Ana sayfa 193. Sayı Diken(i) üstünde: Su Kürü

Diken(i) üstünde: Su Kürü

155
PAYLAŞ

Gözde Yazıcı ve Güner Or

Sophie Mackintosh’un ilk kitabı olan Su Kürü’nü ikimiz de yakın zamanlarda okuduk. Kitap hakkında yaptığımız sohbeti sizinle paylaşıyoruz.

Güner: Su Kürü’nü okuduğuna dair duyumlar aldım. Ben o sıralarda kitaba yeni başlamıştım. Başından sonuna dek kalbimde sancıyla okuduğum bir kitap oldu. Son derece güçlü imgelerle, duygularla dolu… Ürkütücü ve etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Dış dünyadan izole olduğu söylenen bir adada yaşayan bir ailenin hikâyesi anlatılıyor. Esas olarak, üç kız kardeşin, Grace, Lia ve Sky’ın hikâyesi. Kısaca bahsetmek gerekirse, “Eski dünya” denen yer kirlenmiş, toksinlerle dolu güvensiz bir yerdir. Anne ve baba eski dünyadan uzakta, kızlarını korumak amacıyla sağlıklı bir yaşam sürebilecekleri adaya yerleşmişlerdir. Kitap, babanın esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolduğuna dair bir anlatıyla açılıyor. Sonra, üç yabancı erkek adaya ayak basar ve aile üyeleriyle iletişim kurma çabaları sert bir tavırla karşılanır. Olayın bugünde mi, yoksa gelecekte mi geçtiği meçhul. Peki, sen nasıl buldun kitabı?

Gözde: Roman türüne akademik körlüğe yakalanmamak için sığınıyorum. Su Kürü bu endişemden haberdar olan editörümüzün hediyesiydi bana. Hikâyelerle ilk sayfadan bağ kurmak çoğu zaman zordur. Hele hikâyenin gerilim/korku türüne göz kırptığını biliyorsanız çekingenliğiniz okuma isteğinizin önüne geçebilir. Bu anlamda, Su Kürübenim için bir istisna ve korkularımın merakla örtünmesinin de yakın zaman öznesi oldu, diyebilirim gönül rahatlığıyla. Öyle ki, bıraktığı hisle karşılaşmaya devam ediyorum. Toz pembe kapak yazısında “Kimsenin kendini güvende hissetmediği bir dünya hayal edin” deniyordu, hayal etmeye gerek var mı gerçekten?

Güner: Maalesef, yok… Sophie Mackintosh bu güvensiz dünyada birbirinden farklı karakterlere sahip kadınlara, özellikle Lia’ya ve Grace’e kendilerini ifade etme imkânı veriyor. Bu gerek diyaloglar gerekse zihinden geçen düşünceler yoluyla aktarılıyor. İsimsiz kadınlar da var, onları bir defterdeki notlardan ve karakterlerin tanıklıklarından öğrendiğimiz kadarıyla biliyoruz. Roman kapalı bir anlatıma sahip, dolayısıyla hikâyede anlatılan olaylara ayrıntılarıyla hâkim olamıyoruz. Bunu çok sevdim.

Gözde: Su Kürü’nü bitirmeden hakkında yazmaya karar verdim çünkü kitabı elime her alışımda aklımda küçük bir harf oyunuyla iki kelime beliriyordu: Diken(i) üstünde! Başından sonuna bana böyle hissettirmeyi başardı, okuru(cinsiyet ayırmaksızın) içsel bir muhasebeyesürüklemek istiyordu. Mackintosh hikâyeyi bir sır perdesi olarak örerken her bir ilmeğin arasına bir kod, bir mesaj bırakmıştı sanki, okuruyla böyle buluşmayı seçmiş gibiydi.

Metin çok mahrem meselelerle uğraştığından mıdır nedir, kitabı elime her alışımda bir sorgu odasına giriyor gibi hissettim. Kadınlar anlattıkça kendimi belleğimin dehlizlerinde buldum, bunu da huzursuz bir haz olarak tanımlamaktan çekinmeyeceğim. YazarLia ve Grace’e çok yaratıcı bir biçimde söz hakkı tanımış,bunun mekânı zihninde canlandırması için okura verilmiş bir imkân olduğunu düşünüyorum. Küvetler, kirli perdeler, balo salonu, karşı kıyı görmeyen deniz kenarı…  Metin bu taktik sayesinde sinemaya göz kırpıyor, nedense ben öyle hissettim.

