Ana Sayfa Bilim Gündemi 100 yıl sonra yeni bir strateji gerekmiyor mu?

100 yıl sonra yeni bir strateji gerekmiyor mu?

416

Ender Helvacıoğlu

Büyük toplumsal hareketler, genellikle kafamızdaki kalıplara uymazlar. Ama tersi doğrudur: Büyük toplumsal hareketler kafamızdaki kalıpları değiştirirler; gerçekçi bir biçimde yol almak istiyorsak değiştirmelidirler. Devrimler, “olması gerekenlerden” çıkmaz; “olgulardan” çıkar.

Bir zamanlar sosyalist hareketin en keskin tartışmalarından biri olan “Milli Demokratik Devrim (MDD) mi, Sosyalist Devrim (SD) mi?” tartışması, ateşli bir biçimde yaşandığı dönemde bir anlam taşıyordu elbette, ama aslında bir “acemilik dönemi” tartışmasıydı. Çünkü kalıplar düzleminde tartışılıyordu, dahası bu kalıplar Türkiye’ye özgü değildi; daha çok Sovyet Devrimi ve Çin Devrimi argümanlarıyla yürütülüyordu. Öte yandan bu tartışma, ülkenin yapısına ilişkin bir diğer “kalıpsal tespitler” eşliğinde yürütülmekteydi: Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğunu düşünenler sosyalist devrimi, yarı-sömürge yarı-feodal bir ülke olduğunu düşünenler ise milli demokratik devrimi (daha doğrusu aşamalı devrimi) savunuyorlardı.

Kim haklı çıktı? Bugün Türkiye’de kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu yadsınamaz. Ama hangi sorunlarla uğraşıyoruz: Laiklik, demokrasi, adalet, insan hakları, bağımsızlık, başta Kürt sorunu olmak üzere ulusal sorunlar vb. Bütün bunlar klasik anlamda sosyalist devrimin sorunları değiller; Avrupa’da burjuva demokratik devrim sürecinde gündeme gelip esas olarak halledilmiş sorunlar.

Demek ki Türkiye toplumunun gelişim süreci bizim öngördüğümüz (ve kıyasıya tartıştığımız) kalıplara tam olarak uymuyor.

20. yüzyılın büyük devrimlerine (başta Sovyet ve Çin devrimleri) -hele geri çekildikleri günümüzden- baktığımızda da aynı “kalıp sorunları” ile karşılaşırız. Fransız Devrimi “burjuva demokratik devrim”, Sovyet Devrimi “sosyalist devrim”, Çin Devrimi ise “milli-demokratik devrim” midir? Bence hiçbiri bu kalıplara tam olarak uymuyor. Öte yandan süreç devam da ediyor; kesin hükümlere (kalıplara, dogmalara) varmak için henüz erken.

Ama toplumsal dönüşümleri anlayabilmek için -elbette olgulardan yola çıkarak- bazı kuramsal “kalıplar” oluşturmak, bazı soyutlamalar yapmak zorundayız. Yoksa bilinemezciliğe, nihilizme, kendiliğindenciliğe kapılır gideriz.

Uygarlıktan Kurtulmak adlı kitabımda (Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Eylül 2020) kendimce daha kapsayıcı bir “kalıp” önermiştim. Kabaca özetleyeyim: Uygarlık tarihi boyunca genel anlamda iki tür devrim vardır: Uygarlığa (sınıflılığa) geçiş devrimleri (Kıvılcımlı’nın “tarihsel devrimler” dedikleri) ve uygarlıktan (sınıflılıktan) çıkış devrimleri (haraçlılığı/ feodalizmi/aristokrat düzeni ve giderek kapitalizmi aşma hedefli modernite devrimleri). Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi, Alman Devrimi, Meksika Devrimi, Sovyet Devrimi, Türk Devrimi, Çin Devrimi, Uzak Doğu (Kore, Vietnam, Kamboçya, Laos) devrimleri, Küba Devrimi vb… bunların hepsi modernite devrimleridir. Modernite sürecinin yarattığı iki temel sınıfın (burjuvazi ve işçi sınıfı) hangisinin daha etkin olduğuna göre devrimlerin nitelikleri ve aldıkları yol farklılaşır. İki tür modernite yolu vardır: Burjuva modernitesi (el konulmuş modernite) ve sınıflılığı tümden ortadan kaldırma hedefli emekçi modernitesi. Bu iki yol sürekli (ve halen) çatışma halindedir.

Meseleyi bu biçimde ele aldığımızda, eğer emekçi modernitesini, yani sınıflılığı aşmayı hedefliyorsak, bu hedefin hangi aşamasında olduğumuz, ülkelerin somut koşullarından çıkacak ayrıntı bir tartışma olmaktadır. Bu genel perspektif çerçevesinde, SD-MDD tartışması anlamsızlaşmakta veya emekçilerin hangi oranda ağırlık koyabildiğine dair bir analize dönüşmektedir. Kritik nokta, hangi modernite sınıfının ağırlık koyabildiğidir.

Sosyalizm sürecini de, modernitenin hangi yolunun üstünlük kazanacağına ilişkin mücadelenin sürdüğü uzun bir süreç olarak anlamalıyız. Gerek Sovyet gerek Çin devrim pratikleri bize bunu gösteriyor.

***

Bugün ise farklı bir ülkede ve dünyada yaşıyoruz.

Türkiye’nin sadece rejimi değişmemiştir, toplumsal yapısı (sosyolojisi) da değişmeye başlamıştır. Böyle durumlarda artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Elbette korunacak, sahip çıkılacak kazanımlar vardır ve sonuna kadar sahip çıkılmalıdır; ama genel anlamda bir koruma stratejisiyle artık yol alınamaz. Eskiye öykünerek ve dönmeye çalışarak alınabilecek bir yol yoktur artık.

