Ana sayfa 209. Sayı Ekolojik bir cumhuriyet mümkün mü?

Ekolojik bir cumhuriyet mümkün mü?

89

Felaket gündemimiz o kadar hızlı de ğişiyor ki felaketlere yol açan sorunları birer birer çözmenin, nedenleri sırayla ortadan kaldırarak ilerlemenin mümkün olmadığı hissine kapılıyoruz. İnsanlık ertelenerek birikmiş sorunları nedeniyle uzun zamandır tarih ve tabiat karşısında bir bekâ sorunuyla yüz yüze. Oğuz Atay’ın yıllar önce ölüm ilanını yayımlamış olmasına rağmen insanlığın hâlâ hayatta olduğuna dair işaretler var ama tedrici yok oluş karşısında giderek kendini daha çaresiz hissettiği de bir başka gerçek. Belki itikadım kuvvetli olsaydı Tanrı’nın “yeter artık” deyip haddimizi bildirmeye karar verdiğine, bu belaları başımıza onun musallat ettiğine inanabilirdim. Yaşadıklarımızı “tanrının gazabı” olarak anlamlandıran deist bakış açılarına, diğer yandan toplumsalın, tarihin veya doğanın gazabı olarak anlamlandıran sözde ateist bakış açılarına çeşitli mecralarda her gün rastlıyoruz. Olağanüstü olaylar karşısında bugünün belli başlı toplumsal tepkilerini yakından incelemeye kalktığımızda hâlâ sandığımız kadar “seküler” olamadığımızın farkına varmamız uzun sürmüyor. Bana kalırsa “büyük insanlık” Tanrı’nın da, doğanın da, tarihin de umurunda değildir. Dünya üzerinde tesadüfen bulunuşumuzun ve bugünlere diğer türlere nazaran bazı avantajlar elde ederek varmış olmamızın mistik bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Aksine bu bakışın bizi gerçekçilikten daha da fazla uzaklaştırdığını ve geçmiş çağlarda da kendi varlığını olağanüstü sanan kibrimizi tahkim ettiğini hatta bu kibre sanki mistik değilmiş gibi görünen yeni boyutlar eklendiğini sanıyorum. Kendini dev aynasında görmek dedikleri tam da bu olsa gerek.
Değişen veya bir kısmını değiştirdiğimiz çevre koşullarına uyum sağlayabildiğimiz sürece dünyanın ve evrenin yaşına göre muhtemelen oldukça kısa bir hayat sürecek türümüz. Canlılığın veya dünyanın sonunu görmemiz mümkün olmayacak. Olsa olsa gelecek nesiller arasındaki bazı talihsizler son insanlar olarak ancak kendi sonlarını görecekler. Bunu yaşarken de dünya üzerinde kendilerinden başka kimsenin kalmadığının farkında olacaklarını sanmıyorum. Daha hızlı koşabilmek için ayakları üzerinde dikilen, soğuğa ve vahşi hayvanlara karşı mağaralara saklanan, orman yangınında karşılaştığı ateşi mağarasına taşıyarak ısınmaya çalışan, kollarının güçlü, tırnaklarının keskin olmadığını fark ettiğinde ağaçtan kırdığı dalın ucunu sivriltmeye çalışan, onu sopa veya mızrak olarak kullanan ilkel atalarımız muhtemelen çoğumuzdan daha fazla farkındaydı doğa karşısındaki aczinin. Bizim bugün kendimizi ve neslimizi korumak için yaptıklarımız, sahip olduğumuz bilimsel ve teknik imkânlar sayesinde farkına vardığımız tehlikelerin üstesinden gelmemize yetmiyor. Aslında biz, biz diyerek de buradan yukarıda değindiğim gibi bir suçluluk, hak edilmiş gazap söylemi diriltmek istemiyorum. Asla hak etmediğimiz, süreklileştirilmiş sınırsız şiddetle sağlanmış bir tahakkümün altındayız. Dünyanın her yanında milyarlarca kişi, milyonlarca grup, işçiler, köylüler, öğrenciler, işsizler, çevreciler, entelektüeller bu tahakküme karşı var gücüyle mücadele ediyor. Beyhude olduğunu söyleyemeyiz çünkü çabalarımız karşı cephede de “merhametli kapitalizm” lehine bazı çatlaklar yaratmış durumda. ABD başkan adaylarından Al Gore, dünyanın serveti pek çok ülkeninkinden büyük Bill Gates dahi insanlığın ve gezegenin geleceği konusunda oldukça kaygılı ve kamuoyunu etkileyecek işler yapıyorlar, benzer faaliyetler için kişisel servetlerinden kaynak aktarıyorlar.
Başka Türlü Yaşamak kitabının yazarı, Fransa’da bir sağ iktidar döneminde dışarıdan atama ile çevre bakanlığı yapmış Corinne Lepage da onlardan biri diyemeyeceğim. Lepage kapitalizm karşıtı değil fakat neoliberalizme kesinlikle karşı ve bakış açısı daha eleştirel, daha bütüncül. Bu açıdan insanlığın bütünü için bir çözüm önerisi olarak yükseltmeye çalıştığı bayraksa cumhuriyetin bayrağı. 2007 seçimlerinde başkanlık için yarışmış, aynı zamanda eylemci bir muhalif de olan Lepage bir takım yeşil ürünler veya yeşil tüketim alışkanlıklarından öte, dünyanın geneli için yerel ve küresel ölçekte yeni politikalar öneriyor. Üretim ve bölüşüm ilişkilerinin, toplumsal yaşam biçimlerinin, çalışma hayatımızın, sağlık, ulaşım ve eğitim sistemimizin, demokrasi ve özgürlük anlayışımızın yeniden düzenlenmek üzere tartışmaya açılması gerektiğini savunuyor ve bu başlıklarda kendi önerilerini olabildiğince somutlaştırarak sunmaya çalışıyor.
Neoliberalizmin insanlığı deyim yerindeyse kendi kuyruğunu yemeye başlamış bir yılana dönüştürdüğünü aklı başında olan herkes görüyor. Lepage tüm iyimserliğiyle bu sistemin artık akılcılaştırılması gerektiğini ve bir daha benzer biçimde zıvanadan çıkmaması için denge, fren, denetim mekanizmalarının kurularak katılımcı bir siyasal toplumsal yapının inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Mevcut neoliberalizm şartlarında dahi bazı yerel ve ulusal uygulamalarda başarılı örnekleri hatırlatıyor ve bunların nasıl genelleştirilebileceğini açıklamaya çalışıyor. Elbette bu konuyu hem dergi içinde, hem Kitapçıl sayfalarında hem de bu köşede defalarca konuştuğumuz, tartıştığımız oldu. Açıkçası ben neoliberal sistemin kendi sorunlarını barışçı yollarla teşhis ve tedavi edebileceği konusunda Lepage kadar iyimser olamıyorum. Öte yandan önerdiği perspektifle şekillenebilecek yeni siyasal-toplumsal mücadele pratiklerinin ilham verici olabileceğini, yurttaşlık haklarının ve kamu yararını ön plana alan, tabiat ve kültür varlıklarını, insanlığın ortak mirasını geliştirerek korumayı hedefleyen cumhuriyet fikrinin yenilenmesine katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. Bunları düşünürken ister istemez Gezi Direnişini hatırlıyorum. Hayatın kendisi varsayımlarımızdan, teorilerimizden, niyetlerimizden çok daha zengin, çok daha renkli. “Başka türlü yaşamak” için başka türlü düşünmek zorundayız.