Ana Sayfa Bilim Gündemi Güvenlik ihtiyacına devrimci yanıt

Güvenlik ihtiyacına devrimci yanıt

308

Ender Helvacıoğlu

Sosyalizm pratikleri bir zorlama ve sapma değildi. İnsanlık açısından bir ihtiyacın toplumsal yansımasıydı. Daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ve geniş ezilen kitleler için daha güvenlikli bir modern toplumsal yaşam talebinin somutlaşmış ifadesiydi. Burjuva modernitesi, gerek anavatanı Avrupa’da gerekse dünyanın diğer coğrafyalarında toplumların daha eşit ve güvenlikli bir yaşam talebini karşılayamamıştı; dolayısıyla yeni yol arayışları ortaya çıkmıştı. Sosyalizm, burjuva modernitesinin yetersizliğinden kaynaklanan büyük bir toplumsal ihtiyacın sonucuydu.

Bunu, sosyalizmin epeydir geri çekildiği günümüzde çok daha net görebiliyoruz. Sosyalizm bir zorlama ve sapma olsaydı, geri çekildiği günümüz koşullarında, çok daha eşitlikçi, refah ve güvenlikli bir dünyada yaşıyor olmamız gerekirdi. Ama tam tersi bir durumu yaşıyoruz. Sosyalizmin olmadığı bir dünya, burjuva modernitesinin yetersizliğinin, hatta çürümüşlüğünün çok daha net görünür olduğu bir dünyadır. İlk bakışta bir paradoks gibi gözükebilir ama sosyalizmin geri çekilişi burjuva modernitesinin çöküşünü hızlandırmıştır; bu çöküşü daha da görünür kılmıştır.

Sosyalizm, burjuva modernitesinin demeyelim ama, genel anlamda modernitenin bir şansıydı. Sosyalizmin geri çekilmesi, modernitenin de geri çekilmesi anlamına geldi; modernite öncesi eğilimler yeniden fışkırdı. Sosyalizmin olmadığı bir dünya, modernitenin de aşınmaya ve tahrip olmaya başladığı bir dünyadır; bu kanıtlanıyor günümüzde.

Ama insanların eşitlik, özgürlük, kardeşlik, refah, güvenlik, huzur talepleri orta yerde duruyor. Burjuva modernitesi zaten bu taleplerin yoksunluklarının nedeni. Bütün bu yoksunlukların çözümü hedefli bir sentez (büyük anlatı) olan sosyalizm de gündemin dışında. O halde ne olacak/oluyor?

Olan, tıpkı uygarlığın başlangıcında olduğu gibi, bu büyük insanlık taleplerinin yarılmasıdır. İnsanlığın tekrardan eşitlik-özgürlük / güvenlik-huzur ikilemine girmesidir. Eşitlik-özgürlük-refah talebi ile güvenlik-huzur talebinin karşı karşıya gelmesidir. İnsanlığın yeniden seçime zorlanmasıdır.

Eşitlik-özgürlük ile güvenlik-huzur karşı karşıya geldiği zaman, insanlar (geniş kitleler) her zaman güvenlikten yana olurlar. Çünkü çok daha hayati bir taleptir güvenlik. Sentezin, büyük anlatının seçenek olamadığı bir dünyada, güvenliği, otoriteyi, gücü vurgulayan eğilimlerin ön alması, kitleselleşmesi doğaldır. Ve böyle de olmaktadır. Kaotik ve tekinsiz bir dünyada (ve ülkede) yaşıyoruz. Can güvenliğimizi, çocuklarımızın güvenliğini nasıl sağlayacağız? Geleceklerini nasıl garanti altına alacağız? Bize bir “otorite”, bir “düzen kurucu”, bir “demir yumruk” lazım, değil mi? Güvenlik yitimi ve gelecek kaygısı, hele bir de yabancı düşmanlığı ile birleşince, “korumacı, tutucu” ve otoriter (giderek faşizan) eğilimlerin yeşermesi için uygun zemini oluşturur.

Peki, kitlelerin güvenlik ihtiyacı, her zaman tutucu, gerici, otoriter ve faşizan rejimlerin kitle tabanını mı oluşturur? Güvenlik-huzur eğilimi ile eşitlik-özgürlük eğilimi hep çelişmek zorunda mıdır? “Evdeki bulgur” ile “Dimyat’taki pirinç”in sentezi yapılamaz mı? “Güvenlik” sadece egemen sömürücü sınıflara (hatta onların en faşizan kesimlerine) ait bir kavram mıdır? Devrimci, halkçı, sosyalizan bir “güvenlik kuramı/politikası” geliştirilemez mi? Kitlelerin güvenlik ihtiyacına, devrimci bir yanıt oluşturulamaz mı?