100 yıl öncesine benzer sorunlarla karşı karşıyayız ama 100 yıl öncesinden çok farklı koşullarda.

Genç Cumhuriyetin esinlendiği iki büyük akım vardı: Fransız Devrimi ve Sovyet Devrimi. 20. yüzyıl (özellikle ilk yarısı), Avrupa dışındaki toplumların kendilerine dayatılan Avrupa-merkezci (sömürgeci) yolu reddederek kendi iç dinamikleriyle modernite yoluna girdikleri, mazlum ulusların ayağa kalktığı bir dönemdi ve Genç Cumhuriyet de bu büyük akımın bir parçasıydı. Modernite değerlerini benimsedi ve bunu emperyalist dayatmalara rağmen gerçekleştirmeye çalıştı. Ezilen halklar açısından avantajlı bir politik ortam vardı ve bunu değerlendirdi genç Türkiye Cumhuriyeti.

Bugün ise çok farklı politik koşullar var. Genç Cumhuriyetin esinlendiği iki büyük akımın ikisi de geri çekilmiş ve politika sahnesini terk etmiş durumda. O dönem -insanlığa miras bıraktığı kazanımlarla- geride kaldı ve bir daha da geri gelmeyecek. Bugünün devrimcileri bugünün dünyasında devrim yapmak zorundadırlar; geçmişe öykünerek devrimcilik yapılamaz.

100 yıl önce çürümüş bir Osmanlı vardı. Bugün ise çürümüş bir cumhuriyet var. Çürümüş Osmanlı’ya karşı oluşturulan devrim stratejisi ile çürümüş Cumhuriyet’e karşı oluşturulacak devrim stratejisi elbette farklı olacaktır.

Biz modernite geleneğinden geliyoruz. Çürümüş imparatorlukların, hanedanların, feodalitelerin çöküşünden devrim çıkarmayı biliyoruz; ustalarımız bu işin ustası. Cumhuriyetlerin çürümesine ve çöküşüne ise alışık değiliz; çünkü biraz da biz çökmüş oluyoruz, böyle hissediyoruz. Bu nedenle eskiye dönüş beyhude çabasına meyilliyiz; bu da elimizi kolumuzu bağlıyor, hızla tepki vermemizi engelliyor. Dolayısıyla ortalık otokratik yönetimlere, her türden pre-modern yılan-çıyana kalabiliyor. Egemen sistem, onun hâkim sınıfı küresel burjuvazi ve devletleri de bunu körüklüyor zaten.

Avrupa-merkezli burjuva modernitesinin artık iş görmediği, işlevsel olamadığı, giderek çöktüğü bir çağdayız. Sosyalist modernite girişimleri de Avrupa-merkezcilikten kopamadığı ölçüde aynı kaderi paylaştı, paylaşıyor. Modernitenin küreselleştiği, ama bu çapta bir küreselleşmeyi yönlendirecek büyük anlatıların bulunmadığı bir ara dönemden geçiyor insanlık: Başıboş modernite çağı. Türkiye bu ara dönemin de önde gelen laboratuvarlarından biri.

Kendini Atatürkçü olarak niteleyen geniş kesimlerin neden örgütsüz ve öncüsüz kaldıklarının; hâlâ Soğuk Savaş argümanlarıyla idare etmeye çalışan sosyalistlerin neden politika sahnesinin dışında kaldıklarının ve bir türlü giremediklerinin nedenleri üzerinde düşünmek gerekiyor.

“Sosyalist-Kemalist ittifakı” ülkemizde en son Cumhuriyet mitingleri döneminde gündeme gelmeliydi ve başarı şansı vardı. O dönem iki kesim de bu stratejinin uzağında kaldı. Haziran Direnişi ise bir açıdan eski stratejinin son kalıntılarını taşıyordu, başka bir açıdan ise yeni bir stratejinin ipuçlarını taşımaktaydı. Anılan iki kesim yine (siyasal öncülük anlamında) bu hareketin dışında kaldılar. Bunun nedenleri üzerinde de düşünmek gerek. Bu tartışmalar ciddiyetle yapılmadan ve gerçekçi sonuçlar çıkarılmadan adım atılamaz.

Türkiye modernitesinin bu iki akımı elbette bir araya gelmenin yollarını aramalı ve ortak bir strateji geliştirmeye çalışmalılar. Ama onların matematiksel toplamından bir devrim stratejisi çıkmaz artık. Olsa olsa giderek daralan konfor alanlarına çekilen ve geleceğe uzanma potansiyelini yitirmiş korumacı bir strateji çıkar.

En son “6’lı Masa” ile denenen (ve yenilen) gericilikle ve İslamcılıkla uzlaşma stratejisinin alternatifi de bu önerilen strateji değildir.

Ülkemizin bu modern kesimleri, kendi içlerine çekilerek değil, toplumda yeni yeni oluşan dip dalgalarıyla devrimci bir tarzla birleşmeyi hedefleyen daha kapsayıcı ve sentezci bir strateji geliştirerek bir çıkış bulabileceklerdir. Bu çıkışta emekçi kesimlerin ve onların öncülerinin ön alması daha olası görülüyor. Bu perspektifle yola çıkılırsa daha gerçekçi ve verimli bir tartışma yapılabileceği kanısındayım.

Önceki İçerikÇıplak gerçeğin gerçek-üstü romanı: Ramak
Sonraki İçerik50 Soruda Evrim 5. baskısı çıktı!