ancak çoğunlukla biçimseldir yapılanlar. Yönetici sınıf için kent yaşamının estetize edilmesi ve sosyal yaşamın zenginleşmesinin yanında, sanayileşme ve bilginin çoğaltımı çabaları ister istemez sönük kalır. Lale Devri’nin, pek çoğu süreklilikten yoksun olacak hamlelerinin en dikkat çekicilerinden biri de, Osmanlı’dan Avrupa ülkelerine ilk kez kalıcı elçi gönderilmesi olacaktır. 1720 yılında devletler arası denklik gözetilerek bir Avrupa ülkesine gönderilen ilk Osmanlı elçisi, III. Ahmet’in emriyle yollara düşüp Paris’te on ay kalacak olan Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’dir.

Paris’te yeni Osmanlı elçisi
Sultanın av köpeklerinin baş bakıcısı olarak saray çevrelerinde yer alan önemli görevlilerden birinin oğludur Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi. Edirne’de doğmuş, adını yeniçeri ocağının 28. ortasında bulunmasından dolayı almıştır. Gençliğinde aldığı medrese eğitimi ve güvenilir karakteri sonucu ocak içinde hukuk işlerinden sorumlu yöneticiliğe kadar yükselmesi, Çelebi’yi yavaş yavaş dönemin önemli isimleri arasına sokar. Öyle ki, Pasarofça’da Avusturyalılar ve Venediklilerle anlaşma aşamasına gelindiğinde, görüşmelere katılmak üzere İstanbul’dan çağrılmış ve belli ki bu aşamada yararlılıklar göstermiştir. Osmanlı’da böyle önemli görevler için önkoşulun “ikili görüşmelerde Hristiyanların siyaset ve hilelerini bilecek kadar deneyimli ve işinin erbabı olmak” olduğu düşünülürse, Çelebi’nin bu ilk elçilik görevi için de uygun bir isim olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi Tuileries Sarayı’nda çocuk Fransa Kralı XV. Louis huzurunda.

Ancak esaslı bir zorluk beklemektedir Çelebi’yi. Kendisinden elli yıl önce yine Paris’e, Fransızların talebi üzerine ve Akdeniz ticaretindeki sorunları görüşmek amacıyla gönderilen Müteferrika Süleyman Ağa, IV. Mehmet tarafından Fransızların Güneş Kralı’na denk tutulmuş bir kolağası olarak önceki dönemin elçilik anlayışını biraz da aşırılıkla sergilemiş ve bir diplomasi krizine neden olmuştur. Örnek mi? Tabi yine rivayet muhtelif ama kralın sarayına gündelik kıyafetlerle gitmiş, getirdiği mektubu vermek için XIV. Louis’in ayağa kalkıp yanına gelmesini beklemiş, Osmanlı padişahının sarayının Versay’dan çok daha güzel olduğunu, hatta kralın kullandığı leğen takımlarının İstanbul’un sıradan evlerinde bile bulunduğunu adamın yüzüne karşı ve üzerine basarak söylemiştir. Kendisine Fransa ile ilgili bilgi vermek isteyenleri, ben ülkenizin nasıl yönetildiğini öğrenmeye gelmedim diyerek tersleyen ve kendisini ilgiyle izleyen kadınlara yüz vermeyen Ağa, ev sahiplerine göre görgüsüzlüğün somutlaşmış halidir. Zamanın Fransa’sında bir uzaylı gibi algılandığı şüphe götürmez olan Müteferrika Süleyman Ağa bir yandan Moliere’in Kibarlık Budalası oyununa ilham olacak, bir yandan da ülkede Türk giyim tarzından dekorasyonuna, müziğinden kahvesine kadar Turquerie diye adlandırılan uzun süreli bir moda rüzgârına yol açacaktır.

