Ana Sayfa 231. Sayı Bulut Fabrikası

Bulut Fabrikası

146

Anıl Ceren Altunkanat
Behiç Ak’ı tanımayanımız yok, size uzun uzun bu usta kalemden ve raflar dolusu eserinden söz etmeyeceğim. Şimdi konumuz Ayşe’nin Bulut Projesi. Ayşe ve Sarman, Minik Bulut’un rehberliğinde bulut üretebilecek mi? Bulut üretmekle gezegenimiz kurtulur mu? Yoksa işe zaten kendiliğinden bulut üreten gezegenin ta kalbimize fısıldadıklarını duymakla mı başlamalıyız?
“Minik Bulut güldü. ‘Dünya, zaten bir bulut fabrikası,’ dedi. ‘Size sadece onu dengeli bir şekilde çalıştırmak kalıyor.’”
Ayşe’nin Bulut Projesi okur karşısına ilk kez 2007 yılında, WWF Türkiye etiketiyle çıktı. 2023’te, Günışığı Kitaplığı’nın Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı (SKA) anlatan kitaplarının ilki olarak yeniden okurla buluştu. Su uzmanı Dr. Akgün İlhan danışmanlığında yeniden elden geçen Ayşe’nin Bulut Projesi gezegenimizin insan kaynaklı dertlerinden biri olan su krizini ele alıyor ve ekosistemin sorunlarını bütüncül bir yaklaşımla inceliyor, okura mavi gezegenimizi iyileştirmenin yollarını gösteriyor.
Hem çocuk hem yetişkin okura hitap eden resimli kitap, birçok etkinlik ve çalışmaya zemin olabilecek, ekolojik bilinci uyandırmak için çeşitli yollar sunan değerli bir kaynak.
Ayşe’nin kuruyan cevizi yaşatmak için bulut üretme fikriyle başlayan öykü, Ayşe, kedisi Sarman ve minik mavi bulutla bizi yerden göğe, okyanustan ormana götürerek aslında biricik gezegenimizi iyileştirmek ve korumak için bir harita çiziyor. Umarım bu harita daha çok insana ulaşır, daha çok insanın bu yolda yeni haritalar çizmesine vesile olur. Çünkü çok zamanımız kalmadı…

Gezegeni her açıdan fazlasıyla zorladığımız, kendi kuyumuzu (ve ne yazık ki başka yüzlerce türün de kuyusunu) kazdığımız aşikâr. Bu konuda sizin gibi usta yazarların çalışmaları insanların bilinçlenmesi açısından büyük önem taşıyor. Bu bilinci eyleme yönelik bir kaygıya ve sorumluluğa dönüştürmek gerek sanırım. Bu nasıl başarılır?
-Sanırım yazarların önce kavramların doğru kullanılmasında katkısı olabilir. “Sıfır Atık, Geri Dönüşüm, Sürdürülebilirlik, Tüketim Ekonomisi, Doğal Denge vb.” gibi kavramları sorgulayarak bu kavramların olanaksız yanlarını ortaya çıkarmaya çalışabilirler. Her şeyi açıklayan ve herkesi mutlu eden kavramlar genellikle yaşam çevremizin tahrip edilmesine hizmet eder. Klişelerden kurtulmak, çevre üzerinde hakimiyet kurarak çıkar sağlayan şirketlerin erteleyici, tavırlarını engellemek için bir başlangıçtır.
Artık insanlığın zamanı kalmamıştır. Bir an önce yaşamımıza zarar veren üretimleri sonlandırmalıdır. Aşırı üretimi ve dolayısıyla aşırı enerji üretimini teşvik eden tavırlara karşı tavır alınmasına katkıda bulunulmalıdır. Nüfus sorunu yeniden ele alınmalı, pazar ekonomisi ve nüfus artışı arasındaki ilişki sorgulanmalıdır. Çevre duyarlılığını tüketiciler üzerine yükleyerek, asıl sorumlu olan üreticinin aşırı kâr hırsından beslenen sorumlulukları ortaya çıkarılmalıdır.
Her konuda “daha az, daha dayanıklı” üretim talebi yaygınlaştırılmalıdır.

