Ana sayfa 200. Sayı Osmanlı’da küçük kıyametler

Osmanlı’da küçük kıyametler

138

Depremler, özellikle İstanbul’u etkileyenler Osmanlı tarihinin önemli bir parçasıdır. 1354’de Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa’nın bir türlü alamadığı kalenin surları depremle yıkılınca, bu Tanrı’nın Osmanlı’ya lütfu olarak nitelendirilir. En son 1894 felaketinde bilimsel bir rapora rastlanmakla birlikte kısa süre sonra yine ‘takdir-i ilahi” anlayışına dönülür.

Yerküremiz ile üzerindeki yaşamın gelişimini anlatan kuramlar, bir açıdan bakınca doğal felaketlerin tarihi olarak da görülebilir. Biliminsanları dinozorların milyonlarca yıl süren egemenliğini sona erdirip türümüzün ortaya çıkış koşullarını hazırlayan buzul çağını bir göktaşı çarpmasıyla başlatır. İnsan uygarlığı da emekleyip ayağa kalkışı boyunca doğa karşısındaki konumunu sayısız kuraklık, sel, toprak kayması, yangın ve salgın hastalıkla boğuşarak korumak zorunda kalmıştır. Her ne kadar diğerlerine de bolca rastlansa da ülkemiz coğrafyasının gerçeği, yerkabuğunun üzerinde süregiden yaşamı hiç umursamadan, huysuzca hareket eden tektonik plakaların doğurduğu depremlerdir.
Tüm diğer tarihsel olgular gibi Anadolu’da yaşanmış depremlere ilişkin bilgilerimiz de ortaya çıktıklarında onları kaydedecek tarihçilerin bulunmasına bağlıdır. Çok gerilere gitmeden bakışlarımızı Selçuklu döneminin hemen öncesine çevirdiğimizde ilk olarak karşımıza 1072 yılında Antakya’da binlerce kişinin öldüğü deprem çıkar. Diğer yapılarla birlikte pek çok kilisenin yıkılmasına neden olan sarsıntı sırasında, sözcüğün gerçek anlamıyla yer yarılmış ve Rum patriği ile beraberindeki bin kişi arzın derinliklerine kayarak gözden kaybolmuştur. Bu felaketi tarihe kaydeden kişilere göre yaşanan feci olaylar, Ortodoks Asurilerin İncil’i yakması sonucu göklerden gelen bir cezadır.

Tanrı’nın Süleyman Paşa’ya lütfu
Anadolu’nun neredeyse her on yılda bir büyük bir depremle sarsılması, şüphesiz o dönemde dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, Tanrı’nın yoldan çıkan insanlara doğrulttuğu gazabının kaçınılmaz sonucu olarak görülür. Evlerinin başlarına yıkılması kâfirleri yaptıklarına pişman etse de, aynı günahlar sürdüğü için olacak, sıkça yinelenen böyle afetler bazen de hak yolundan sapmayanlara ödül gibi görülür. Bu durumun en bilinen örneği Osmanlı Beyliği’nin sınırlarının Trakya’ya uzandığı ilk dönemlere aittir. Orhan Bey’in büyük oğlu Süleyman Paşa (hemen not düşelim, o günlerde bu Paşa unvanının ileriki dönemlerde kazanacağı anlamıyla kullanılıyor olması zor, olsa olsa büyük oğlan niyetine Baş Ağa anlamındadır), Trakya’da ilk kaleyi fethedip (dikkat dağıtma pahasına bir not daha düşelim, bu özelliğiyle tarihsel öneme sahip Çimpe Kalesi geçmişimize saygımızın eksiksiz bir göstergesi olarak bugün tam bir harabe halindedir, öyle ki bu satırların yazarının saatlerce aradıktan sonra paslanıp okunmaz hale gelmiş bir yol tabelası sayesinde yerini zor bulduğu kalenin kalıntıları kırık şişeler ve gece ziyaretçilerinin biyolojik atıklarıyla doludur)…
Çok dağıldı, baştan alayım, Orhan Bey’in büyük oğlu Süleyman Paşa, Beylik sınırlarının dayandığı Trakya’da Gelibolu’yu alma hazırlıklarına girişmiştir. Ancak oldukça iyi korunmaktadır kale ve surlar geçit vermeyecek gibidir. Derken 1354 yılı Mart ayının ikinci günü gerçekleşen bir deprem, yalnızca Gelibolu kalesinin değil çevredeki irili ufaklı başka kalelerin de surlarının yıkılmasına neden olur. Bu benzersiz fırsatı değerlendiren Süleyman Paşa da peşi sıra bahşedilmiş fetihlere girişir. Sonuç olarak, deprem Tanrı’nın bir lütfu olarak Osmanlı’nın Trakya’ya yerleşmesinin ve Bizans’a kafa tutacak güce erişmesinin ilk adımı olmuştur. Ancak bu tarihten sonra yaşanacak diğer depremlerde böylesi herhangi bir lütuf söz konusu değildir.