Süleyman Ağa’dan yarım yüzyıl sonra Paris bu kez başka bir Osmanlı elçisini yine merak içinde beklemektedir. Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’nin, yanında oğlu da olmak üzere seksen kişiyle yaptığı yolculuk ve Fransa günleri on bir ay kadar sürer. Bu dönem boyunca Osmanlı’yı yine ciddiyet ama bu kez ağırbaşlılıkla temsil eden öncü diplomat, aldığı görevi hakkıyla yerine getirmenin ötesine geçer ve başlarından geçenleri anlattığı bir gezi kitabı hazırlar. Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi, yüzyıllar boyu çeşitli dillere çevrilecek ve günümüze kadar gelecek değerli bir kaynaktır.

Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi
Sayfalarına önemli bir gözlem gücü ile büyük bir objektiflik sinmiş olan Seyahatname’yi benzerlerinden ayıran en belirgin özellik, Osmanlı ile Fransa arasında yapılan karşılaştırmalardır. Çelebi’nin yazmaya değer buldukları, günlük olayların dikkat çekici ayrıntıları ile bunların arasına dağıtılmış neredeyse tarafsız gözlemlerdir. Ana başlıklarda toplamak gerekirse, bu yabancı ülkede, özellikle suyollarının kullanıldığı etkili bir ulaşım ağı, toplumsal yarara dönük büyük mühendislik projeleri, kadınları da eş oranlarda içeren sosyal yaşamın farklı renk ve özellikleri, Paris’in bir büyük şehir olarak düzeni, saray yaşamı ile sosyete üzerine notlar ve askeri disiplin ve yöntem üzerine bilgilerin bulunduğu metin, yalnızca sunulduğu Padişah III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa için değil, bugünün okuru için bile oldukça dikkat çekicidir.

Küçük yaşta tahta geçen Fransa Kralı XV. Louis’nin çocukluk resmi.

Seyahatname’de ilk olarak, uzun bir gemi yolculuğunun ardından Fransa anakarasına çıkmadan önce, vebaya karşı alınmış bir önlem olarak kırk günlük bir karantina süresinden söz eder Çelebi. Bu zorunlu bekleyiş biter bitmez düşülen yolda, şehirleri birbirine bağlayan çeşit çeşit taşıma araçları dikkatini çeker, ama en çok da su kanallarını anlatır. Yolcu ve mal taşımak için kullanılan, mesafeleri ciddi ölçüde kısaltan ve her biri büyük birer mühendislik projesi olan, suyu farklı yükseklikler arasında indirip çıkartabilen kanallar yapmıştır Fransızlar. Belki de Çelebi’nin şimdi ilk kez gördüğü med cezirden esinlenmişlerdir.

“Fransa avratlar için bir cennet”
Geniş yolları ve altı yedi katlı yüksek binaları olan, çiçeklerle bezeli şehirleri vardır bu ülkenin. İlk göze çarpan da, kadınların sosyal yaşamdaki etkinlikleridir. Çelebi’ye göre Fransa “avratlar için bir cennettir”. Sokaklar kadın doludur ve günlük yaşamın çarklarını daha çok onlar çevirir. Meraklıdırlar da; öyle ki, değişik görünümlü bu yabancıların şehir içinde bir yerden bir yere gidişlerini yol kenarlarına dizilip izlemekle yetinmez, her gün Çelebi ile yanındakileri görmeye, daha doğrusu seyretmeye gelirler. Hele Ramazan’a rastlayan günlerde iftar, çevrelerinde onları izleyen ve kadınların ağırlıkta olduğu bir kalabalık önünde açılır. Osmanlı’da kadınların namahreme yakalanma endişesiyle köşe bucak kaçıp gizlenerek var olmaya çalıştığı bir toplumsal yaşamı, XV. Louis dönemi Paris’inin, kabarık saçlı, dolgun dekolteli ve etkileyici kokular içindeki kadınlarının boy gösterdiği günlük yaşamıyla karşılaştırmak, ilgi çekici olmanın ötesinde çeşit çeşit zorluklar da barındırmış olmalıdır; özellikle de Çelebi’yle birlikte bulunan seksen erkeği düşününce. Seyahatname, bu süre boyunca resmi görevler dışında Fransız halkıyla ne tür ilişkiler kurulduğuna dair herhangi bir bilgi içermez. Ama Paşa’nın oğlu Mehmet Sait’in Paris’in girdisine çıktısına hakim olmak için her tür fedakârlığa katlandığı söylenebilir. Öyle ki, bir keresinde Versay Sarayı’nın dehlizlerini yanındaki birkaç Parisli kadınla keşfederken kayboldukları ve iki üç gün sonra ortaya çıktıkları anlatılır.

