Ana Sayfa 226. Sayı Hangi şeriat?

Hangi şeriat?

189

Dil; zorunlu bir ihtiyaç olarak, zihnin soyuttan somuta düşünme skalasını ifade etmeye yarayan, muazzam icatlardan biridir. Gelişim ve dönüşüme duyarlı oluşu, her seferinde kendisini güncelleyebilen dinamik bir sosyo-kültürel organizma oluşunun da kanıtıdır.
Siyasi ve dini güç odakları, başat dilleri sayesinde yerel dilleri etkileyip, kimi zaman asimile ettiği gibi, farklı dillerden aldıkları kelimelerle de kültür haznelerine yeni kavram ve olgular katmışlardır. Dinler ise yeşerdikleri coğrafyada o dilin olanaklarını kullanıp, kendilerine has bir din dili faaliyetinin doğmasına yol açmışlardır.
İslam; sözlü geleneğin hâkim olduğu, bir kabile ortamında doğmuştu. Sami dil ailesine mensup olan Arapça, İbranice ve Aramice göz önüne alındığında, yazılı kültür geleneği henüz oluşmamış bir dildi. Lisanların zenginleşmesinde, en önemli faktörlerden biri olan, kutsal metin çevirileri, Yahudilik ve Hıristiyanlık baz alındığında, İbranice, Yunanca ve Latince ile zengin bir literatür üretebilmişti.
İslam’ın ortaya çıkışıyla birlikte, Arapçanın kutsal kitap ile olan organik bağı, dinin farklı coğrafyalara yayılması, kendine özgü kavramlar üretip, bunu alt disiplinler yoluyla kurumsallaştırma faaliyetini zorunlu kılıyordu. Bu din dili faaliyeti; kelamdan hadise, fıkıhtan, tefsire kadar, her disiplinin yararlanacağı ölçüde terimler üretip, ilmi sınıfın doğmasına da katkı sağladı. Avam-havas ayrımı olarak belirginleşen, ilmi sınıf ile halk arasındaki bu kategorik ayrıma göre; her kelimenin Istılahı (terim), lugat (sözlük) ve halk dili (güncel) olarak, genel geçer üç anlamı oluştu.
Istılahı (terim) anlam; dini ilimler sahası içinde, uzmanlarınca verilen anlamı ifade eder. Kaynağı; dini metinler yoluyla ilim adamlarının görüşlerine dayanmaktadır.
Lugat (sözlük) anlam; kelimelerin etimolojik olarak, kök anlamlarıyla birlikte tarihi süreç içindeki değişimlerinin izlerini sürmeye yardımcı olan anlamdır.
Güncel anlam; kelimenin, halk nezdindeki genel geçer karşılığıdır. Istılahı ve lugat mananın dışına çıkacak anlamlar üretebildiği gibi, kelimenin günlük dile adapte edilecek şekilde evrilmiş bir pratiğini temsil eder. Bu üçlü ayırım, mananın neye tekabül edeceği konusunda da belirleyici olmaktadır.
Aristoteles mantığının, olmazsa olmaz kurallarından biri olan “A A’dır” özdeşlik ilkesi gereği, kelimelere verilecek anlamların, bu üçlü kategori üzerinden, hangisine tekabül ettiği, muhataplar tarafından bilinmeli ve açıkça belirtilmelidir. Aksi takdirde, retoriksel bir yararcı bakış, kategori geçişleri yaparak, manada manipülasyon yoluyla kavram kargaşasını lehine çevirebilecektir.
Sosyo-politik karşılığı olan “şeriat” kelimesini üçlü kategori üzerinden ele alırsak;

1) Lugat mana: Sözlükte “Bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek, açık olmak; açık hale getirmek anlamlarındaki şer kökünden türeyen şeriat (çoğulu şerâi) ve şir’at kelimeleri “insanların ya da hayvanların su içtiği, açıkta olan ve kesilmeyen akarsu ve bu suya giden yollar” manalarına gelmektedir. Zamanla “bir semavî dine dayanan hükümler bütünü” anlamında kullanılmıştır. İslâm düşüncesinde ise merkezî bir konuma sahip olan şeriat ve şer kavramlarının, yaygınlık kazanıp terimleşmesi 8. yüzyıldan sonra olmuştur. Bu kavramların İslâmî düşünce biçimine yön veren niteliği, gerek itikadi gerekse amelî hükümlerin kaynağına ve nasıl elde edileceğine ilişkin tartışmalarla başladığı anlaşılmaktadır. Bu da, kelâm ve fıkıh usulü disiplinlerinin oluşum sürecine denk gelmektedir.
Terimin kökeni ve zaman içerisindeki evriminin, daha çok dini sınıf yoluyla olduğu bilgisi, detaylıca https://islamansiklopedisi.org.tr/ sitesinde yer almaktadır Bu anlam, kimi zaman ıstılahı ve güncel mana ile paralellik arz edip, kimi zaman diğer manaların tedrici savrulmalarından ötürü, istifade edilen kök anlam olarak, sözlüklerde yerini almıştır. Lugat mananın, dini terime dönüşme aşamasında, adeta bir kolon vazifesi gördüğüne ise, özellikle dikkat çekmek isterim.