10 bin kişinin öldüğü tahmin edilen 1509 İstanbul depreminde birçok tarihi bina da yıkılmıştı.

1509 felaketi
Osmanlı döneminden bugüne kalan deprem kayıtlarının çoğunlukla İstanbul ve çevresine yoğunlaşması, bugün de ilgi bağlamında aynı durumun sürdüğü düşünülürse, şaşırtıcı sayılmamalıdır. Şehrin Osmanlı’ya geçtikten sonra yaşadığı ilk sarsıntı için ne yazık ki çok beklemek gerekmez. 10 Eylül 1509’da Tanrı için küçük insanlar için oldukça büyük bir kıyamet gerçekleşir. Bazı deprem tarihçilerinin 8.0 ölçeğini geçmiş olabileceğini tahmin ettiği bu depremde verilen on bini aşkın kayıp, şehir nüfusunun neredeyse yüzde onuna karşılık gelmektedir. Yerle bir olan binlerce evin yanında surları aşan dalgaların yol açtığı hasar da kıyı bölgelerinde ciddi boyutlara ulaşır. Şehrin viraneye dönen semtleri arasında bugünün güvenli sayılan Boğaz mahalleleri de bulunmaktadır. Eski yazılarımızdan okuyanlar belki anımsar, Mimar Atik Sinan tarafından depreme dayanıklı olması için boyu Ayasofya’nın altında tutulan ve bu yüzden Atik Sinan’ın canından olmasına neden olan Fatih Camii de, Kızkulesi gibi, Ayasofya’nın fetih sonrası eklenen minaresi gibi ve yeni yapılmış Topkapı Sarayı gibi hasar gören yapılar arasındadır. Yatak odası yıkıldığı için Padişah II. Bayezid’in uzun süre saray dışında uyumasına neden olan depremin Mısır’da bile hissedildiği söylenmektedir. Padişah depremin hasarını onarabilmek için, burası çok önemli, halka vergi salmış, ancak bu vergi Anadolu’dan İstanbul’a getirilen on binlerce usta ile şehrin imarına harcanmıştır. Bazı araştırmacılara göre İstanbul’da yapılan evlerde taş yerine ahşap tercih edilmesinde bu depremin de rolü az değildir.

1766: Padişah Edirne’ye taşınıyor
Bu güzel şehri sarsan depremlerin bazen onlarca yıl süren uykulara yatması, bazen de arsız sıklıklarda ortaya çıkmasına alışmak gerektiğini söyler bize tarih. 1509’dan sonra dikkat çeken yıkımlardan en büyüğü de 22 Mayıs 1766’da gerçekleşir. Her seferinde batıda Edirne’ye, doğuda İzmit’e, güneyde ise Bursa’ya ulaşan sarsıntılar, aldığı canlar ve yıktığı binalarla bir öncekinin yarım bıraktığı işi tamamlamayı hedefler gibidir. Şiddeti 6.9 gibi tahmin edilen ve artçıları sekiz ay süren 1766 depreminde Yerebatan Sarnıcı hasar görür, çevre sular altında kalır, içme suyu şebekesinin harap olması sonucu salgın hastalıklar yaşanır, hareminden ayrılmak zorunda kalan Padişah III. Mustafa daha güvenli sayılan Edirne’ye taşınır.

