Ana sayfa Bilim Gündemi Gülmenin farklı yüzleri

Gülmenin farklı yüzleri

137

Plessner’e göre gülmede, beden bir anlığına zihnin boyunduruğundan kurtulur. Bunu başarabilmesinin nedeni, zihnin gülme anından hemen önceki durumla kolay kolay baş edememesidir. Gülmeye ilişkin karmaşık durumlar, her zaman zihnin yanıt verebileceği durumlar değildir. Burada yanıtı beden vermektedir, durumun karmaşıklığına verdiği tepkiyle, deyim yerindeyse zihni rahatlatmaktadır. Bir yandan da zihnin bağlarından kurtulduğundan bir an için özgürleşmektedir.

Kendiliğinden anlaşılan bir kavram gibi görünen gülme üzerine düşünür düşünmez insanın kafası karışır. Örneğin akla hemen şöyle sorular gelebilir: Gülme, öznel bir davranış mıdır? Gülmeyi öznel bir davranış olarak ele alırsak, gülmenin nesnesi nedir ve bu nesne her zaman belirli bir nesne midir? Gülme, insan iradesiyle mi olur yoksa irade dışı mı? Şu sayacağım gülmelerin hepsini aynı gülme davranışının altında toplayabilir miyim? Çocuğun gülüşü, kötü adam gülüşü, düşene gülme, gıdıklanmaya gülme, sevinçten gülme, korkudan gülme, acı acı gülme, ağlarken gülme, espriye gülme… Yanıt hayırsa, yani bu gülme etkinliklerini birbirinden ayırmam gerekiyorsa, gülmeyi tek bir teori altında özetleyebilir miyim?

Gülme konusu, kavramın apaçık gibi görünmesine karşın, içine girildikçe zorlaşıyor. Her şeyden önce, gülme toplumsal ve hatta teknolojik bakımdan evrimleşen bir kavram gibi. Örneğin antik çağda gülme ile dizilerin arka planındaki gülme efektini tarihsel-toplumsal bağlamı düşünmeden ele almak olanaklı değil. Bu nedenle bu devasa konuyu, burada ancak belli başlı teorilere değinerek ele alarak, gülme kavramının evrimine giriş niteliğinde bir bakış atmak istiyorum.

Antik gülüş
Felsefe tarihinde gülmenin genellikle olumsuz bir şöhreti vardır. Gülme genellikle bir araştırma konusu olarak görülmemiş, sözü edildiğinde de insanın soylu yapısına çok da uymayan bir özellik olarak nitelendirilmiştir. Yine de bu, gülmenin son derece güçlü bir imge olmasını değiştirmemiştir. Hem İlyada hem Odysseia’da, gülme aynı zamanda bir güç gösterisidir. Asbestos gelos, ya da ateşe dayanıklı gülüş, bitmeyen kahkaha, yenilmez gülüş ya da her türlü tehlikeye ve korkuya rağmen gülmek anlamlarına gelebilir. Homeros’un kullandığı bir ifadedir, bu nedenle Homeros gülüşü olarak da geçer. Odysseus’un Tepegöz Polyphemus’la giriştiği mücadeleden sonraki kahkahasını hatırlayabiliriz. Ya da hor görülmüş, itilip kakılmış demirci ustası Hephaistos’a gülen tanrıların kahkahasını. Ancak eğer hatırlarsak, aynı Hephaistos, karısı Aphrodite’yi Ares’le yatakta basmak üzere kurduğu düzenek işe yarayınca, “son gülen iyi güler” deyimini somutlaştırmıştı.