2) Istılahı (terim) mana: “Şeriat” Kuran’ın ayetlerine, peygamberin sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, toplumsal yaşamı düzenleyici, tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan, dinsel kurallar bütünüdür (İslam hukuku).
Kelime; en geniş manasıyla, “din=şeriat” indirgemeciliğinde tanımlanmıştır. Bu epistemik paradigmanın kaynağı; İslami ilimler sahasında itikadi mezhep görüşleri olup, bunun kültürel ve politik sebepler üzerine kurulu bir zeminin yansımaları olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Aynı zamanda, insan temelli her yorumun, eksik ve hatalı olabilme ihtimali de mevcut dini ilimlerin bakış açısını anlamak adına yadsınmamalıdır. Kaldı ki; üzerinde yorum yapılacak konu, tanrısal hükümler barındırıyor ise, kendisini tanrısal hakikati eksiksiz anladığı hükmü üzerinden konumlandıranlar için, şirk riski taşıyan uyarıcı ayetler, yine Kuran-ı Kerim’de fazlasıyla yer almaktadır.
Üzerinde durulması gereken bir diğer tespit; ıstılahı manaya verilen hukuk anlamıdır. İslam hukuku, şeriat ile eşitlendiğinde, anlamın din manasına evrilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu sayede “şeriat” İslam adına bir toplumun nasıl yaşayacağına karar veren bir merkezi otoritenin, siyasi olarak konumlanmasına fırsat veren kurallar bütününe dönüşmektedir. Dolayısıyla, din adına hüküm yetkisi, kendisini tanrısal olanı icra etme meşruiyetinde gören, otoriter bir oluşuma devredilebilmektedir. Bu yönüyle, bir terime verilen mananın, dini ve sosyo-politik etkileri çarpan etkisine dönüşmektedir.
Dini hakikate dönüştürülen her olgu, kutsal olarak addedildiğinden, oluşan itirazlar; baskı, tehdit ve korku iklimiyle bastırılabilmektedir. Bu yönüyle din, duygusal saiklerle hareket ettirilen, iman merkezli bir oluşum olması sebebiyle, toplulukların yönetilmesinde siyasi olarak kullanılabilen bir araç halini alabilmektedir. Bu yönüyle Istılahı mananın, Tanrı adına toplumu yönetme iddiasındaki politik güçlere, alan açtığını söyleyebiliriz.

