Ana Sayfa Bilim Gündemi Türkiye’de neden felsefe ve toplumbilim geleneği yok?

Türkiye’de neden felsefe ve toplumbilim geleneği yok?

610

Bilim ve Gelecek bürosuna Ahmet Kale uğramıştı. Onunla Hikmet Kıvılcımlı üzerine yaptığımız sohbetten sonra uzun uzun düşünme ihtiyacı hissettim.

Daha önce de yazmıştım, Dr. Kıvılcımlı gibi bir ismin düşüncelerini 35’imden sonra keşfetmiş ve incelemiş olmanın ayıbını taşıyorum. Hikmet Kıvılcımlı, “Tarih Tezi” ile sosyalist kurama katkı yapmış, bu tezi çeşitli tarihsel süreçlere (uygarlaşma, İslam, Osmanlı, Japonya, İngiltere vb.) uygulamış, devrimci siyasetçiliğinin yanı sıra çok önemli bir toplumbilimci. Düşüncelerine katılalım veya katılmayalım, bu çapta bir katkıyı Türkiye’de koyan bir başka isim bulmak zor. Peki, neden yeteri kadar tartışılmamış, değerlendirilmemiş ve hakkı verilmemiş?

Hüzün veren karanlık bir sorudur bu. Ve sadece Türkiye sosyalist hareketini değil, ülkemizin bilim ve düşün dünyasını da toptan sorgulamayı gerektirir. Önce iğneyi kendimize batıralım, sonra çuvaldıza geliriz.

Türkiye sosyalist hareketi neyi hakkıyla tartışmış ki Kıvılcımlı’nın tezlerini tartışacak ve değerlendirecek? Öyle bölünmüş ve hem birbirimizden hem de toplumdan öyle kopmuşuz ki, toplumun tarihi ile fazla ilgisi bulunmayan kendi küçük tarihlerimize sahibiz. İrili ufaklı feodal dükalıklar gibi…

80 öncesinde çarşaf çarşaf yazılar içeren dergiler çıkarır, üniversite kantinlerinde ve dernek bürolarında satırların altını çize çize tartışır birbirimizi mat etmeye çalışırdık. Marx-Engels’in, Lenin’in, Mao’nun, Che’nin kitaplarını getirir, kendimizi destekleyen cümleleri bulur, tartışmayı kazanmaya uğraşırdık. Dogmatik tartışmalardı bunlar. Ama yine de özlüyorum; çünkü bugün hiç tartışma yapılmıyor. Dolayısıyla toplumsal bir gelenek yaratılamıyor. Toplumsal anlamda bir değeri bulunmayan kendi küçük (ve izole) geleneklerini yaratıyor örgütler. Dışa açık herhangi bir fikir ve tartışma, sanki bu dükalıkları sarsacakmış gibi değerlendiriliyor ve hemen tepki gösterilip oklar çıkarılıyor. Böyle bir ortamda, Kıvılcımlı gibi bir kişiliği hakkıyla değerlendirmenin olanağı yok elbette. Sadece Kıvılcımlı değil, kimseyi değerlendirmenin olanağı yok. Herkes kendi küçük dünyasında mutlu-mesut yaşıyor.

Sosyalist kuramsal çalışma akademik ve soyut bir uğraş değildir. Politikayla doğrudan bağlantılıdır; öyle olmalıdır. Toplumun maddesini -tarihsel ve güncel olarak- kavramak, sınıf ilişkilerini anlamak, gerçekçi politikalar, stratejiler ve taktikler üretebilmenin gereğidir. Bunun için hem toplum ile doğrudan ilişki içinde olmak gerekir (ki bir partinin taban örgütleri bunun aracı ve kanalıdır), hem de fikir zenginliği teşvik edilmeli ve karşıt görüşlerin çatışmasına olanak verilmelidir. Sadece örgüt içi geliştirilen değil, toplumun farklı kesimlerinin ürettiği fikirler, tezler, bakış açıları değerlendirilmeli, tartışılmalı ve eleştirilmelidir. “Demokratik” olunması gerektiğinden dolayı değil, toplumsal bir güç olmanın ve toplum için anlamı bulunan bir gelenek yaratabilmenin yollarından biridir bu çalışma. Dahası, toplumu dönüştürebilmenin ve geleceğe uzanabilmenin başka bir yolu da yoktur.

Fakat biz, bırakın farklı kesimleri, birbirimizin ürettiklerini dahi (ki fazla sayıda değil) tartışıp eleştirmiyoruz. Böylece Türkiye çölünün ne yazık ki bir parçası oluyoruz. Kıvılcımlı sadece bir örnektir.