Asbestos gelos, gülmenin trajik karakterinin bir ifadesidir. Gülme davranışının intikam, öfke, hüzün, kıskançlık gibi duygularla nasıl iç içe olduğunun bir kanıtıdır. Yine de esas trajedi, bir tür duygular karmaşası değildir. Tanrıların kahkahası olarak asbestos gelos, kısaca şunu söyler: “Son söz her zaman yazgınındır.” Yani tüm gündelik hislerimiz, eylemlerimiz, gitgellerimiz ve çekişmelerimiz her zaman daha büyük bir olay örgüsüne aittir; hiçbirinin kendi başına mutlak bir değeri yoktur ve kontrol hiçbir zaman tam anlamıyla bireyin elinde değildir. Hemen hemen bütün mitolojik öyküler bize bunu söylemeye çalışmaktadır. Kaderin bu yasasını çiğnemeye çalışan Oidipus gibilerse, hepimizin bildiği gibi akla hayale gelmeyecek kötülüklerle cezalandırılır. Tanrılar yeryüzünden gökyüzüne doğru çekildikçe, insanın etkinliği arttıkça ve yeryüzünü şekillendirmeye başladıkça, yani insan kendi etkinliğinin yansımasını, “ürününü” yine yeryüzünde bulmaya başladıkça bu durum değişir: Tanrıların kahkahası, insanda cisimleşmeye başlar, bu kahkahanın trajedisinden komedi çıkar.

Platon asbestos gelos’un ya da Homeros gülüşünün hiyerarşik içeriğine karşıdır. Philebos diyalogunda, başkalarının fiziksel ya da zihinsel kusurlarına, içine düştükleri kötü durumlara güldüğümüzde neye güldüğümüzü sorar. Başkalarının kusuruna, erdemsizliğine, cehaletine gülmek, Platon’a göre küçümseyici bir gülmedir. Ayrıca bu gülüşte, kötü bir niyet ya da kıskançlık vardır. Kıskançlık da acı verici bir duygudur. O halde gülmede, daha önce sözünü ettiğimiz keyif alma ve acı iç içedir. O halde gülme, erdemli bir etkinlik olamaz. Platon’un gülmeyi etik açıdan ele alması önemlidir. Ayrıca gülmeye karşı olumsuz yaklaşımı, felsefede gülmeye karşı takınılan tutumu belirlemede en azından bir süre etkili olmuştur.

İtilip kakılmış demirci ustası Hephaistos’a gülen tanrılar. Ancak, aynı Hephaistos, karısı Aphrodite’yi Ares’le yatakta basmak üzere kurduğu düzenek işe yarayınca, “son gülen iyi güler” deyimini somutlaştırmıştı.

Aristoteles de Platon gibi gülme ve kahkahanın, aşırıya kaçma eğilimini yansıtabileceği konusunda uyarır. Gülmede hep bir küçümseme, yukarıdan bakma gizlidir. Ama Aristoteles yine de hep bir denge insanıdır. Nikhomakhos’a Etik’teki meşhur altın oran, gülme için de geçerlidir. Gülme, iki aşırı ucun ortasında olduğu sürece makbuldür. Burada iki aşırı uç, hödük ya da mankafa ile maskara ya da soytarı arasındadır. Yine de Aristoteles’in gülme üzerine muhtemelen pek çok şey söyleyeceği Poetika’nın ikinci kısmı ne yazık ki eksiktir, bu nedenle Aristoteles’in gülme üzerine bir teorisi olduğu iddia edilemez. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanında bu kayıp ikinci bölüm önemli bir yer tutar. Acaba bu kısım bilerek mi yok edilmiştir? Eco’nun sorduğu gibi: Gülmekten neden korkulur? Çünkü gülmek korkuyu yener. Şeytan-cehennem korkusu olmazsa Tanrı’ya ihtiyaç kalmaz. Demek ki korku olmadan inanç olmaz. Dini tesis etmek için gülmeyi bastırmak gerekir. Hıristiyanlıkla beraber gülmenin neredeyse tabu haline gelmesinde üstünlük-küçümseme ilişkisinin de etkisi vardır. Çünkü küçümseyici bir gülüş Tanrı tarafından gelirse sorun olmaz, ama Tanrı’ya karşı olursa bu bir felaket demektir. Bu nedenle Hıristiyanlıkla beraber Antik filozofların uyarısı deyim yerindeyse tamamen ciddiye alınmış, gülme manastırlarda yasaklanmış, kamusal alanda ayıplamıştır. Bunun yerine en azından rahatlamak için gülmek, karnavallar ve festivaller gibi kısıtlı zaman dilimlerine yerleştirilmiştir.

