Ana sayfa 204. Sayı Katılaşan Zamanlarda

Katılaşan Zamanlarda

172

Mart ayı boyunca beynimde dönüp eşelenen bir sözcük: Durmak. Belki pandeminin ülkemizde görülmesinin yıldönümü olduğu için. Belki üstümdeki çeviri yükü beni fazlasıyla bunalttığı için. Belki baharın gelişini tam anlamıyla hissedebilmek için.
Belki sadece tembellikten.
Durmak. Durup soluklanmak. Bakmak ve görmek. Yavaşlatarak zamanı, azaltarak gözden kaçanları. Her anı hissetmek, koşmadan, telaşlanmadan. Tabii mümkün değil; durmak da kendi acelesini, kendi hızını dayatıyor insana. Bir enerji biriktiriyor kendi içinde; bu geç kalmanın endişesi de olabilir, elden kaçan zamanların pişmanlığı da. Yaklaşan umudun ayak sesleri de olabilir kendinde topladığı – kötümserlik yüreği avucuna almadığında (ama ne yalan söyleyeyim, benim yüreğim tam da o karanlığın elleri arasında).
Belki pandemi. Belki iş; bitmeyen, nefes aldırmayan iş. Belki de yalnızca baharın gelişi.
Tembellik de olabilir, evet.
Durmak. Put gibi, tüm enerjiyi içe saklayarak, benliği durağan bir ana gömerek. Ama soluk alarak, zamanın yeniden akışkan hale gelmesini bekleyerek. Güçlenerek, filizlenerek durmak.
Sanırım istediğim bu.
Ama zaman yok.
Tabii ister istemez, davetsizce Gülten Akın düşüyor akla:
“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”
Yok. Katı, dayatmacı bir zaman çemberinde geçiyor günlerimiz. Durmaya, soluklanmaya vakit yok. Kendimize sakladığımız, pamuklara sarıp döşümüze bastığımız üç beş an bile telaşlı, gergin – katılaşmaya meyilli.
Ben karardım, siz kararmayın.
Bahar geldi, yakında kaplumbağalar biter kırlarda. Bu bile yeter gülümsemeye.

***

Bu ay Komiser Montalbano ile tanıştım. Zorlu biri, sevecenliği kabuğunun altında. Herkese karşın gerçeği arıyor, kendi yöntemleriyle.
Suyun Şekli, Komiser Montalbano serisinin ilk kitabı. Polisiye alanında önde gelen isimlerden olan Andrea Camilleri’nin kahramanı da, hikâyenin geçtiği siyasi ve toplumsal ortam da bizim için aslında hayli tanıdık. Adaletsizlik, örtbas, iltimas ilişkileri, bataklık gibi bir yozlaşma.
(Tabii biz tüm bu güzide alanlarda büyük fark atarız, o ayrı – kimse bizim liderliğimizi sorgulamasın.)
Salvo Montalbano bu atmosferde suça ama daha önemlisi insana odaklanıyor. Sanki toplumun her kesimine batan kıymıkları ufak cımbızıyla, kendince temizliyor. Çabalıyor. Bir sonuç, katı bir adalet değil aradığı; yol boyunca dokunuşlara, sistemin görmezden geldiği o en insanca temaslara yöneltiyor enerjisini.
Yazarın kaleminin gücünden (ve biraz da ortamın, karakterlerin tanıdıklığından) Suyun Şekli bir lokmada okunan, devamı için sabırsızlandıran bir polisiye.
Semih Topçu’nun titizlikle çevirdiği kitabın editörlüğünü Bülent Ayyıldız üstlenmiş. Sayın Ayyıldız kitaba son derece aydınlatıcı bir önsöz de yazmış – atlamamak gerek.

***

19 Dakika. Jodi Picoult
Kesinlikle 19 dakikada okunmuyor. Kitap yaklaşık 600 sayfa. Ama insan okumaya başlayınca elinden düşüremediğinden olsa gerek, su gibi akıyor.
Picoult kalıplara sığdırmakta zorlandığım bir yazar, bu açıdan benim için biraz Stephen King gibi. Çoksatan-popüler kitaplar çekmecesine sokamıyorum, bunun için sesi fazla özgün (neyse ki). Hemen herkes gibi “Empati Kraliçesi” diyeyim, yok, bence bu unvanda onu, kalemini azaltan bir şey var. Ama insanı, duyguların derinliğini ve bu derinliğin kaçınılmaz sonuçlarını iyi bilen bir yazar. İnsan denen bahçenin ayrıksı otlarını derlemekte, bunları dillendirmekte usta bir yazar.
Özel bir ayna Jodi Picoult, bakmadığınız yere yansımasını düşürüyor. Kendine çağırıp sizi size gösteriyor.
19 Dakika ergenlik, dayatmalar ve zorbalık hakkında çarpıcı, sarsıcı bir kitap. Okurken sık sık kendi ortaokul ve lise yıllarımı düşündüm. Açıkçası o yıllarda zorbalığa ilişkin anım var mı, kurban mıydım, bunu yokladım. Bulamadım – sanırım bulmak istiyordum zira elde sıfırla kalınca biraz üzüldüm. (Bir drama queen kolay yetişmiyor.)
Çevirisi Serkan Göktaş’a ait; bazı cümleler akışı, metnin kendine has ritmini bozsa da bunların Sayın Göktaş’tan çok editörel çalışmanın kusurları olduğunu düşünüyorum (evet, çevirmenlere laf etmeye gönlüm elvermiyor).

***

Mutfağıma bir dost girdi. Arife Tarif.
Victor Ananias’ı tanıma fırsatı bulamadığım için ne kadar üzüldüğümü daha önce söylemiştim sanırım. Ama şimdi, Arife Tarif’le Victor’un sözleri, lezzetleri bu üzüntüyü hafifletti. Victor’un sofrasına, gönlüne misafir olduğumu hissettirdi.
Okudukça kendimi Çamtepe’de, o güzelim mutfağın, o güzelim dayanışmanın, o doyumsuz sohbetlerin içinde buldum. Mutfağın nasıl da kalbe açıldığını bir kez daha anladım.
Tutikitap’tan çıkan Arife Tarif, dostlarının ve Victor’un kaleminden çıkan yazılarla başlayıp tariflerle devam ediyor. Aslında hepsi bir bütün; kalpte olan mutfağa dökülüyor, mutfakta pişen kalbi besliyor.
Emeği geçen herkesin ellerine sağlık, Victor’un aramızdan ayrılışının onuncu yılı ancak bu kadar güzel anılabilirdi.

***

Yazdıklarımı tekrar okuyunca ne denli karanlık satırlara düştüğümü fark ettim; sabredip sonuna dek okuyanlara teşekkürler.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Suyun Şekli, Andrea Camilleri, Çev. Semih Topçu, Mylos Kitap, 2021, 180 s.
19 Dakika, Jodi Picoult, Çev. Serkan Göktaş, APRIL, 2021, 593 s.
Arife Tarif, Victor Ananias, Tutikitap, 2021, 167 s.