Elbette oluşturulabilir, oluşturulmalıdır. Zaten modern dönemdeki bütün devrimler bu sentezi gerçekleştirerek, sadece eşitlik ve özgürlük talebine değil güvenlik talebine de yanıt üreterek gündeme gelebilmişlerdir. Yoksa başarılı olmalarına olanak yoktu. Eşitlik ve özgürlük, güvenli olabildiği zaman başarılı olabilir ancak. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” taleplerine yanıt vererek, taş çatlasa mevcut iktidar yıkılabilir ve devrim yapılabilir; ama bunların yanı sıra “güvenlik” talebine de yanıt üretilemezse iktidar olunamaz; yıkıcı olmakla kalınır, kurucu olunamaz. Daha kötüsü, siz yıkarsınız ama başkaları kurar. Aslında güvenlik (kuruculuk) perspektifi olmayan bir özgürlükçülük, kendisi için bir yıkıcılık da geliştiremez; başkaları adına yıkar ancak.

Burjuva modernitesinin aristokrasiye karşı mücadele içinde geliştirdiği temalar ve oluşturduğu kurumlar (doğaya egemenlik, bilimsel düşünce biçimi ve yöntemi, demokrasi, parlamento, seçimler, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, vb.) insanlığa önemli katkılar sağladı. Ama artık günümüz insanlığının sorunlarına çözüm getirmek için yeterli değiller. Burjuva devletleri dahi “bekalarını” (kalıcılıklarını, güvenliklerini) artık bu temalarla sağlayamıyorlar. Otoriter ve güvenlikçi eğilimlerin güçlenmesinin nedeni budur.

Her sınıfın kendine özgü bir güvenlik anlayışı vardır ve “kimin güvenliği?” sorusuyla bağlantılıdır. Küresel burjuvazi ve devletleri -gerek halklara gerekse rakip devletlere karşı- güvenliklerini artık “burjuva demokratik” tema ve kurumlarla karşılayamıyorlar.

Peki halklar ve emekçiler kendi güvenliklerini nasıl sağlayacaklar? “Otoriter devletlerine” sığınarak mı, ondan güvenlik dilenerek mi? Otoriter devletlerimizden eşitlik ve özgürlük bekleyemeyeceğimizi biliyoruz; bu konuda engin bir deneyimimiz var. Peki, güvenlik bekleyebilir miyiz?  Güvenlik de “verilen” değil, “alınması” gereken bir şey değil midir? Hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük vb. kavramlarının sınıfsallığını nispeten biliyor ve “Hak verilmez, alınır” diyebiliyoruz. Peki güvenlik? “Güvenlik de verilmez, alınır” değil mi? Güvenlik de halka ve emekçiye ait bir kavram olarak kurgulanmamalı mı? Aslında güvenlik ihtiyacı da verilen değil alınan bir şey olarak kavranamazsa, hak, adalet, özgürlük, eşitlik de alınan bir şey olarak kavranamaz; tarih bunu göstermiştir. Güvenlik talebini es geçen bir sol iktidar perspektifini yitirir ve müzmin muhalefet olmaktan öteye geçemez.

Kısacası, bağımsız bir devrimci ve halkçı güvenlik politikası (perspektifi) geliştirilmeli ve giderek bunun kurumları oluşturulmaya çalışılmalıdır.

Güvenlik, direkt olarak güç ve otorite ile ilişkili bir kavram. Devlete ve egemen sisteme bırakılma ve ondan bekleme yanılsamasının nedeni de bu. Devletten ve sistemden bağımsız bir güç ve otorite odağı kurulamaz mı? Mevcut topluma yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya bakarak geliştirilebilir bu perspektif. Sosyalistler toplumlarının ve dünya toplumlarının önüne “güvenlik” meselesine ilişkin de bir kapsamlı yaklaşım (ve onun politikalarını) koymalıdırlar. Bu sadece kuramsal değil acil politik bir sorun da…

Bu noktada, günümüz dünya ve ülke koşullarında, iki araç (kavram) öne çıkıyor: Halk örgütlülüğü ve kitlesellik. 100 yıl önce veya 50 yıl önce başka araçlar önerilebilirdi ve önerilmiştir, uygulamaya da geçmiştir; ama günümüzde sanırım bu iki araç olabilirlik sınırı içindedir, en azından şimdilik.

Köşe yazısı boyutlarını aşmamak için bu noktada kesiyoruz. Ama bu iki konu ayrı yazılarla ve güncel örneklerle incelenmeye değer.

 

 

 

Önceki İçerikDSÖ’nün geleneksel tıp zirvesi bilim dünyasını karıştırdı
Sonraki İçerikHadi küreselleşelim!