Modern teoriler
Freud’un nükte ya da espri (Witz) üzerinden araştırdığı gülme davranışı, daha çok bir engel yüzünden ulaşılamayan arzu ya da öfke nesnesine başka yoldan ulaşılma yöntemi olarak ifade edilir. Bu anlamda gülme, bir tür ruhsal boşalma, rahatlamayı temsil eder. Rahatlama, boşalma, bastırılan duyguların kendisi değil, bu duyguları bastırmaya yarayan enerjidir. Freud’a göre Witz dışında güldüğümüz iki şey daha vardır. Komiğe gülme: Palyaçonun hareketleri tuhaftır. Bu hareketleri anlamak için zihinsel bir çaba harcarız. Palyaçoya gülmemizin nedeni, onun hareketlerini daha iyi anlamak için gösterdiğimiz fazladan zihinsel çabanın boşalmasıdır. Mizah: Gerginlik yaratan duygunun boşa çıkmasıyla oluşan rahatlamadır. Şöyle bir hikâye vardır: Bir ray işçisi yanlışlıkla patlayan dinamitten havaya uçar, akşam vardiya bittikten sonra ancak sürünerek parasını almak için işyerine dönebilir, ama patronu haline aldırmadan “Nerede kaldın be adam?” diyerek onu azarlar ve maaşından keser. Burada yine pek çok faktör iç içe geçmiştir. Bizler, adam ölmediği için rahatlarız. Patronun beklediğimiz gibi onun haline hayret etmeyip bir de maaşını kesmesi, beklentilerimizi boşa çıkardığından ayrıca komiktir. Sınıfsal arka planın kara mizahını ise yazmaya bile gerek yoktur.

Gülen Budha heykeli.

Yine Witz kavramına dönersek: Alman Romantizminin kurucularından Friedrich Schlegel’e göre Witz, yani nükte, modern yaşamla parça parça olmuş toplumu ve onun tüm öğelerini birleştirebilecek yegâne yöntemdir. Bir türlü anlamlı bir bütün haline sokamadığımız dünyayı birleştirmenin sanatsal-edebi ifadesidir. Elbette burada ironik bir yan da vardır: Nükte ve ironi, felsefenin ve edebiyatın işe yaramadığı yerde devreye girer. İnsanın bütün çabalarına rağmen, örneğin gerçekliğin nihai doğasını anlayamayacağının, bilgisinin ve bedeninin sonluluğunun ifadesidir. Ancak bu nihilist bir gülme değildir, aksine, estetik ve etiği birleştirme iddiası taşıyan iddialı bir projenin parçasıdır.

Alman Romantizminin Witz kavramını ve altında yatan iddiayı -içerikten ziyade biçimsel olarak- Zen ustaları ve öğrencileri arasındaki diyaloglardan çıkan “koan” ile karşılaştırabiliriz. Koanlar, tıpkı Witz gibi, zihinle doğrudan kavranamayanı kavramaya yönelik bir araç sunar. Zen ustalarının öğrencilerine verdiği sarkastik ya da ironik yanıtlar, zamanla birer meditasyon aracı haline gelen koanlara dönüşmüştür. Aşağıda başka bir filozofun düşüncesi çerçevesinde değineceğim gibi, gülme, çözümsüzlüğe (ya da çözümsüz gibi görünene) karşı bir yanıt ya da paramparça olanı birleştirmeye yönelik bir çaba olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, tıpkı uyuşmazlıkta olduğu gibi, gülmenin mutlak bir çözümsüzlüğe işaret etmemesidir. Uyuşmazlık ya da çözümsüzlük olduğu halleriyle kalırsa, aporiye, kısırdöngüye, antinomiye ya da paradoksa dönüşürler, gülme içeriği olmaktan çıkarlar.