Çelebi’ye göre Fransa “avratlar için bir cennettir”. Sokaklar kadın doludur ve günlük yaşamın çarklarını daha çok onlar çevirir.

İki toplumun karşılaştırılması
Metnin içinde her biri önem taşıyan ayrıntılar bize, dönemin iki toplumu arasında doğrudan Çelebi’nin yapamayacağı bazı karşılaştırmaları yapma şansı da vermektedir. Bunlar arasında belki de en önemlileri, içinden neredeyse bir yüzyıl önce Descartes ile Pascal’ı çıkarmış, o dönemde Montesquieu ile Voltaire’i yaşatıp, Rousseau ile Diderot’yu büyüten Fransız toplumunun akla dayalı egemenliğinin işaretleridir. Osmanlı ağır ağır köhnerken, Batı dünyası doğayı modellemiş, denetimi altına almış, tadını çıkarmaktadır. Örneğin Çelebi’ye Fransız sınır boylarındaki şehir ve kaleler ile coğrafi biçimlerin çeşitli boylardaki maketlerinden oluşan yeryüzü modelleri gösterilir. Kendi topraklarına hakimdir Fransızlar. Oysa bu tür maketler Osmanlı’da her şeyden önce dinen caiz sayılmaz. Örneğin büyük bir rasathane ziyareti yapılır, bilginin dünya ile sınırlı olmadığı anlatılır. Oysa Osmanlı’da Takiyuddin’in Tophane sırtlarında yaptırdığı rasathanesi günahtır diye denizden topa tutarak yıktırılalı 140 yıl olmuştur. Paris’te bir hayvanat bahçesinde o güne kadar hiç görmediği canlılarla karşılaşır Çelebi. İlk kez opera görür Osmanlı heyeti. Jean Baptiste Lully’nin Thesee’sini izlerler. Çelebi beğenmiş olmalı ki, ardından bir daha, bu kez De Destouches’in La Tragedie d’Omphale eserini izlemeye gider. Gördükleri karşısında duyduğu derin hayranlığın kendi ülkesindeki yaşantıyla yarattığı tezadı, “Dünya müminlerin hapishanesi, kâfirlerin cennetidir” anlayışında bulduğu teselliyle sindirmeye çalıştığını belirtecektir daha sonraları. Tüm bunlar bugünün okuyucusuna, elçinin daha o günlerden Osmanlı’nın kaderini görmüş olabileceğini düşündürebilir. Kim bilir belki de henüz ardılları kadar umutsuz değildir Çelebi, ülkeler arasındaki farkın kapanabileceğini düşünüyor olabilir.

Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin oğlu Mehmet Said Efendi (1742).

Lale Devri’nin daha ilk yıllarında yapılan bu gezinin, hemen ertesinde Osmanlı’da atılan bazı adımları belirlemek gibi bir önemi vardır. Öncelikle, İbrahim Müteferrika ile birlikte ilk matbaayı kuran kişinin, Çelebi’yle birlikte bu geziye katılan ve Paris’in tadını çıkaran oğlu Yirmisekizzade Mehmet Sait Paşa olması, başka söze gerek bırakmaz. Buna karşın, asıl büyük etkilenmenin bahçecilik ve saray estetiği konularında oluşu, o dönemde ilerlemeden ne anlaşıldığının da bir işareti sayılabilir. Hal böyle olunca, içeriksiz bir biçimciliğin toplumda istenen etkiyi yaratması olanaksızdır. Aynı şekilde, imparatorluğun sonraki yıllarında rastlanan pek çok benzer girişimin de ancak öykünmeyle sınırlı kaldığı, böylece de toplumda kalıcı etkilere yol açmak yerine yalnızca bu süreçleri yöneten kısıtlı bir çevreye çıkar sağladığı açıktır.