3) Güncel mana: Genel geçer kabul gören, pratik, çabuk anlaşılıp aktarılabilen, zaman zaman terim ve sözlük anlamları dışında kullanılabilen, çeşitli ön kabuller yoluyla yakıştırılan anlamı ifade eder.
Şeriatı savunanlar kelimeyi, inançlarını ideal olarak yaşayabilecekleri bir yönetim biçimi şeklinde konumlandırmaktalar. Bu sayede ıstılahı mana, güncel dile nüfuz ederek, bu kesimler için popüler bir anlama dönüşmüş, iki kategorinin tek mana şeklinde algılanması sağlanmıştır. Bu görüşe göre; İslam=Şeriat olduğundan “Kahrolsun Şeriat” diyenlerin, İslam düşmanlığı yaptığı ve kutsallarına saldırıldığı kanaati yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bu yolla, yapay bir mağduriyet icat edip, laik kesimin, kamu nezdinde hırpalanması kaçınılmaz hale gelmektedir.
İki farklı slogan üzerinden, kamuoyunu meşgul eden bu ayrışmanın, yirmi yıldır özellikle, dini hassasiyetleri yüksek olduğu iddiasıyla ülkeyi yönetenlerin, bazı politikaları tarafından derinleştirildiği düşüncesi de, laik kesim tarafından dile getirilmektedir. Bu ayrımın zemini; kimi zaman epistemik bir sorun, kimi zaman kategori geçişleriyle, dini retoriğin tercih edilmesine dayanmaktadır. Bu retorik yansımalar, sosyal medyayı son on yıldır, adeta bir silah gibi kullanmayı keşfeden, irili ufaklı, merkezden uca, çeşitli dini kişilikler üzerinden gerçekleşmektedir.
Hitabetleri kuvvetli bu kişiler, sokak diline uygun bir jargon kullanarak, dini-politik söylemler üreten, böylece toplumun tepkisini test etmeye çalışan ve kamuoyuna bu fikirleri rahatça yansıtabilen kişilerdir. Söylemlerinin ana gayesinde; ikili kutba zorlanan toplum kesimlerinin, sosyo-politik ve ekonomik problemlerinin sebebinin, politikacılarda değil de, toplumun dini yaşama biçimlerinde olduğuna inandırma çabaları olduğunu söyleyebiliriz.
Laik kesim tarafından ise şeriat; “Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerine karşı, kadınları ikinci sınıf görüp, sosyal hayattan alıkoymak isteyen, devletin kurucu iradesine düşman, kendisi gibi inanmayanları ötekileştiren, şiddet yanlısı bir potansiyele sahip, yasadışı bir ideolojiyi” temsil etmektedir. Bu yargının oluşumunda, şeriat ile yönetilen ülke pratikleri, mevcut politik zeminin yansımalarıyla birlikte, Atatürk devrimlerinin yeterince savunulmadığını düşünen, bir karşı çıkışın izlerini görmekteyiz.
Bu kesim; din ve fikir özgürlüklerini desteklemelerinin yanı sıra, laiklik ve Atatürk devrimlerine bağlılık konusuna kuvvetlice vurgu yapmaktalar. Bu bağlamda, çeşitli radikal dini grupların mevcut rejimi değiştirmek istediklerini düşündüklerinden, kanaatlerini, yasal zeminde çeşitli güncel sembolleştirmelerle yapmaktalar..
Ayrıca; mevcut anayasa ve kanunlar nezdinde, demokratik ve laik cumhuriyetin temel ilkelerinden taviz verilmemesini, güçlenen bazı dini yapıların, inançsal dayatma teşebbüslerine kayıtsız kalınmamasını, asıl vurgunun muhafazakâr halktan ziyade devleti asli görevine çağırarak, Atatürk devrimlerini koruma gayesiyle uyarmak olduğunu düşünmekteler. Bu yaklaşımla; “şeriat” laikliği yıkmak isteyen bir yasadışı kavramlaştırma olarak ele alınmaktadır.
Din sosyolojisi alanında çalışıyor olmam ve perspektife katkı sağlaması gayesiyle, bir konuya daha dikkat çekmek gerekirse:
Türkiye’de genel geçer İslam yorumunun itikadi olarak Maturidi, amelde ise Hanefi görüş olduğunu ve bu anlayışa göre; din=şeriat denilemeyeceği, imanda herkesin eşit olduğu, amellerin imanla direk bir bağlantısının olmadığı, bu yüzden namaz kılmayanların, tekfir edilemeyeceği esaslarının, unutturulmak istendiğini gözlemlemekteyiz.
Oysa bu görüş; mevcut Ehli Sünnet görüşler arasında, en itidalli ve müsamahalı bir görüş olarak bilinmektedir. Buna karşın “Şeriat İsteriz” diyenlerin her türlü farklı görüşü, din düşmanı olarak yaftalayabilen, “Tevhit ve Şirk” diye ikili bir karşıtlık üzerine kurulu, Selefi merkezli bir paradigma olduğunu, bu yapıların kültürel ve dini alandaki tahribatının, hafife alınmaması gerekliliğini de gözden kaçırmamalıyız.
Yazımızda “şeriat” kelimesinin dil-bilimsel serüveninin, sosyo-politik izdüşümlerine dikkat çekmeye çalıştık. Hâlâ güncelliğini koruyan kelime, ideolojik konumlanmalara göre, tercih edilen bir mana üzerinden sembolize edilmektedir.
Kelimelere verilen manaların, temelde politik ve ideolojik hamlelerin bir yansıması olduğu, dini her yorumun insan temelli olabileceğinden hareketle, tanrısal nihai hakikati yansıtamayacağını bilip, insan haklarını ihlal edebilecek her türlü fiilden kaçınılması gerekliliği, toplumsal huzur için elzem görülmelidir. Barış dilinin hâkim kılınması için tüm toplumsal ve politik aktörlerin itidali, fazlasıyla önem arz etmektedir. Hassasiyetleri gerebilecek, dini ve politik her hamle, sosyolojik alanda bumerang etkisi ile karşılık bulacağı için, temsil kabiliyeti olan toplumsal ve siyasi karar alıcıların sorumluluğu, her geçen gün daha da artmaktadır.
Saygılarımla.

Önceki İçerikKaranlık madde deney ve gözlemlerle değil yalnızca us ile kavranan ‘şey’dir!
Sonraki İçerikKovid-19 üç yaşında; yanıtsız kalan ‘birkaç’ soru! *