Gülme üzerine en kapsamlı yazan filozof şüphesiz Bergson’dur. Filozofa göre gülmek, salt insana özgüdür ve yalnızca insanla ilişkilidir ve mutlaka toplumsal bir arka planı vardır. Hayvanların hareketine gülmemizin nedeni, onlarda insani bir nitelik bulmamızdandır. Bergson’un ünlü sözü “gülme, kalbin anlık hissizleşmesidir”, gülme anında duyguların arka plana geçişi ve aklın öne çıkışını ifade eder. Bu şu anlama gelmektedir: Gülme davranışının oluşması için, duygular ve hareket arasındaki bağın kopması, bağlamın parçalanması gerekir.  Duyguların anlık geri çekilmesi gerekir gülmek için. Dans edenleri izlerken kulağımızı tıkarsak, görüntü komik hale gelir. Eğer hareket ve duygu bağıntısı koparsa, insanların pek çok davranışı gülünç hale gelir. Bunun temel nedeni, bağlamdan kopmuş hareketin mekanikleşmesidir. Canlı olan mekanikliğe indirgendiğinde komik olur. Burada canlı ve cansız arasındaki çelişki ortaya çıkar. Yürüyen insanın düşmesine güleriz, çünkü burada canlılığın akışkanlığı sekteye uğrar. Stereotipilere ya da sürekli kurala göre hareket edene güleriz, çünkü sürekli tekrar ya da kurala göre hareket esnek değil mekaniktir. Taklide gülme nedenimiz de budur: Taklit kesintili, mekanik bir harekettir. Hareket ne kadar akışkan olursa olsun, taklit orijinal hareketin akışkanlığının yaratıcılık içermeyen, mekanik tekrarı demektir.

Platon’a göre başkalarına güldüğümüzde etik bir hata yaparız. Bergson ise tam tersine gülmenin etik bir özü olduğunu öne sürer. Örneğin düşen birine güldüğümüzde, düşme insanın canlılığının kesintiye uğramasının dışavurumudur, yani biz insan-olmayana gülmekteyizdir. Gülmek, insanın mekanikliğe karşı tepkisidir, gülmede gizli bir yas vardır. Modern çağın gitgide mekanikleşen dünyasında gülme, insanın son silahlarından biri olarak kalmaktadır.

Nükte ve ironiyle bezeli gülme kavramının her zaman varoluşsal bir temeli olmuştur. Varoluşçuluğun öncülerinden Danimarkalı filozof Kierkegaard’da gülme felsefi bir duruştur. Gülme, yaşamın her köşesinde bulunan çelişkiler ve bizim her şeyi anlamlandırma ve bir bütün içinde kavrama çabamızın boşunalığı arasında gidip gelir. Ya/Ya da metninde şöyle der Kierkegaard: “Bu dünyada, yaşamın anlamının kendini emniyete almak, amacının yüksek mevkilere gelmek, sevginin zenginliğin evlilik, arkadaşlığın kutsanışının zor durumda maddi yardım, bilgeliğin çoğunluğun dediği şey, nezaketin ‘hoş geldiniz’ demek olduğun gördüm ve bütün bunlara güldüm.” Ya/Ya da’da Kierkegaard’ın gülmeye karşı derin tutumu burada irdelenemeyecek kadar çok boyutludur. En azından şu söylenebilir Kierkegaard’da gülme, insanın çelişkiler yumağı varlığına ve bizzat varoluşa yine varoluşun içinden bir tepkidir.

Kierkegaard’a felsefi anlamda uzak olsa da, gülme teorisi açısından varoluşçuluğa yakın bir isim,  2. Dünya Savaşı sırasında kısa bir süre için olsa da İstanbul’a gelen filozof Helmut Plessner’dir. Plessner’in Gülme ve Ağlama: İnsan Davranışının Sınırları Üzerine adlı denemesi, gülmenin fenomenolojisi açısından bir dönüm noktasıdır. Plessner’in denemesi, gülme ve ağlamada, nedense hiç düşünülmeyen bedeni de işin için kattığı için çok önemlidir. Felsefe tarihinde gülme, kendisi bariz bir şekilde fiziksel bir dışavurum olsa da, genel olarak yalnızca zihinsel bir etkinliğin sonucu olarak düşünülmüştür. Plessner’in kuramı, her şeyden önce beden ve zihin arasında varsaydığımız ikiliği yeniden düşünmemizi sağlar. Gülme ve ağlama gibi en temel davranışlar üzerine derin bir düşünce, insanı bir bütün olarak ele alarak işe başlamalıdır.