1894 depremini ayrıntılarıyla anlatan günlük
Bugün beklenen depremin olası tarihi için referans kabul edilen büyük deprem ise İstanbul’u 10 Temmuz 1894’te vurur. Padişah olarak tahtta II. Abdülhamit bulunmaktadır. O güne kadarki on sekiz yıllık hükümdarlığı boyunca imparatorluk ciddi toprak kayıpları yaşamıştır. Ancak onun gündemi büyük demiryolu projeleriyle doludur. Üstelik kısa bir süre önce ABD’de çıkan bir orman yangını dolayısıyla Amerikan halkına ciddi miktarda para yardımı yapacak kadar büyük düşünmektedir. Neyse… Merkezi Yeşilköy’ün sekiz kilometre güneyi olarak tahmin edilen deprem, asıl hasara ikincisinin neden olduğu, toplamı yirmi saniyeye yakın süren art arda üç darbe halinde gelir. Büyüklüğü 7.0 civarında tahmin edilen sarsıntılarda ölü sayısı 1300’ü geçer. Tarihi Yarımada’nın büyük bölümü harabe haline gelir, Kapalıçarşı’nın kubbeleri yıkılır. Deprem sırasında yaklaşık 200 metre geriye çekilen deniz, hırsını toplamış gibi dönüp kıyıları vurunca önüne geleni parçalar. Yoğun şekilde hasar alan Adalar’ın üzerine yer altından bir gaz bulutu gelip birikir, üç gün boyunca bir kara şapka gibi gökyüzünde beklediği söylenir.
Tarihin yakın oluşu nedeniyle 1894 depremiyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilmemiz normal sayılabilir. Ancak çeşitli kaynaklardan toplananların dışında, bugün elimizde olağanüstü bir bilgi kaynağı daha bulunmaktadır. Aslı bugün Üsküdar Belediyesi’nin arşivinde bulunan, yazarı anonim bir günlüktür bu. İncelenmesi oldukça ilginç olan bu günlüğün sayfalarında yazılanlara göre, o gün Dersaadet’te doğudan hafif bir rüzgâr esmektedir ve hava sıcaklığı ıstırap vermeyecek derecededir. Belli ki yazar o sırada vapurda olduğu için depreme ilişkin yazıya döktüğü ilk notlar da denizde beliren ve yolcularda korkuya yol açan sert dalgaları anlatır. O sırada vapurdakiler şehirden yükselen toz bulutuna bakarak deprem olduğu anlamış olmalıdır. Yazar karaya çıktığında herkesin sokaklarda olduğunu görecek, bir yandan çevrede tanık olduklarının acısını çekerken bir yandan da defterine notlar almaya başlayacaktır. Depremin ertesindeki birkaç gün boyunca hasarlı semtleri teker teker dolaşmış olmalı ki, Sirkeci’den Sultanahmet’e, oradan da Edirnekapı’ya kadar bir döküm çıkarır. Önce Sirkeci civarında minareleri yıkılan camileri, minarede ezan okurken can havliyle aşağı atlayıp kurtulanları yazar, Sirkeci İskelesi önünde 42 metrelik bir yarıktan söz eder. Babıali Caddesi ve Sultanhamam’da yıkıntılar içindeki kurtarma çalışmalarını anlatır. Vezneciler, Zeyrek, Unkapanı, Kadırga, Kumkapı, Langa, Samatya, derken Topkapı’ya kadar neredeyse bina bina, hasarı ve kayıpları not alır. Balıkpazarı’nda iskele başındaki mescidin minaresi yıkılıp altında otururken telef olan iki hamaldan, Atik Mustafapaşa mahallesinde Papaz sokağında mukim arabacı İstefan’ın kendini pencereden atarak ayaklarıyla bileğinden yaralanan yirmi yaşındaki kızı Anjelika’dan, Balat’ta yıkılan kavak önünden geçerken vefat eden ismi meçhul zenci takımından tahminen yirmi yaşlarında bir islamdan ve ölen, yaralanan, kurtulan pek çok kişiden tek tek söz eder. Derken İstanbul’un diğer semtlerini dolaşmaya girişir. Ortaköy’den Rumelihisarı’na kadar hasar gören camileri ve hayatını kaybeden müezzinleri yazar. Kadıköy’de Ermeni kilisesinin duvarlarından düşen birkaç taş ve bir iki hafif hasarlı binadan, bir de kuyu kazarken toprağa gömülen yirmi iki yaşındaki Hırvat Marko’dan söz eder. Sonra Adalar’ı, Pendik’i, Tuzla’yı gezer. Tren hattı üzerinde Bozüyük’e kadar istasyonların yıkıldığını, hatta Eskişehir’in hasara uğradığını duyup bildirir. Sayfalardaki günler ilerledikçe notlarda mucizevi kurtuluş öyküleri de belirmeye başlar. Çarşı-yı Kebir’de suculuk yapan Ermeni Agob’un su dolu iki küp arasında sıkışıp Salı gününden Cuma gününe kadar nasıl hayatta kalarak kurtarıldığından, gaytancı Paskal ile çocukları Atoi ve Teokidos’un Nuruosmaniye zabıta memurları tarafından enkazdan sağ çıkarılmasına kadar çeşitli olayları anlatır. Benzersiz bir tanıklıktır bu isimsiz kahramanın aktardığı. Sonlara doğru yazdıklarını toparlamak için eski depremlerden söz eder ve günlüğünü deprem sonrasında duyurulan yardım kampanyasına kimlerin ne kadarlık katkı sağladığını gösteren bir listeyle bitirir.

1766 depreminde Yerebatan Sarnıcı hasar görür, içme suyu şebekesinin harap olması sonucu salgın hastalıklar yaşanır.

