Ana Sayfa 222. Sayı Bakıştığınız kitaplarla geç olmadan tanışınız

Bakıştığınız kitaplarla geç olmadan tanışınız

195

“Ve ben, seçilmiş ben, kâğıt olmaya elverişli ben, biri ‘bırakın’ diyene kadar kıvrılmaya, üstelik de bunu hiçbir zaman anlamamaya mecburdum.”
2017’ydi yaşamıma, evime girdiğinde. Bir şehirden diğerine göçtü benimle. Yeni kurulan bir yaşamın kıyısında, bir köşesinde sessizce yer edindi kendine. Sonra bir evden diğerine… Her şey her yerdeyken bile göz teması mesafesinden çıkmadı, bir şekilde kendini gösterdi hep. Hoş, belki de bizzat ben onu gözümün önünde tuttum bir sebepten. Bakıştık… şehirlerce, evlerce; yıllarca bakıştık… Bazen sizi kendine çeker bir insan ama yaklaşamazsınız, korunaklı bir mesafede tutarsınız onu. Ne çok uzak ne çok yakın. Zamanı gelecektir, öyle düşünürsünüz. Belki gelecektir belki de bu başlı başına bir kaçıştır, kim bilebilir. Zamanının geleceğini düşünmek rahatlatır, bunu seçeriz çok da kurcalamadan.
Bir Günü Bitirme Sanatı yıllarca kitaplığın rafından bana bakarken ben de böyle oyaladım kendimi sanırım. Gizini bana bile ifşa etmeyen sezgiler mi işin içindeydi yoksa okuma listemin kabarıklığı bazı merakları ertelemeyi mi gerektiriyordu? Bilmem. Doğrudur, okuduğumda “Evet,” dedim, “zamanı şimdiymiş, tam şimdi.” Ama sonra düşününce; bir yıl önce okusaydım da aynı şeyi söylerdim. Hatta belki üç yıl önce okusam farklı bir kapı açardı benim için. Belki elime geçtiği gün okusam hayatım değişirdi, olamaz mı? Olabilir ama olamıyor işte bazı şeyler, çok şeyler. Belki bu olamayanların, içte kırılıp dökülüp ruhu yaralayanların izini bulduğum için bunca sevdim bu öyküleri. Belki genel kabul görmeyenin ıssız ama rengarenk çölünü anlattığı için.
“Fakat sürekli ezildiğimi, önemsenmediğimi düşünmek içimdeki şiddet duygusunu körüklüyor. Birini yere yatırıp, yüzünü tekmelesem ve burnunu dümdüz etsem, kendimi bir parça iyi hissedeceğim herhalde. Böyle birini kim küçümseyebilir? Hayır, şiddeti küçümsemeye kimse cüret edemez.”
Kitabı bir solukta okudum ama etkisi hâlâ sürüyor. Çorba pişirirken küf kokusu geliyor burnuma, annesini dünyadan koruyamayan bir kız çocuğunun nafile öfkesi doluyor içime.
“Suskunluk tabiatımızın bir parçası olmuştu. Beceriksizlik de gelip bu tabiata eklemlenmekte gecikmedi. İnsan olarak yavaş yavaş erimeye ve yeryüzünden silinmeye başladık.”
Çalışmaya oturmuşken Semra geliyor aklıma; o komşular, o diğerleri. Parçası olmak istemediğim ama dışında bırakıldığım için keskin bir hınç duyduğum diğerleri.
“Bu komşularda sinirlerimi bozan bir şey var zaten. Bir oyun oynuyorlar; anne anneyi, baba babayı, çocuk çocuğu, aferin! Ama kim bilir ne rüyalar görüyorlar. Hadi buyrun! Ağzı açılmadık fantezileri olduğuna eminim. Şükretsinler, kimse kimsenin rüyasını görmüyor. Anlattıkları hep sıkıcı rüyalar, en gerçek ve son derece heyecanlı rüyalardan bahseden yok. Uyandıklarında soğan kavurmaya devam ediyorlar. Ne âlâ.”
Başka bir kitabın sayfalarında dolanırken kafama hantal bir peruk konuyor, utanç verici bir iştahla kaşındırıyor. “Birlikte (kiminle) gülebilseydik geçerdi,” diyorum, biraz daha kaşıyorum kafamı. Birisiyle (kiminle) birlikte gülemediğim için zehre dönen ne varsa canlanıyor içimde, boğuluyorum biraz.
“Benim zorlama gülüşümü de, çocukların bana korkmayacakları kadar zararsız bir deliye güler gibi güldüklerini de görmüştü. Tezgâhtarların gülüşünü sevgilimden saklamak, sevgilimin utancını tezgâhtarlardan gizlemek istiyordum. Geçmiş olsun, herkes her şeyin farkındaydı.”
Rakı içerken kendi anımmış gibi dürtüyor beni öykü, öfkeleniyorum M.’nin 79. yalanına. Utanıyorum insanların bunca pervasız yalanından, yalan söylerken bile ince davranabilir oysa insan. Hem yetmez mi yetmiş sekiz yalan?
“huzur içinde yatarım zaten sesimi duydum bu gece, fena değildi”
Banu Özyürek’in ilk öykü kitabı, Bir Günü Bitirme Sanatı’nda çürümüş kahkahaların hüznü, yalnızlığın delirtici kalabalığı, ölümün insanı deforme eden gölgesi ve aşkın o şaşkın, şapşal çaresizliği var. Buna karşın yaşamın o leziz kara mizahı, edebiyatın sıkıntıyı ve kasveti görkemli bir şelaleye çeviren o gücü de satır satır, sayfa sayfa ele geçiriyor okuru.
“Yapacak bir şey (hâlâ) yok. Yerimden kımıldamadan gözümü raflarda gezdirip, bütün kitapların ismini okuyabilirim, bu da bana kaybedilmiş bir saat kazandırır (bu kitapları yazarken ne çok zaman kaybetmişlerdir kim bilir).”
Bir Günü Bitirme Sanatı artık çalışma masamda, bir süre daha burada kalacak. Dönüp dolaşıp yol soracağım, yerimden memnun olduğumda sayfalarında kaybolmayı arayacağım. Şaşkın (ve utanç verici biçimde zavallı) sevinçlerimde Özyürek’in satırlarına dönüp bir kader ortağı bulacağım. Kendimden bildiğimi onun sözcüklerine soracağım. Çünkü böyle böyle katlanılıyor yalnızlığa, böyle böyle anlaşılır kılınıyor çaresizliğimiz. Böyle böyle dilleniyor ve (belki) diniyor şaşkın utançlarımız.
“Çıldırabilirdim. Çıldırmadım. Elleri, kolları, yüzü yok olup gitmiş bir deli olabilirdim. Olmadım. Sadece ve sadece katlandım. Bazen keskince (hatip ya da yazar bulamadığımızdan, yine ben), hani kâğıdı ortadan kıvırınca üzerinden elle geçilir ya öyle, bazen yumuşak bir kazak gibi kendi halinde katlandım. Hiç kolay değildi doğrusu. Katlanmak deyip geçebilirsiniz ama hayır hiç kolay değildi. İşin en kötü yanı ise sonsuzluğumdu. Sorun buradaydı, anlıyor musunuz?”
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
Bir Günü Bitirme Sanatı, Banu Özyürek, Rasol’un Baltası, Aralık 2015, s. 109.

Önceki İçerikGöktaşı tehlikesine karşı ilk adım, DART ilk görevini başarıyla tamamladı
Sonraki İçerikKitapçı Rafı