Ana Sayfa 223. Sayı Kalbin en derin koridorları

Kalbin en derin koridorları

134

“Hiçbir şey mutluluk kadar yozlaştırıcı olamaz. Şu anı paylaşabildiğimize göre geçmişi de paylaşabileceğimizi sanmamıza neden oluyor. Benimle şimdi yüzleşebiliyorsa çocukluğumla da yüzleşebilirmiş gibi geliyor bana.”

Size bu ay, uzun zamandır baskısı olmayan ama bir gün aramıza, kitaplığımıza (ve kalbimizin en derin koridorlarına) döneceğini umduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum. Hatta eli yükseltiyorum: bir çevirmen olarak en büyük hayallerimden biri bu kitabı tekrar çevirmek. Metne, o büyüleyici dünyaya en içeriden dahil olmak, onun parçası olmak. Evet, itiraf edeyim, adımı Smilla’yla yan yana görmek. Neden olmasın, bazen hayallerin gücü insanı şaşırtır…
Smilla ve Karlar’ın “Acı bir yetenektir, kazanılması gerekir” diyen kadını, Smilla, Grönlandlı avcı bir annenin Danimarkalı bir doktorla yaşadığı yıpratıcı ilişkiden doğan çocuk. Grönland’da, baskın ve özgür bir kadın olan annesinin etkisinde ilk çocukluğunu geçiren Smilla, annesinin bir gün avdan dönmemesiyle yurdundan (ve aslında ana rahminden) sürülüyor. Babasının onu sürüklediği Danimarka’dan nefret ediyor oysa; “Günlük hayatta da büyük güçlerin ve felaketlerin minyatürleri vardır. Bir yetişkin olduğumdan beri, Danimarkalılar ve Grönlandlılar arasındaki iletişimsizliğin beni hayrete düşürmediği bir gün bile olmadı. Tabii durum Grönlandlılar için daha kötü. İpin üstünde yürüyen birinin, ipi tutan kişiye derdinin anlatamaması hiç sağlıklı bir durum değil. Ve yüzyılımızda bir Inuit’in hayatı tam bir ip cambazlığı. O ipin bir ucu dünyanın en zorlu ve değişken ikliminin hüküm sürdüğü en kötü huylu ülkesi, diğer ucu sömürgeci Danimarka yönetimi.” Çocukluğu boyunca sömürgeci Danimarka’dan ve babasının, annesine duyduğu hasret ve aşkla titreyerek kendisine yönelen bakışlarından kaçarak Grönland’a geri dönmeye çalışıyor. Olmuyor.
Onu tanıdığımızda artık hiçbir sınırın kabul etmediği, hiçbir yurdun barındırmadığı, matarasına tuzlu su katmış biri:

“şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
hâlbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim”(1)
Evet, Smilla kabullenilmiş bir sürgünlük ve ait olmadığı kalabalıklara duyduğu tiksinti içinde, kalbinde (işte, o derin koridorlarda) sevgi yeşertiyor yine de: komşu kadının minik oğlu, Isiah. “O dakikada bizi birbirimize bağlayan iki şey gördüm onda. Yalnız olduğunu gördüm; sürgündekilerin çektiği türden bir yalnızlık. Ve yalnızlığından korkmadığını gördüm.”
Öklid’in Elementler’iyle başlayan bu dostluk, bu ıssız sürgün ortaklığı Isiah’in ölümüyle sona eriyor. Smilla’nın bir kaza olduğuna inanmadığı, onu yaşamını ortaya koyacağı bir arayışa – ve biz okurları kusursuz bir polisiye kurgunun içine – sürükleyen bir trajedidir bu. İnsana dair birçok isabetli ve sarsıcı gözlemin ortaya konduğu bir trajedi.
“Bir insanın içinde başka bir insan varolabilir, tam bir insan, cömert ve güvenilir biri, ama o kişi asla ortaya çıkmaz, yalnızca anlık görünümleri belirir, bunun dışında soysuz, saldırgan bir kişilik onu bir kürk gibi sarmıştır.” Smilla bu yüzden büyüleyici; onun o buzları okuyan serin mantığı, insanları okumak söz konusu oldu mu incelikli bir acının katı ve sancılı ama kararlı sesine bürünüveriyor. Matarasında tuzlu su, acının toprağına ait değil, o toprağın ta kendisi Smilla… Hep sürgün, hep uzak – kendine ve acısına bile mesafeli. “Hayatta gerçekten varolan tek şey, Mutlak Boşluk’tur; durağan olan tek şey, tutunabileceğimiz tek şey.”
Kalbin koridorlarından, o derinliklerde zihnin açıklayamadığı bir bağlılıkla sevilen şeylerden çok söz etmemek gerekir, doğru. Smilla’nın dediği gibi, böyle zamanlarda, böyle derinliklerde sessizlik bir sanattır. Ama Smilla’yı tanıyacaksak, adının kaynağını dillendirmeliyiz: “Moritz, Grönland dilindeki her şeyi daha Avrupalı, daha alışık olduğu kavramlara dönüştürmeyi severdi ama annemle arasındaki ilişkide ılımlılığı çağrıştıracak bir sözcük yoktu ve tam o sırada ona – başına neler geleceğinden habersiz bir bebeğin uçsuz bucaksız güveniyle – gülümsemiştim. Adımı Smillaaraq koydular. Zaman her şeyi parçalayıp aşındırdığı gibi adımı da biçti, artık yalnızca Smilla’yım.” Trajik bir ad, asla gülümsemeyecek bir kadın Smilla. Alaycı kahkahasını hep savuracak ama yüzüne gülümsemenin ılıman kabullenişini asla yerleştirmeyecek bir kadın.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Smilla ve Karlar, Peter Hoeg, çeviri Gözde Genç, Yerdeniz Yayınları, 2005, s. 448.

DİPNOTLAR
1) İsmet Özel, Mataramda Tuzlu Su şiirinden.

Önceki İçerikKitapçı Rafı
Sonraki İçerikProf. Dr. Ergi Deniz Özsoy ile Futuyma’nın ‘Evrim’ kitabının yeni baskısı üzerine