Egonitis’in bilimsel raporu
Bu depremle ilgili bilgilerimizin resmi nitelikteki kaynağı ise afet sonrasında Padişah II. Abdülhamit tarafından İstanbul’a davet edilerek olup biteni incelemesi istenen Atina Rasathanesi Müdürü Egonitis’in, İstanbul Rasathanesi Müdürü Coumbary ile birlikte hazırlayıp depremden bir ay kadar sonra Saray’a sunduğu raporudur. Egonitis’in bu raporuyla “deprem öldürmez, dayanıksız yapılar öldürür” tezinin babası olduğunu söyleyebiliriz. Bölgelere göre çıkardığı hasar dökümünü yapılarla ilişkilendirir Rasathane Müdürü. Ahşap binaların depreme gayet iyi direndiğini, kâgir binaların kolayca yıkıldığını, sağlam olması beklenen tuğla binaların bir bölümünün ise zayıf malzeme ve kötü işçilik yüzünden ayakta kalamadığını belirtir. Özellikle büyük bir yıkıma sahne olan Kapalıçarşı’da esnafın dükkânlarını genişletmek için taşıyıcı kemerleri incelttiklerine dikkat çeker. Bununla birlikte, kumluk ya da çamurluk gibi yumuşak zeminlerde yapılan binaların diğerlerine göre şansının olmadığının altını çizer. Raporun yanında bir de deprem haritası çıkarır Egonitis. Çatalca’dan İzmit’e kadar 175 kilometre uzunluğunda bir bölgeyi işaretler. Depremin öncesinde ortaya çıkan belirtiler olarak suyun ısınmasına, hayvanların sıra dışı davranışlarına değinir. Son olarak da depremleri önceden bildirebilecek aletlerin yapılabilme olasılığını dile getirir. Belli ki öncü bir zihindir Egonitis, değeri bilinmelidir.

‘Takdir-i ilahi’ye dönüş
Böylesine büyük bir depremin sonrasında yaşanacakları ise, özellikle bugün yakın geleceği düşünüp endişelenenlerin tahmin etmesi zor değildir. Telgraf hatları zarar gördüğünden yakın çevre ile iletişim kopar, İstanbul dışındaki bölgelerden uzun süre sağlıklı haber alınamaz. Temiz su sıkıntısı uzun süren kolera salgınına yol açar. Artçı sarsıntılar nedeniyle sokakta yaşayan halkta endişe en yüksek düzeydedir. Ancak devletin özellikle bu endişeye karşı alacağı önlemler birbiri ardına gelir. Alelacele hazırlatılan başka bir rapor depremin İstanbul değil Bursa depremi olduğunu iddia eder. Bir Meclis-i Ayan üyesi ise kendi raporuyla tarih boyunca İstanbul’da yaşanan depremlerden yola çıkarak şehirde bir daha deprem olmasının imkânsızlığını anlatır. Ama en önemlisi, namaz vakitleri dışında camilerden ezanlar okutulur, avuçlar semaya çevrilir, hatimler indirilir, Kâbe’ye dualar ısmarlanır, Padişah bütün Müslümanların abdestli gezmelerini ister, ibadetlerini aksatmayıp tövbe etmeleri gerektiğini bildirir ve bir sonraki depreme karşı etkili önlemler alınır.
Artçıların tedirginliği azalır azalmaz, yıkılan ya da hasar gören binaların yerlerinde yapım onarım çalışmalarının başlaması da kaçınılmazdır. Ancak bu kez de bina sahipleri ile mühendisler karşı karşıya gelir. Sağlam binalara “çürüktür, yeniden yapılsın” damgası vuranlar mı dersiniz, giriştiği işte yine dayanıksız malzeme kullanmakta ısrar edenler mi, çürük yapılara rüşvet karşılığı sağlamdır diyenler mi? Şikâyetler öyle artar, işler öyle sarpa sarar ki, karmaşık binalarda son kararları verebilmek için Padişah tarafından İnşaat-i Fenniye ve Heyet-i Fenniye adlarında iki komisyon kurulur. Kendi çapında bir tür “Kentsel Dönüşüm”dür İstanbul’da başlatılan. Bu arada iki de sismograf sipariş edilir İtalya’dan, onu çalıştıracak sismoloğuyla birlikte. Sismograflardan biri, tabi ki İmparatorluğun en değerli varlığının burnunun dibine, Yıldız Sarayı’na kurulur. Diğeri ise önce Pera’daki Rasathane’i Amire’ye kurulacak, yıllar sonra bugünkü yeri olan Kandilli’ye taşınacaktır. 1894 depreminden 18 yıl sonra İstanbul bu kez de Şarköy depreminin etkisiyle sarsılacak, ama o depremin de bir süre önce Hayırsız Ada’ya sürgüne gönderilen köpeklerin ahıyla açıklanması, değişen pek bir şey olmadığını gösterecektir. Sonuç olarak bu topraklarda bin yıldır depremin karşılığı takdir-i ilahidir.