Oysa Çelebi’nin seyahatnamesi, iki toplumu karşılaştırınca temel farkların nerede olduğuna ve tarihsel gelişim içinde alınacak yolların öngörülebilmesine dair önemli birçok ayrıntıyı okuyanlara sunar. Bir bölümüne yukarıda değindiğimiz bu farkların arasında özellikle bir tanesi ise üzerinde ayrıca durmayı hak etmektedir.

Kral taca aittir, taç krala değil
Çelebi’nin deyişiyle “Françe Padişahı” XV. Louis o günlerde henüz on bir yaşındadır. Yetişmesi, lalası olan Mareşal François de Villeroi’nın sorumluluğundadır. Sarayı ziyaret edip çocuk kralla ilk bir araya gelişlerinde Mareşal, salonun bir köşesinde oyun oynamakta olan Louis’i yanına çağırır ve Çelebi’ye kralı güzel bulup bulmadıklarını sorar. Ardından pırıl pırıl parlayan saçlarının peruk olmadığını söyleyip hafifçe çekerek gösterir. Çelebi ve yanındakiler de kralın saçlarını kontrol eder ve okşarlar. Sonra Mareşal çocuk kralın yürüyüşünün de güzel olduğunu söyler, kendisine dönüp, “şöyle bir yürü de görsünler” der. Ancak çocuğun salınarak yürümesiyle de yetinmez, “daha hızlı hareket et, koştuğunu da görsünler” diye ekler. Kral salonda koştururken, Mareşal konuklarına “beğendiniz mi” diye sorar. Onlar da “Allah mübarek etsin” diye yanıt verir. Belli ki, önce güzelliği sergilenip sonra da ortada koşuşturulan, Fransa Krallığı’nın varlıklarından bir parçadır.

Bu ilk tanışmanın ileriki dakikalarında ise daha çarpıcı bir olay yaşanır. Hep birlikte Hazine Dairesi’ne inilir. Çocuk Kral çeşitli mücevherleri konuklara gururla gösterirken, Mareşal kendisine, “bu mücevher kimindir” diye sorar. “Kimin olacak, benimdir” yanıtını verir çocuk. Mareşal hemen düzeltir, “yok, senin değildir, bu mücevher başındaki tacındır”. Demek ki, bütün zenginlikleriyle birlikte kral taca aittir, taç krala değil.

Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi’nin Tuileries Sarayı’ndan ayrılışı (Gobelin Fabrikası el işleme duvar halısı).

Mehmet Çelebi’nin ancak bu kadar anlatıp hiç yorum yapmadığı bu olaydan, fazlasıyla etkilendiğini söylememek için bir neden yok. O gün yaşanan diyalogu olduğu gibi yazmakla yetinip kendinden tek bir sözcük eklememesi de anlamlı sayılmalı. Bırakın bir yıla yakın elçilik süresini, bu tek ziyarette yaşananlar bile, devlet yönetimindeki iki farklı iktidar biçimi arasında bariz farkları göstermeye yeter. Osmanlı’da iktidar padişahın mülkü halindeyken, Fransa’da kral oturduğu tahta aittir. Bu basit ama kökten fark, devletin kurallara bağlı yönetiminden, bu yönetimin değerlendirilmesine kadar pek çok alana dramatik şekillerde yansır.

Seyahatname üzerinde günümüzde yapılan yorumlar, sanki bir oryantalist bakışla en çok Çelebi ve yanındakilerin opera izlemeleri üzerine yoğunlaşmaktadır. Kralla lalası arasında yaşanan diyalog ise nedense pek dikkat çekici bulunmaz. Böylesine önemli bir diyalogun, opera salonundaki sarıklı Osmanlı imajının gölgesinde kaybolması ilginçtir. Bu durum, iktidar biçimleri arasındaki farka dikkat edilmemesi kadar, devletin iktidar tarafından sahiplenilmesinin artık kanıksanıp benimsenmiş olmasına da yorulabilir.