Behiç Ak.

Su krizi şu an Hindistan gibi birçok ülkede olanca zorluğuyla kendini gösteriyor. Bizim ülkemizin de büyük bir kuraklık riski altında olduğunu, kuraklığın halihazırda kendini gösterdiğini biliyoruz. Ve elbette çok geç olmadığını düşünmek istiyoruz. Ancak bu noktada bireysel çabalar ne kadar yeterli olacak? Daha kapsamlı değişikliklere ihtiyacımız yok mu? Türkiye’de uzun zamandır adeta bilinçli bir ormansızlaştırma politikası izlendiği düşünüldüğünde işimiz zor mu, ne dersiniz?
-Tabii ki çok zor. Özellikle ülkemizde savurganlığa ve ranta dayanan ekonominin tek çözüm gibi gösterilmesi, doğa tahribatını arttırmakta. Para kazanıldığı ölçüde doğal duyarlılıkların umursanmaması vahşi ve kısa vadeli ekonomik çıkarlar, kamusal alanların yok edilmesi üzerine kurulu neoliberal ekonomi, işi çok daha zorlaştırıyor. Büyük doğal felaketlere her gün daha açık hale gelmemize neden oluyor bu. Hatta felaketlerin yarattığı boşluğun doldurulması yeni bir ekonomik olanak, bir alternatif gibi sunuluyor. “Felaket ekonomisi”ne dur demenin tam zamanı oysa. Dünyadaki eşitsizliğin her geçen gün artması, aşırı ve irrasyonel üretimi teşvik ediyor. Bölgeler arası eşitsizlikler, ucuz emeğin kutsanması ile aşırı üretim arasındaki ilişkiyi sorgulayarak başlamalıyız işe.

İklim krizine birçok açıdan yaklaşmak, krizi birçok yönden ele almak mümkün. İklim adaleti başlıklardan biri. Bizim ülkemiz açısından da çok önemli bir başlık. Bu konuda fikirlerinizi öğrenebilir miyim?
-“İklim adaleti” diye ayrı bir kavram geliştirmek yanlış bir izlenime neden oluyor. Yani dünyanın her yerinde “adaletsizlik” hüküm sürse de “iklim adaleti” sağlanabilir gibi bir yanılsama. Oysa bu mümkün değil. Adaletsizlik ve eşitsizlik olduğu için ucuz emek ve aşırı üretim var. Bu da küresel ısınmanın baş nedeni. Küresel ısınmanın başlıca nedeni eşitliksizdir, dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz.

Boyundan büyük bir soru olacak ama izninizle sormak istiyorum. Gezegene, diğer canlılara, bizzat kendimize ettiklerimize bakınca: İnsan nerede hata yaptı? Nerede koptuk o görkemli dirim ortaklığından?
-Keşke insan şurada hata yaptı diyebilsek. İnsan kendi efendisi olamayan bir canlı. Bir grup insanın çıkarları hegemonya arzuları insanlığa mal edilemez. Küresel ısınma ve doğal değişimlerin temel nedeni de bu. Çıkar grupları, şirket çıkarları insanın özne olmasını yani kendinin efendisi olmasını engelliyor ne yazık ki. Kamusal ortak çıkarların başat hale getirilmesi doğayı savunmamıza da yardımcı olacak şüphesiz. Özelleştirmeler, ortak çıkarları savunmamızı oluşturmamızı engelliyor.

Yanıtlarınız için teşekkür ederim.

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

Önceki İçerikKelebeklerin yaşam ağacı, Kuzey Amerika’da kökenlerini ortaya çıkarıyor
Sonraki İçerikKitapçı Rafı