Aslına bakarsan, metni neredeyse bir distopya olarak tanımlama arzumun arkasında karakterlere çizdirilen o büyük sahne var.Ayrıca, yazarın üslubunu çok zarif buldum. Haddimi aşmayı göze alarak sinemadan iki örnek vermek isterim: Claire Denis’ninHigh Life’ı (2018) ile M. NightShyamalan’ın Köy’ü (The Village,2004). Her iki filmin de senaristlerince yönetildiği notunu düşmeliyim. Su Kürü bir sinema filmine dönüşür mü, bilemem fakat önüne teknik bir engel çıkarılamayacağı inancındayım. Sinemanın hikâyenin sivri uçlarını bağrına basmakta tereddüt etmeyeceğini düşünüyorum. Metni salt bir distopya olarak tanımlayamam ama distopik öğelerle bezenmiş kapalı anlatımın bana hem bir devam kitabı hem de bir sinema filmi hayal ettirdiğini söyleyebilirim.

Güner: Distopya olduğundanben de pek emin değilim. Her ne kadar “eski dünya”, “ada” gibi ifadeler birtakım çağrışımlar yapsa da Huxley, Orwell, Bradbury’nin yarattığı bütünlüklü sistemler gibi bir sistem burada söz konusu değil. Ancak distopik bir kurgu diyebilirim.

Sinemaya uyarlanabilirliği konusunda sana katılıyorum. Sinematografik bir anlatıma sahip, kimi sahneler açıkça  gözümde canlandı. Sözünü ettiğin filmleri izlemedim ancak barındırdığı dehşet nedeniyle bir roman uyarlaması olan Sineklerin Tanrısı’nı anımsattı.

Su Kürü’ndeki konuları biraz açacak olursak… Güvenlik ve özgürlük meselesi başından itibaren işleniyor. Güvenliği sağlayan otorite de baba. Kitaptaki sıfatıyla “Kral”, ailenin reisi olarak, adeta bir krallık yönetir gibi, kendi kurallarına göre aileyi yönetiyor. Üç kızın bedenlerini ve zihinlerini kontrol altına almak için terapi adı altında çeşitli yöntemler uyguluyor. Erkeklerden korunmaları ve hayatta kalmaları için onlara birtakım savunma taktikleri öğretiyor. Zorlu koşullara hazırlamak adına onları birtakım dayanıklılık testlerine tabi tutuyor. Bir felaket senaryosuna karşı bütün bu hazırlıklar adım adım yapılıyor. Burada, Montaigne’in “bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir,” sözünü anmadan geçemeyeceğim. İzole adadaki yaşam da erkek otoritesine dayanan bir düzen. “Kral” da böyle bir rol üstleniyor. Annenin onun destekçisi konumunda olduğu söylenebilir. Yazar, ataerkil anlayışı ve sistemi tek bir aile üzerindenyansıtıyor sanki.

Gözde: Montaigne’in sözünün üstüne söz söyleyecek değilim.(bence bu cümle Montaigne’nin çabalarının ruhuna aykırı) Tam da yerine rast geliyor. Sayıca kadınların üstün olduğu bir ailede büyüdüm. Belki, hikâyeye kendimi yakın hissetmemin bir sebebi buydu. En küçük olmanın getirdiği imtiyazlar, onlarla birlikte derinleşen yalnızlık ve yalıtılmışlık… Kitabı okurken imtiyazlarımı benim adıma kazanan kadınları düşündüm. Her birinin kendi serüveninde belki yenilgi olarak tanımladıkları konularda -eğitim, evlilik vb.- onlar adına da mücadeleye girmiş olabilir miyim, diye düşünmeden edemedim. Ayrıca, güvenlik meselesinin cinsellikle ilişkilendirildiği izlenimine kapıldım. Hatta kitapta ilerledikçe Kral’ın kadınlar(ıy)la kurduğu ilişkilerin her biri için ayrı ayrı endişelendim.

Güner: Gerçekten endişe verici, kimi zaman da kabul edilemez.Bizim gündemimizde ve dünyanın gündeminde yer alan bir konu, kadınlara yönelik şiddet kitabın tam da merkezinde. Elbette, isimsiz kadınları da anmamız gerekir. Ailenin yaşadığı villa eskiden otel olarak işlettikleri bir yerdir. Otelin müşterilerini kadınlar oluşturur. Bu kadınlar “eski dünyada” erkeklerin şiddetine maruz kalmıştır.Çeşitli terapilerle iyileşmek umuduyla oraya gelirler.