Plessner’e göre gülme ve ağlama, sevinç ya da nefret gibi değildir, çünkü daha dolaysızdırlar, hatta bu bakımdan yüz kızarmasına, öksürüp hapşırmaya daha yakındırlar bile denebilir. Ama elbette tam öyle de değillerdir, çünkü belirli dışsal-toplumsal nedenleri vardır. O halde gülme ve ağlamanın kendine özgü bir yeri vardır, hem dolaysız bir bedensel tepkidirler, hem de çoğunlukla toplumsal-çevresel nedenleri vardır. Gülme ve ağlama, bedenin zihinsel benlikten bağımsız bir tepki vermesiyle meydana gelir; benlik ve beden arasında bir tür kısa devreye benzetilebilir. Özellikle gülme, bedenin, bilinci devre dışı bırakarak var olan duruma verdiği yanıttır. Plessner’in ifadesine göre, “insan gülmeye düşer”, yani gülme istem dışıdır, beden benliği gülmeye iter.

Freud’a göre, palyaçoya gülmemizin nedeni, onun hareketlerini daha iyi anlamak için gösterdiğimiz fazladan zihinsel çabanın boşalmasıdır.

Gülmede, beden bir anlığına zihnin boyunduruğundan kurtulur. Bunu başarabilmesinin nedeni, zihnin gülme anından hemen önceki durumla kolay kolay baş edememesidir. Daha önce sözünü ettiğimiz gülmeye ilişkin karmaşık durumlar, her zaman zihnin yanıt verebileceği durumlar değildir. Burada yanıtı beden vermektedir, durumun karmaşıklığına verdiği tepkiyle, deyim yerindeyse zihni rahatlatmaktadır. Bir yandan da zihnin bağlarından kurtulduğundan bir an için özgürleşmektedir. Peki, zihin neden böyle bir açmazın içine girer?

Plessner’e göre insan eksantrik (eksantrik sözcüğünün kökeninde Yunanca ek-kentros, yani “merkezin dışında olma, merkezsiz olma” anlamı vardır.) bir varlıktır. Bunu açıklamak için önce canlı ve cansız arasındaki ayrımı koymak gerekir: Canlı ve cansızı ayıran kavram “sınır”dır. Canlıların cansızlara göre bir sınırı vardır. Tüm organizmalar çevreleriyle bir etkileşim halindedir ve bu etkileşim aynı zamanda ikisi arasında bir sınır yaratır. İnsanın bitki ve hayvandan farkı, kendi sınırları üzerine düşünerek kendini yeniden sınırlandırması, yeni sınırlar koyabilmesidir. Bu ise salt düşünme aracılığıyla olmaz; insan, bedeniyle ve zihniyle bir bütün olarak hem bir benlik hem de bir ifade aracıdır. İnsan hem burada ve şimdidedir, hem de tasarımlarıyla ya da bedensel belleğiyle geçmiş ya da gelecektedir; kişiliği ya da benliği de her zaman başka bir şeye dönüşmeye açıktır. İşte bu açıklık, onu aynı zamanda merkezsiz, yani eksantrik yapar.

Eksantriklik, insanın sınırlarının açıklığını ve esnekliğini ifade eder; insanın zihni ve bedeni, kendisi ve çevresi arasına koyduğu sınırların ve mesafenin ifadesidir. İnsan, dil aracılığıyla ya da jest ve mimiklerle (beden diliyle) kendi bedenine zihinsel bir hâkimiyet kurar. Ama zihnin doğrudan baş edemediği durumlarda gülme ve ağlama aracılığıyla beden-zihin hiyerarşisi alt üst olur. Plessner’e göre o anda, insan sınırlarını fark eder; yalnızca kendisiyle çevresi arasındaki sınırı değil, zihni ve bedeni arasına koyduğu sınırı da. Böylece insan kendisini ender de olsa bir bütün olarak deneyimler. Tüm bunların yanında gülme, daha önce sözü edildiği gibi, zihinsel olanın yanıtlayamadığına bir yanıttır, bu bakımdan Romantizmin ya da varoluşçuluğun ironik gülüşüne benzemektedir, ancak bu, felsefenin yüzyıllardır ihmal ettiği bedenin bir gülüşüdür, teorik bir gülüş değildir, daha doğrusu sahici gülüş, bedenin bir anlık da olsa zihinsel esaretten kurtulduğu anda gerçekleşmektedir.

Not: Bu yazı Bilim ve Gelecek dergisinin 168.sayısında Mehmet Barış Albayrak imzaıyla yayımlanmıştır.