Gelelim çuvaldıza…
“Türkiye çölü” dedik. Düşünce, kuram üretimi ve ekol oluşturma alanında Türkiye bir çöldür; tarihte ve günümüzde ufak tefek bazı vahalar bulunsa bile bu büyük gerçeği değiştirecek boyutta değiller.

Örneğin Türkiye’de bir felsefe veya toplumbilim geleneği olduğu söylenebilir mi? Yakın tarihimizde ve günümüzde çok değerli felsefecilerimizin ve toplumbilimcilerimizin olduğunu reddetmek haksızlık olur. Fakat bu değerli kişilerin çalışmalarının, kuşaktan kuşağa geçen bir süreklilik kazanamadığını, bir okul-ekol ve gelenek yaratamadığını, dolayısıyla evrensel nitelik düzeyine ulaşamadığını görüyoruz. Önemli üretimler yapmışlar ama unutulup gitmişlerdir. Bir “Türk felsefesi”nden, “Türk sosyolojisi”nden söz edemiyoruz (Burada “Türk” sözcüğünü etnik köken olarak kullanmıyorum elbette. Felsefenin, bilimin milliyeti olmaz. Bu coğrafyada, Türk dilinde üretilmiş anlamında kullanıyorum. Alman felsefesi, İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyolojisi gibi…)

Bilim ve Gelecek dergisinde zaman zaman on yıllar önce üretilmiş bazı çalışmaları tozlu raflarda keşfedip -biraz da üzülerek ve utanarak- yayımlıyoruz. 60-70 yıl önce yazılmış bir eseri, makaleyi keşfedip “vay canına!” deyip yayımlamak aslında utanılacak bir şeydir. Şimdiye dek o çalışmalar hakkında yüzlerce makale, tez vb. üretilmiş, oradaki fikirlerin çok ilerletilmiş olması gerekmez mi?

Aynı şeyi tarih, doğa bilimleri, siyaset bilimi, ekonomi, matematik, hatta sanat, edebiyat vb. alanlarda da söyleyebiliriz. Her alanda, dünya çapında ürünler vermiş çok önemli isimler sayılabilir; ama bir gelenekten, bu coğrafyaya özgü bir ekolden, çeşitli okullardan söz edebiliyor muyuz? Çölde rastlanan vahalar gibi kalmışlardır bu isimler.

Neden böyle?

Bu konuda Hasan Aydın ile yaptığım görüşmede Aydın, bir “pazarlama” sorunu da bulunduğunu, bu alanların Batı-merkezciliğin egemenliği altında olduğunu ve bizim gibi ülkelerde üretilmiş çalışmaların önyargıyla küçümsendiğini vurguladı. Doğru saptamalar; ama sorunun bütününü açıklamıyor. Çünkü sanırım bu sorun bir “dış mesele” olmaktan çok bir “iç mesele”.

Yaşadığımız coğrafya çözüm bekleyen çok keskin toplumsal sorunları bulunan, çatışmalı, çok fazla toplumsal olasılık barındıran, değişime dönüşüme açık kaotik bir bölge. Tarih, felsefe, sosyoloji alanında çalışmak isteyenler için bulunmaz bir laboratuvar. Alanında yeni bir katkı üretmek isteyen toplumbilimci, bunu Norveç, Yeni Zelanda veya Kanada’da mı yapabilir, yoksa Türkiye gibi bir ülkede mi?

Ortada farklı bir sorun var. Değerli isimler çıkarmış olmakla birlikte bir ekol ve gelenek yaratamamış olmak “yapısal” bir soruna işaret ediyor. Bu yapısal sorun sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil Osmanlı dönemi için de geçerli. Modernite birikiminin zayıflığı mı, İslam’ın hegemonik etkisi mi, yoksa tarihsel olarak yerleşik bir kültürün oluşamaması mı?

Bunları tartışacağız…

NOT: Peki, bugün dünyada durum nedir? Çok güçlü felsefe, toplumbilim, sanat, edebiyat gelenekleri olan ülkelerde bile? Ayrıca tartışılması gereken bir konu. Ama sanırım o ülkeler de bizimle eşitleniyor. Günümüz küreselleşmesi böyle bir şey mi acaba?

 

Önceki İçerikBağışıklık güçlendirici tedavi bal arılarında işe yarıyor
Sonraki İçerikGençlik hapı mümkün hale geldi!