Peki, bu terapiler kadınlara iyi gelmiş midir?…Bilinmez. Kitapta, bugün yaygın olarak karşılaştığımız iyi hissetmek üzerine kurulu sağlıklı ve uzun yaşamkültürünün (wellness) izlerini de görebiliyoruz. Bilmiyorum, sana da öyle geldi mi? Otel ziyaretçilerini kaybettikten sonra, aile terapilerden bazılarını kızları üzerinde uygular. Örneğin, boğulma terapisi, sevgi terapisi, nefes terapisi, çığlık terapisivb. SophieMackintosh bir röportajında wellness kültüründen ziyade Victoria Devri kadınlarından, “saf ve temiz” kadın idealinden, su kürüne olan takıntıdan etkilendiğinden bahsediyor.

Bugün de terapi ürünleri ve hizmetleri geniş bir kesime yönelik olarak pazarlandığından epey fazla uyarana maruz kalıyoruz; iş sonrası yorgunluğu atmak, şehir yaşamındaki stresten arınmak, modern yaşamın kaygılarından kurtulmak vaadiyle.

Gözde: Metinde saf ve temiz kadın idealinin de, wellness kültürünün de izleri var.Belki, aralarında kolaylıkla aşılabilir bir sınır olduğundan… Tedaviler iradeyi bedene indirgemek için icat edilmiş fakat “duygu” denen zehirden de haberdar. Bugün sırtını ruhsal yolculuğa dayamış öğretilerin –örneğin yoga- geniş bir kesime hitap ettiğini görüyoruz. Yoga atomlarına ayrılmış.Bütünlüklü bir öğreti olarak yola çıktığını tahmin etmek güç değil ama günümüzde kişisel ihtiyaç veya beklentilere indirgenmekte. Depresyon için mental olanı, “fit” olmak için fiziksel olanı tercih ediliyor. Önerileri kimin hangi yetkinlikle yapacağının belli bir standardı var mı, emin değiliz. Bu yüzden, kitapta tarif edilen kürleri bu “iyi hisset” telkinlerinden ayırmakta da zorlandım.Belki, beden terbiyesine indirgenmiş bir duygu zehirlenmesini tarif etmeye çalışıyoruz. Doğru nefes alarak bedenini belli bir ölçüde terbiye eden karakterlerin duygusal olarak iyileşmedikleri anlaşılıyor. İktidar sahte;sömürürkentaraf tutmuyor, cinsiyet seçmiyor, sınır çizmiyor. Su Kürü ne kadar kürse kişisel gelişim “guruları”nın yazdığı reçeteler de o kadar şifalı.

Güner: Katılıyorum.Pekâlâ, sevgi ve şiddet üzerine konuşalım, istiyorum. Babanın ölümünden sonra, annenin kızlarına bir telkini var: “Yalnız kızkardeşlerinizi sevin!” Daha sonra ilave ediyor: “Bir de annenizi.” Üçü de onaylıyor. Peki, burada nasıl bir sevgiden söz ediliyor? Örneğin, “sevgi terapisi” şiddet içeren eylemlerle dolu bir sınav. Epey çelişkili görünen bir isme sahip olan bu terapi fedakârlığa dayanıyor. Sevgi sadece yaşamaya ve yaşatmaya hizmet eden bir duyguya dönüşüyor. Kız kardeşin için ne yapabilirsin? Onun için neleri göze alabilirsin?

Gözde: Hikâyenin en sarsıcı yönü bu sevgi-şiddet çatışması olabilir. İnsanın içinde açtığı kocaman duygusal boşlukların üzerine kurulmuş bir sistemle karşı karşıyayız kitapta. Duyguyu tanımlama imkânı korkunç tecrübelere dayanıyor;şiddetle, negatif olanla tanımlamak mecburiyetini aklım bir türlü almadı ama bunu da sırf bu yüzden dâhice bulduğumu söylemeliyim. Hayatta kalma dürtüsü duygudan arınmayı sağlıyor, çarpıcı olan bu vahşilik…

Güner: Sonuç olarak, Su Kürü’nü gerilim türündeki maceralardan sakınmayan cesur okura tavsiye edebilirim. Sanıyorum ki, kadınlar için sarsıcı ama güç veren bir yanı var. Bu güzel bir şey.

Gözde: Bir romanla sarsılmak fikri beni cezbetmeyi sürdürecek, Su Kürü edebiyatın böyle imkânlarla dolu olduğunu hatırlattı bana. Kadınları sarstı, erkekleri de şöyle bir silkelemesini isterim açıkçası. Geniş bir kesimle buluşmasını umarım.

Su Kürü, Sophie Machintosh, Çev. Begüm Kovulmaz, Can Yayınları, 2019, 288 s.