Ana Sayfa 235. Sayı Kasım Kitapları

Kasım Kitapları

56

Anıl Ceren Altunkanat

 Jonathan Coe’yu bilirsiniz; sivri bir dili, keskin bir kalemi vardır. İroniye düşkündür; siyasi perspektifi eşsizdir. Sıradan, hatta zayıf kahramanların başına öyle sıra dışı dertler sarar ki… En olmaz dediğiniz kurgu onun satırlarında yaşamdan daha gerçektir.
Ama Yağmurdan Önce’de alışılmadık bir yola sapıyor Coe. Karşımıza çok güçlü bir karakter – Rosamond – oturtuyor ve bu kez, bu karakterin ağzından bir kırılmış incelikler tarihi dinliyoruz. Bu kez yalın ve naif bir öyküyü, sert bir rüzgâr gibi insanın suratına çarpan karakterlerle örüyor Coe.
Rosamond uzak akrabası olan Imogen’e, Imogen’in büyükannesiyle başlayan iki kuşağın ve tam da Imogen’in kendi tarihini anlatıyor. Bu gönül kırıklıklarının, el altında durup da uzanılamayan sevgilerin tarihi. İnsani dokunuşlardan uzak kalıp içte çürüyen, zehirli bir zırha dönüşen sevgisizliklerin tarihi. Tutulmadığı için değil, verilmediği için insanı yaralayan ve sakat bırakan sözlerin tarihi.
Rosamond’un gözleri görmeyen Imogen’e yirmi fotoğrafla anlattığı öykünün satır aralarında bu cesur kadının yaşamını da izliyoruz. Rosamond her sayfada, sessiz bir direnç ve inançla benliğini, cinselliğini dişiyle tırnağıyla, kana kana acı çekme pahasına inşa ediyor. Onun taviz vermez sakinliğinde; sevebilmek için, bunca hoyratlığa karşın sevebilmek için verdiği savaşta insanı umutlandıran bir yan var. Kırık dökük, hüzünlü bir umut bu. Ama yine de kaçınılmaz ve davetkâr bir umut.
“Ve aynı zamanda, düşüncelerimin bir ucunda, bir çeşit dehşet, bana sunulan şeyin haritası çizilmemiş, tehlikeli bir şey olduğunun bilinci süzülüp duruyordu. Ama tanımayı reddettiğim bu dehşeti bir kenara itiverdim.”

 ***

“Her zaman tuhaf biri olacaktı. Sırrı olan insan. İnsanların yanından tek bir kelime etmeden aceleyle kaçan, bir süre sonra bunda alışılmadık hiçbir şey yokmuş gibi geri dönen kişi.”
Başka Dünyanın Kuşları bedeninin anomalisini yılmaz cesareti ve iç dünyasının zenginliğiyle dengeleyen bir kadının öyküsü.
Doğuştan genital bir bozukluğu olan Jane Chisolm zor bir dünyanın ona dayattığı her şeyle bir yolla başa çıkıp, kendini kendince var etmeyi başaran bir kadın. Başka bir dünyaya ait adeta ama bu dünyadaki yerini talep etmekten, bunun için savaşmaktan bir an bile vazgeçmiyor. Kıran kırana, kanlı bir savaş değil onun yürüttüğü. Kabullenişle, sükûnetle, iyi niyet ve azimle yürütülen bir savaş. Öldürmeden ama hayatta kalmayı hep başararak. Gülümseyerek ama kaçınılmaz, gizli bir hüzünle.
“Bazen, özellikle de son iki yıldır zaman zaman hissettiği hüzne, tanıdığını düşündüğü ama kim olduğunu çıkaramadığı, kendisine aşina gelen ama kim olduğunu bir türlü kavrayamadığı birinin hayaleti gibi düşüncelerinin kıyısında gezinen hüzne asla bir isim verememişti.
İnsanın bedeniyle arasındaki ilişkide bir kopma olduğunda (ya da bu ilişki Jane örneğindeki gibi, doğuştan bir kısıtlamayla eksik kaldığında) ruh da kırılır. Hasar her yere yayılır; “normal” olmamak, insana her an ne olduğunu sorgulatır.
“Pencerenin dışındaki canavar benim şimdi, canavar olmayan normal insanların birbirlerini sevdiklerinde yapabildikleri şeyi yapamayan canavarım ve insani bir şeyi onlardan çaldım.
Herkes gibi olamamak, onlardan biri olamamak korkunç bir yalnızlık yaratır. Aynı zamanda keskin bir irade ve doğurgan bir ruhun tohumlarına da olanak tanır. Jane bu tohumları yeşertir, eline geçen her şeyle besler onları, büyütür. Ve hikâye ilerledikçe, Jane kendini inşa ettikçe sıradan, kısıtlı ve kimilerince çorak kabul edilebilecek bir yaşamın, dokunuşu tüm çevresini etkileyen zenginliği ortaya çıkar.
Brad Watson’ın acındırmaya yeltenmeyen sakin anlatımıyla can bulan öykü, yaşam ve insan hakkında büyük iddialara girişmeden çok şey söylüyor. Ve bunu yaparken Watson’ın derdinin “çok şey” söylemek olmadığını, yalnızca Jane ve ailesini anlattığını hissediyor okur. U içtenlik Jane’in hikâyesine ayrı bir lezzet katıyor elbette.
“Geriye dönüp bir aşka bakarak onun ne zaman güzel, sevinç dolu ve fırtınalı olduğunu o kadar açıklıkla hatırlayabiliyordunuz ki… Gri bir alandaysa, aşkınızın inişe geçtiğini gösteren imgeleri ve anıları saklıyordunuz.”

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

-Yağmurdan Önce, Jonathan Coe, çeviren Gül Çağalı Güven, E Yayınları, İstanbul, 212 s.
-Başka Dünyanın Kuşları, Brad Watson, çeviren Seda Çıngay Mellor, Kafka Yayınevi, 304 s.

Önceki İçerikKitapçı Rafı
Sonraki İçerikAkkuyu nükleer güç santrali, öngörülen standartlara göre denetleniyor ve lisans alıyor mu?